|
Ramazan Bayramı Tatili
2010-07-29 14:46:16 Kadinlaricin.net sitesinde Ramazan Bayramı Tatili baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Ramazan Bayramı Tatili ile ilgili yazi bulunmaktadir.


Hadi bayrama gidelim!
Bugün, "Iyd-i fıtr-ı Ramazan"; yani Ramazan Bayramı'nın ilk günü. Her şey nasıl değiştiyse hayatımızda, bayramlarımız da değişti. Söze, "Bizim zamanımızdaki bayramlarda..." diye başlıyoruz nedense bugünleri anarken ve yaşarken... Prof.Dr. Ünsal Oskay, "Ramazan Bayramında ticaret, lunaparklar ve tatil merkezleri canlanıyor. Cemaatler zayıflıyor. Bugünün dünyası, çıkarları çerçevesinde barış sağlayacak düzeni, dinin dışındaki işlerle sağlıyor" (Popüler Kültür, 21 Kasım 2003) derken, "bizim zamanımızdaki bayramlar"ın değişen yüzüne işaret ediyor ve ekliyor: "Benim çocukluğumda aile ziyaretleri, el öpme falan vardı. Eski bayramların güzel tarafı, çelik tel üzerinde yürüyen cambazlar, çadır tiyatroları, renkli macun yapan macunculardı. Bu macuncular neredelerse hepsine selamlar. Kokularını bile özledim..."
Üç günlük heyecan Bayram kültürümüz değişti, değişen bütün toplumsal dinamiklerimiz gibi. Devasa binalara hapsettiğimiz ve ömrünün büyük bölümünü buralarda çalışarak geçirmesini salık verdiğimiz insanlar, bayramları artık bu binalardan ve hatta binaların bulunduğu şehirlerden kaçış olarak yorumluyor. Bu insanlar için bayram, birkaç gün boyunca iş stresinden uzak bir rahatlama terapisi olarak algılanıyor. Ramazan ayı, hilalin görülmesine göre bazen otuz, bazen yirmidokuz çeker. Ramazanın yirmiyedisi yani Kadir Gecesi, artık dönüm noktasıdır heyecanın. Son üç gün büyük- küçük herkes için başka bir heyecandır, çünkü bayrama iki ya da üç gün kalmıştır. Bayramlık elbiseler alınır, ayakkabılar yenilenir ve arife akşamından itibaren tatlı bir telaş alır evleri... Bu durum hâlâ böyle midir? İnanıyorum ki, Anadolu'da bayramlar yine böyle karşılanıyor. Çünkü, çocuğu olan ve çocuğunu bayram heyecanına kilitleyen bütün ailelerde bu tatlı telaşın yaşandığını düşünüyorum.
Şekerler, şekerlemeler... Bayram sabahı gün ağarmaya başlayınca minarelerden ilahi nağmeler yükselmeye başlar. Sabah ezanı okunur. Büyükler bayramlıklarını giyer ve namaz için camiye koşarlar. Cemaatle kılınır bayram namazı ve ardından oradaki cemaat birbiriyle bayramlaşır. Evine döner büyükler ve daha kapı önünde hane halkıyla bayramlaşmaya başlar. Ortaya şekerler, şekerlemeler konulur. Bir süre sonra da eş-dost, akraba ziyaretleri başlar. Alpay Kabacalı, "Osmanlı'nın Son 75 Yılı" isimli hacimli eserinde, Ramazan bayramlarıyla ilgili şu küçük anekdotu hatırlatır: "Şekerci dükkanlarından başka yer yer her köşe başında gelin askısı gibi süslenmiş şekerci sergilerinin önleri, müşterilerle dolar boşalırdı. Uzak yerlerdeki ahbaplara ve akrabaya bayram şekeri götürmek adet idi. Herkes haline göre buna riayet ederdi. İpekli işlemeli çevreler, mendiller, çil çil kuruşlar süslü çıkıncıklarla el öpmeye gelen çoluk çocuğa verilirdi."
Yarın nasıl olacak? Şükür ki, büyük aileler, bayramlarını yine böyle kutluyorlar. Ramazan ayının ardından bir şükür edası ve vecdi içinde geçen bayram günlerini, kendilerini tatil köylerine atanların -ki bunların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur- aksine yukarıdaki silsileye uygun halde geçirenlerin sayısı da dikkati çeker. Mektupların ve süslü bayram tebrik kartlarının yerini alan elektronik postalar, cep telefonu mesajları, telefon kutlamalarını nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum ama gerçek bayramların göze göze yansıyan sıcaklığını, hiçbir mekanik araç sağlayamaz diye düşünüyorum. Ama yine de, yarını düşünerek, yarının ultra-modern yaşantısını düşünerek bugünün bayramlarının tadını çıkarmamız gerekiyor herhalde. Hem de bir önceki yıldan daha samimi ve daha teslim olmuş bir halde... Bayramınız mübarek ola..
Sevinç, coşku, barış, birlik ve beraberliğin sembolü, mübarek bir Ramazan Bayramı'na daha girdik. Kimi hesaplara göre; 20'nci yüzyılın son, bazı tesbitlere göre ise, 21'inci asrın ilk Ramazan Bayramı'nın hayırlara vesile olmasını Yüce Allah'tan diliyoruz. Hangi hesaba bakılırsa bakılsın; asırlık bir bayram içindeyiz. Koskoca bir asrı geride bırakmış olsak veya yeni bir yüzyılın ilki de olsa, Ramazan Bayramı'nın coşkusu bambaşka oluyor.
Dinlerin bayramları Zaten Hıristiyan ve Musevi bayramlarının da ard arda gelmesi asrın bitişi veya başlangıcı tartışmasına ayrı bir boyut getiriyor. Gerçekten de, ne büyük, ne enterasan bir oluşum. Özellikle, Ramazan Bayramı, bu ilgi çekici günlerde, yine "barış" için, "mutluluk" için "hoşgörü" kapılarını ardına kadar açıyor. Bayramlar kadar; insanı sevindiren, mutlu eden bir "vesile" var mı? Hele üç semavi dinin ard arda gelen bayramlarında, insanlık bir "değer" kazanmamışsa, bizzat insanlara yazık oluyor. Bu arada; İslam dünyasının bir bölümü, bayrama "buruk" bir şekilde giriyorsa, buna üzülmemek hatta tepki göstermemek elde mi?
Birlik ve beraberlik Tartışılan bir affın gerçekleştirdiği hassas bir dönemden geçen ülkemize gelince şu sıralarda, bayram gibi vesileleri, bulunmaz bir "fırsat" olarak değerlendirmeliyiz. Zira; barışa, birlik ve beraberliğe o kadar ihtiyacımız var ki? Barış, birlik-beraberlik ve hoşgörüye, Ramazan Bayramı'nı vesile edersek, olumlu adımlar atabiliriz. Üstelik, hafta sonunda yeni bir yıla da gireceğiz. Birbirinin ardına gelen önemli günler, neden önemli sonuçlar doğurmasın. Varsın, dünyayı idare etmeye soyunan politikacılar ve diplomatlar, barışı çıkmaza sokan manevralar içinde olsun. Varsın, bazı devletler hâlâ din ve ırk gözetimi yapsın. Önemli olan, insanların birbirini anlaması ve sevmesi değil mi?
Eski bayramlar "Nerede eski bayramlar" dememeli... Gerçi, yaşımız başımız, çok eski bayramları hatırlamaya yetmiyor ama, yarım asır önce bile bayramların bambaşka bir tadı vardı. Özellikle son yıllarda, dini bayramların bir "tatil fırsatı" olarak değerlendirilmesinden sonra, bayramların tadı değişiyor. Bilhassa, yaşlı akraba ve tanıdıkların ziyaretlerine vesile olan bayramlarda şimdi bu görevin yapılamadığını görüyor ve ne yazık ki bunu yaşıyoruz. Bir de şu "Bayram Gazetesi" trajedisi içimizde bir hicran olmaya devam ediyor. Ne kadar güzel bir gelenekti, ya Rabbim... Gazeteciler Cemiyeti tarafından çıkarılan "Bayram Gazetesi" özellikle emekli fakat daima meslek aşkı ile yanıp tutuşan gazetecilere bir moral kaynağıydı. Bu mübarek bayram gününde, kimseyi itham etmek istemiyoruz.
Hayırlı huzurlu bayramlar Bugün bayram. Bütün milletimize ve insanlığa hayırlı olsun. Okuyucularımın ağzı hep tatlı kalsın. Bütün kardeşlerimin bayramlarını tebrik ederim. Bilindiği gibi bayramlar, çok ender yaşadığımız sosyal dayanışma günleridir. Bütün bir sene maddi fakat geçici çıkarlarımız uğruna koşup didiniriz. Ama bayram geldi mi, manevi ve kalıcı hayırlara yöneliriz. Yakın akrabalarımıza, komşularımıza ve hatta her insana ikram ve hediye yarışı başlar. Öyle de olması lazım. Peki şimdi öyle mi? Topluma barış getirmek, hemen her idarecimizin söze başlarken ilk vaadlerindendir. Ama bu sanki Ağustos'ta Erciyes'ten kar beklemekten daha zor görünüyor. Belki birbirimize katlanamıyoruz. Dertleri bölüşebilmek için hamle yapamıyoruz. Gelin bu bayramda, başta bizde emeği olan, sebeb-i hayatımız anne babalarımızdan başlayarak, büyüklerin ellerini öpmeye ve dualarını almaya koşalım. Aksi halde bir dahaki bayram, belki onlara hasret günler olabilir. Ama bize, ama onlara... Kendimden misal vereyim. Bu bayramda elini öpeceğim hayatta bir annem-babam kalmadı. Kimden emanet olarak bir anne, baba isteyebilirim ki? Velev ki emanet alabilsem, hiç aslı gibi kokar mı? Yerini tutar mı? Bayramlar hızlı bir hayat yolculuğunda faydalı dönemeçlerdir. O dönemeçte hızımızı biraz kesip ileri ve gerimizi kontrol imkanı elde ederiz. Yani çeşitli anlamsız davranışlarla kırdığımız yakınlarımızdan ve iş arkadaşlarımızdan özür dileme fırsatıdır. Eğer kendimizi haklı görüyorsak -ki ekseri öyle bir his duyarız- bilelim ki bu şeytandandır. Yüz vermeyin. Çünki ilk el uzatan daima kazançlı çıkar!.. Şimdilerde bayramın bu sosyal faydalarını biraz unuttuk gibi. Bayramı bol bir tatilli gezme sebebi sayıyoruz. Gezmek elbette iyidir. İnsanı ferahlatır. Fakat birilerini sevindirip ferahlandırmak, daha sevap ve insana yakışan davranıştır. Bir arkadaşımıza yolda rastlayınca nasılsın diye sorarız. O da iyiyim der. Ancak soran da cevap veren de bu sözleri kurulu plak gibi söyleriz. Bunu bir candan sorabilsek. Ve "ey kardeşim gerçekten nasılsın. Bir borcun, sıkıntın, derdin var mı?" diye candan sorabilsek. O arkadaşımız da yine içtenlikle derdini açıp söyleyebilse, işte o zaman bütün yüzler gülecektir. Peki ecdadımız bayramları nasıl idrak ederdi, yaşardı: Öncelikle ev halkından başlayarak herkesin giyim kuşamını yenilemeye koşturulurdu. Konu komşudan ihtiyaç sahiplerine, bol bol yardımlar gönderilirdi. Bayram günleri küçükler büyükleri ziyaret eder ve çok tatlı sohbetler olurdu. Öyle ki bir alimi bayramda ziyarete gidenler, o kısa zamanda bir okul bitirmiş kadar yeni bilgilerle dönerlerdi. Tarihçi D'ohhson İstanbul'daki bayramları şöyle anlatıyor: "Osmanlı sarayında bayramlaşma, insanlara devletin yardım elini uzattığı müstesna günlerden biriydi. Padişahın bayram namazına gidişi "Bayram alayı" denilen, özel bir törenle olurdu. Eğer bayram cumaya rastlarsa o gün iki defa alay, yani tören düzenlenirdi. Herkes yeni elbiselerini giyerdi. Bayramda iş yerleri kapalı olurdu. Bütün akrabalar ve dostlar ziyaret edilip. kucaklaşılır ve helalleşilirdi. Devlet bayramlaşma törenlerinde kesinlikle el öpülmezdi. Küçük bir temenna bu işe yeterdi. Başka milletlerin kutlamalarındaki aşırılıklara Müslümanlarda asla rastlanmazdı. Müslümanların büyük bir vakar ve sükunetle kutladıkları bu bayramlar, Avrupa şehirlerindeki kutlamalardan pek farklı idi. Bayramlarda asla sarhoş bir Türk'e rastlayamazsınız." İşte bir yabancının gözüyle Türkler'de bayram. Bugün böyle mi? Evet demekte zorlanıyorum. Peki siz diyebiliyor musunuz? Bayramda geldiğimiz hayırlı noktaları bir dahaki bayrama kadar koruyabilmek hedefimiz olmalıdır. İşte o zaman hakiki bayramları yaşamış oluruz. Yazımı bitirirken daha nice bayramlara, huzur ve sükun içinde hür, şanlı bayrağımızın gölgesinde kavuşmamızı Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum.
Ramazan Bayramı, bir ay boyunca oruç tutmanın, ibadet etmenin, hayır-hasenat yapmanın şükür şenliğidir. Mü'minler, bu şenliği türlü biçimlerde kutlamaktalar. Büyükleri ziyaret, komşuları ziyaret, hastaları ziyaret, acılı tanıdıkları ziyaret, ailelerin bir araya toplanıp birlikte kahvaltı yapmaları, akşam yemeği yemeleri, askerdekileri arama, onların araması, yurtdışındakilerle konuşma, hasret gidermeler. Ve sevindirme faslı... Küçüklerle fakirlerin gönlünün hoş yapılarak Cenab-ı Hakkın rızasına kavuşma arzusu. Saydığımız müesseselerden bazıları kaybolsa da çoğu yine yaşıyor... Bu yönüyle küçük şehirler daha şanslı. Buna mukabil büyük vilayetlerimizde de yeni adetler gelişti. Son senelerde iş iftarları hayatımıza iyice yerleşti. İş sahipleri, büyük otel ve lokantalarda yüzlerle ifade edilecek kadar kabarık sayıdaki misafirlerini bir sofra etrafına toplamakta. Ramazan ayının ulviyet ve ruhaniyetinden istifade için davete icabet etmiş oruç tutanı ve tutmayanı, açığı ve kapalısı ile bu insanlar, aynı anda besmele çekmekte aynı hislerle duaya amin demekteler. Bir de iş yerlerinde bayramlaşmalar olmakta. İş yeri çalışanın evinin bir parçasıdır. Bunların hepsinde dile gelmeyen özürler vardır. Toplum, yeniden canlanır silkinir, kendine gelir. Bayramlar en fazla dua alınan günlerdir. Barışmalar, kucaklaşmalar, dualarla insanın üstüne yığılmış kirler paslar atılır, bir iyileşme yaşanır. Bu tarafı ile bayram günleri aynı zamanda kişinin kendi kendisiyle hesaplaşması, günah ve kusurlarından dolayı yüce Allah'tan af dileme fırsatlarıdır. Öyle olmasaydı, O, hiç böyle bir emir buyurur muydu? Bir eski şiirde şöyle diyor: Müntezamdır cümle ef'alin senin, Aklı ermez hikmetine kimsenin... Beytin sahibi, yüce Allah'a arz ediyor; senin yarattığın her iş muntazamdır ve neyin niçin olduğuna dair sırra da kimsenin aklı ermez. İnsan, sadece bildiğince irade eden varlık değildir. Aynı zamanda teslim de olmak zorunda. Kime, kadere. Bütün işlerin muntazam olduğunu baştan kabul, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine îmânın bir aksidir. Böylesi mısralar, vecizeler, kelamı kibarlar, hadis ve ayetler toplumu rehabilite ediyordu. Tıpkı "bu da geçer yahu" sözü gibi. Bunalımlara bir de bu yöndeki fakirleşme ile bakmalı. Fakirleşme sadece mali çerçevede değil ki mâneviyatı ayakta tutan kaynaklar kayboldu. Bizim en bariz hususiyetlerimizden biri dayanışmadır. O tarafımızın şu günler en fazla öne çıkması gerekiyor. 50 Yılın benzeri yaşanmamış zor günlerindeyiz. En yakınınızda nice dara düşmüş aile var. Onlar kollanmalı. Allah, kimseyi gördüğünden geri bırakmasın. O, insanlar dertlerini açamayabilirler. Sahip çıkmalı, yalnız bırakmamalı. Bu imtihan günleri de elbet geçecek. İyilik için fırsat vaktidir. Zekât vermekle mükellefiyet bitmiyor. Zekât iyilik yapma değil, borç ödemedir. Ferd ferd herkesin. Darda olanların, yoksulların, sokakta kalmışların, hastane, hapishane, cephedekilerin, düşman karşısındakilerin... Kırım'dan, Çeçenistan'dan, Filistin'den Yemen'e, Kosova'dan Bosna'dan Keşmir'e, Endülüs'ten Doğu Türkistan'a bütün İslâm âleminin bayramını tebrik ederiz. Allah, bu günlerimizi aratmasın.
Ramazan veya Şeker Bayramı üzerine Yarın arefe, salı günü ise Ramazan bayramının ilk günü. Birçokları için bayramlar artık neredeyse bir tatil fırsatı. Bu kez önümüzde neredeyse on güne yaklaşan bir tatil fırsatı sunuyor Ramazan Bayramı. Çoğu kimse, muhtemelen şu anda tatil keyfini sürmeye başlamış olmalı. Oysa bayramların atladığımız çok önemli bir yanı, insanları sevdiklerinin çoğuyla biraraya getirmesi. Tatillerin böyle bir boyutu yok. En çok ailece çıkılıyor tatile. Bu yüzden bayramın kucaklayıcılığını kaçırmış oluyoruz. Her zaman olduğu gibi, insan seçenekler arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. Kişisel tercihleri eleştirmek ise tabii ne benim işim ne de ben dahil hiçkimsenin haddi. Herkes dilediği gibi yaşamakta sonuna kadar özgür. Yine de bütün bunlar benim bir bayram yazısını kaleme almamı ve sizin de bunu, dünyanın neresinde olursanız olun, okumanızı engellemiyor. Aslında bütün bayramlar, kelimenin sözlük anlamının içerdiği üzere, mutlu bir zaman dilimini oluşturur. Bayram sevinç, mutluluk, toplumsal kaynaşma, hareket ve bereket kavramlarını içerir. Bütün bunların ötesinde, bunlardan belki daha önemlisi, bayramların birer hoşgörü ve sevgi ortamına yol açması. Bayramlarda, Adam Smith'inkinden farklı gizli bir el, sanki bütün kötülükleri bir kenara iter, mutluluk ve sevincin önündeki engelleri kaldırır. Gerçekte ortada bir gizli elden çok, toplumsal geleneklerin ağır basması vardır. Toplumsal vicdanı yansıtan gelenekler, yılda birkaç kez olsun bir barış ortamı yaratmanın yararını yüzyıllar öncesinden kavramış bulunuyor. Bazı bilge kişilerin bunları 'bayram' adıyla tesmiye etmiş olmasına aklı başında olan hiç kimse ne itiraz eder, ne de bunu anlamazlık edebilir. Bayramlar üzerine genel çizgileriyle böyle düşünmeme karşılık, Ramazan Bayramı'nın benim için apayrı bir anlam yükü mevcut. Çünkü bu bayramda biz, geleneğin yüzyıllardır emrettiği gibi, tatlı yer ve tatlı konuşuruz. Bayramın halk ağzında Şeker Bayramı diye nitelenmesinde mutlaka bir hikmet olduğunu düşünmemek elde mi? Bir kitabımda yazmıştım, tekrar söyleyeyim. Şeker, hemen hemen her kültürde beslenme ile keyif arasındaki bağlantıyı tek başına temsil edebilir. Neredeyse bütün dillerde sevgi, sevecenlik, mutluluk gibi olumlu duygular hep şekerle bağlantılı olarak ifade edilir. Örneğin 'tatlım', 'şekerim' gibi hitap sözcükleri yalnız bize özgü değil. Bu sözcükler başka bir dile çevrildiğinde de çok yakın, hatta özdeş anlamlar taşır. Tatlı, her şeyin bize güzel görünen, işin keyifle ilgili en önemli kısmıdır. İşin ilginç yanı, bizim şekerle tanışmamızın tarihinin oldukça yeni olması. Bunu, ünlü Arap gezgini İbn-i Batuta'nın bir seyahatnamesinden öğreniyoruz. İbn-i Batuta, Kırım Türkleri arasında iken Sultan'a bir akşam helva hazırlayarak sunar. Sultan nezaketen helvayı tadar ve emrindeki askerlerden de aynısını yapmalarını ister. Bunun üzerine bugün için inanılamayacak bir tepki gösteren muhafızlar, şekerli bir yiyeceği tatmaktan kaçınırlar. Gezginimiz bu durumu hayretle karşıladığını not eder. Ancak Türkler Anadolu'ya geldikten sonra, durumun bütünüyle değiştiğini görüyoruz. Anadolu her şeyden önce 'diyar-ı Rum' diye anılan bir yer. Yani Roma toprağı. Romalılar ise, şekerle değilse bile balla haşır neşir. Birçok yemek tariflerinde balı kullandıklarını bugün de biliyoruz. Ayrıca Helen kültürünün etkisinde kalarak, birçok tatlıyı da beğenerek yedikleri bilinmekte. Bunlar içinde özellikle eski Yunanlıların başta kuru üzüm olmak üzere birçok tatlı kuru meyve ve bal ile tatlandırdıkları ekmekleri geliyor. Biz her ne kadar bunları 'ekmek' diye anıyorsak da, aslında bir tür meyveli kek veya biraz abartmayla bir tür pastadan söz etmekteyiz aslında. Tarihi kayıtlara bakılacak olursa, tarihin en büyük fatihlerinden Makedon İmparator Büyük İskender'in fetihleri sayesinde Hindistan'a kadar uzanmış olan Yunanlılar burada, yani Hindistan'da, şekerin kendisiyle tanışmışlar. Ortaçağ Avrupası'nda şekerin bir adının da 'Hint tuzu' olması, bu tezi güçlendiren bir kanıt. Çok eski zamanlarda Çinliler şekeri Hintliler'den öğrenmiş. Su-Kung adlı bir Çinli yazar, yedinci yüzyılda kaleme aldığı 'Doğa Tarihi' ismini taşıyan eserinde, açıkça 'İmparator Tai-Hung, şeker yapımını öğrenmeleri için adamlarını Hindistan'ın Bengal bölgesine yolladı' diyor. Persler de şekeri yine Hintliler'den görmüş. Darius, İndus vadisini işgal ettiğinde, yanında götürdüğü yazıcılar, burada 'arıların yardımı olmaksızın bal veren kamış'ın keşfedildiğini kaydediyor. Şekeri dar bir grubun malı olmaktan Araplar çıkartmış. Bu işin hem ticaretini yapmışlar, hem de birçok yerde şeker rafinerileri kurmuşlar. Sonra Araplarla savaşan Haçlılar bu tatlı yiyeceği Avrupa'ya taşımışlar. Amerika'nın keşfinden sonra yeni fethedilen topraklarda şekerkamışı üretiminin yok pahasına gerçekleştirilebilmesi ise şekeri bir zengin yiyeceği olmaktan çıkartıp herkesin tüketebileceği bir yiyecek haline getirmiş. Bu tarihi gelişmeyi not etmekle birlikte, şekerin bizim toplumsal hayatımızda artık geri dönülmez bir biçimde yer aldığını söylemek durumundayız. Şeker ve bununla yapılan birçok tatlı, geleneklerimiz içinde kendisine sağlam bir yer edinmiş bulunuyor. Üstelik bunun geleneğin ötesinde akılla kavranacak birçok nedeni de mevcut. Araştırmacı Zümrüt Nahya, Türk kültüründe tatlının yer almadığı çok az öğenin bulunduğunu belirtiyor. Yine de bayramlar, bunlar içinde, mutlaka en önemlisi. Bayram ziyaretine gidilen evlerde, yemeğe kalınmasa bile, konuklara tatlı sunulması bilinen ve uygulanan bir adet. Zaten konuklar da ziyarete giderken, küçük de olsa, bir tatlı paketini ellerinden eksik etmezler. Nişan ve düğünlerde ise baklava başköşede bulunmakta. Nahya, Anadolu'da yaygın bir gelenek olarak, gerdek gecesi güvey ile birlikte yemek için, gelinin oğlan evine gelirken yanında bir tepsi baklava ve bir tavuk getirdiğini kaydediyor. Burada şekerin enerji verici özelliği geliyor insanın aklına hemen. Ama gerçek bununla sınırlı değil. Aslında şekere yüklenen tedavi edici özellikler arasında, hekimler 'kaygılı ve endişeli ruh hallerine iyi gelmesi'ni de saymakta. Yani şeker bir tür sakinleştirici görevi görmekte. Sakinleştirici etkisine bağlı olarak, şekerin fazla alındığında insanı gevşettiği de söyleniyor. Şeker konusundaki araştırmalarıyla tanınan bir Amerikalı uzman, Dr. Judith Wurtman'ın bir önerisi var: 'Günde iki buçuk çorba kaşığı şeker alın' diyor. Böylece birçok insanın sakinleşeceğini ve rahatlayacağını ileri sürüyor. Sonra şöyle ekliyor: 'Kendinizi zihnen iyi hissedip hissetmemeniz, kanınızdaki şekerden çok beyin kimyanızla ilgilidir. Şekerli gıdalar alınması, insanı enerjik kılmaktan çok sakinleştirir.' Bu arada çelişik gibi görünen bir noktaya da dikkat çekiliyor. Uyku getiren şeker, bazı insanlarda konsantrasyonu arttırıyor. İnsanı daha dikkatli bir hale getiriyor. İlginin bir noktada odaklanmasını sağlıyor. Bayramlarımızdan birinin şekerle ilişkisi, görüldüğü gibi çok derinlere gitmekte. Gelenekler, içlerinde keşfedilmesi beklenen bir çok gizi de barındırıyor. Adet, örf ve törelerimize cahilce dudak bükenlere saygıyla duyurur, Müslüman okuyucularımın Şeker Bayramı'nı kutlarım.
Bayram Tatili Her ne olursa olsun, ‘Bayram’ların adı bile tad veriyor. Evet adı konmamış bir mücadele ve sonu gelmeyen telaşların içindeyiz. Buna rağmen bayramların tadıyla sarhoş oluyoruz. Bir ay süreli rahmet ayının da bereketiyle çok şükür yine de ayaktayız. ‘IMF’ bir taraftan, kapkaçcı bankalar ve bir türlü bitmek bilmeyen ekonomik darboğazlar diğer taraftan boğazımızı sıkarken, hâlâ gezebiliyoruz! Telâştan şikayet etmemize rağmen bu telaşı doğuran da bizleriz. Önce, hükümetler! Hemen hepsi ‘Bayram’ları fırsat bilerek ‘tatil’ haline getirmekte hayli ustalar. ‘Bayram’lar, ‘tatil’ haline dönüştürülünce telaş kaçınılmaz oluyor... Türkiye’nin yarısı yollara dökülmüş bir yerlere gidiyor. Bu gidişin bir de dönüşü düşünülürse on günlük zaman az bile gelmektedir. Uygun olmayan hava şartları mevsim normallerinde de seyretse hayli güçlükler doğuruyor. Hele hazırlıksız yola çıkan ‘tatil’cilerin çilesi bahara değil, bir daha ki seneye kadar konuşulacaktır. Sevinç ve yardımlaşmanın doruk noktası olan bayramların kutlanma tarzı hakkında birkaç sözümüz olacaktır. Hemen herkesimdeki insanlarımızın ‘şikayet’ ettiği yokluk ve kıtlığa rağmen; tatile bunca rağbet nedendir bilinmez.
Ülkemizdeki bayram trafiğine bakınca birçok sıkıntımızı unutur olduk. Demek ki durumumuz pek kritik sayılmaz. Öyle ya bugün şöyle on günlük bir tatilin dört kişilik bir aileye mâliyeti az değil ki!.. Peki tatil yapmayalım mı? Yapalım tabii ama “ayağımızı yorgana göre uzatarak” yapalım. Aksi halde gelecek bayrama kadar bu ‘gedik’ kapanamayacaktır. Dedik ya sevinç ve yardımlaşma günleridir bayramlar... Kanaatimizce biz birinci bölümü yani ‘sevinç’l#ri baz alıp, “vur patlasın çal oynasın” diyerek bu güzel günleri heder ediyoruz. Ülkemiz ciddi bir deprem felâketi geçirdi. Yaralarımız hâlâ sarılmış değil. Evet ‘fıtra’ ve ‘zekât’larımızı verdik. Ancak bu yeterli midir? Bunca fakir ve yardıma muhtaç vatandaşımız varken biz farkında olmamış gibi davranarak ‘yardımlaş’ma boyutunu inkâr edemeyiz. Etsek bile şuuraltımızdaki bu düşünce bizi bayram ve tatil boyu kemirip duracaktır. Zevk, sefa, eğlence ve dinlenme her zaman gerekli olmayabilir. Bazen fakir ve düşkünleri sevindirmenin neşesi her türlü eğlencenin üzerinde neşe ve sürûr verir. Umarız ‘tatil’ ihtiyacı kadar manevi ihtiyaçlar da düşünülerek hareket edilir. Bu sadece mübarek dinimizin değil, aynı zamanda töremiz ve anayasamızın da bir gereğidir. Biz “kederde ve kıvançta” ortaklıkta yarışalım!...
Bayrama özel paket programlar Antalya Resort Dedeman'ın Şeker Bayramı için hazırladığı paket programın fiyatı sürelerine ve odaların büyüklüğüne göre değişiyor.
5 yıldızlı tesiste iki gece tek kişilik oda 114 milyon, dört gece üç kişilik odanın fiyatı ise 262 milyon lira. Bir başka 5 yıldızlı tesis Sheraton Voyager Hotel ise bayramı şeker tadında geçirmek isteyenler için paket hazırladı. Kişi başı konaklama 44 milyon lira ve bayram boyunca caz müzik, fasıl ve canlı müzik eşliğinde eşsiz bir gezinti sunuyor.
Club Hotel Sera'nın milenyumun ilk bayramındaki konaklama fiyatları ise çift kişilik odalarda 20 milyon liradan başlıyor.
Size kalan, bu birbirinden cazip seçeneklerden birini tercih edip şeker gibi bir Ramazan Bayramı tatili yapmak...
Siz bu bayramda nereye gidiyorsunuz Ramazan Bayramı ilaç gibi gelecek. Eğer bayramda evde kalmaya niyetli değilseniz, bu sezonun popüler seyahat rotalarından ve farklı tatil alternatiflerinden oluşan bir rehber hazırladık.
Ramazan Bayramı tatilini gezmek ve yeni yerler keşfetmek için değerlendirmek isteyenler planlarını çoktan yapmaya başladılar. Turizm acenteleri müşterilerine hepsi birbirinden ayartıcı tur rotaları ve taksitle ödeme imkanları sunuyor. İşte bayram tatilinin yurtiçinde ve yurtdışındaki favori rotaları:
MISIR YENİDEN POPÜLER
Dolardaki yükselişin durması ve Türkiye'deki otellerin pahalı olması, bu yıl bayram tatili için yurtdışının tercih edilmesine neden oldu. En popüler ülke ise Mısır. Bunun en büyük nedeni fiyatların çok uygun olması. Mısır turları kişi başı 500 milyondan başlıyor. Gemi ile seyahat etmek isterseniz fiyat artıyor. Mısır'ın bu yıl bu kadar popüler olmasının bir nedeni de kasımın bu ülkeyi gezmek için en uygun aylardan biri olması.
Dünyanın en eski ve gizemli uygarlıklarından biri olan Mısır, yalnızca tarihi ile değil doğal güzellikleri ile de gidenleri büyülüyor. Gezinize Kahire'den başlarsanız şehrin karmaşası, yoksullukla zenginliğin bu denli bir arada olması sizi çarpacak. Sosyal şoku atlattıktan sonra Kahire Müzesi'ni mutlaka gezin. Han El Halil çarşısı ve El Ezher Camii de görülmesi gereken yerler arasında. Mısır'da pazarlık çok önemli. Alışverişte çok sıkı pazarlık etmekten çekinmeyin. Giza Piramitleri (Keops Kefren, Mikerinos) Memphis ve Sakara da Kahire çevresinde görülmesi gereken yerler arasında. Ülkenin can damarı Nil nehrini görmeden sakın dönmeyin. Karnak Tapınakları, Krallar Kraliçeler Vadisi, Kraliçe Hatşepsut Tapınağı ve Memnon Anıtları'nı mutlaka gezin, Luksor'da akşam üzeri Feluka turu yapmayı unutmayın.
Mısır'ın tarihi yerlerinin yanı sıra Kızıldeniz kıyıları da mutlaka görülmeli. Denize ve dalmaya ilgi duyanlar yalnızca Kızıldeniz kıyılarındaki kentleri kapsayan turlara da katılabilirler. Ayrıca pek çok tur kapsamında yer alan safari turlarıyla çölde çok eğlenceli vakit geçirebilirsiniz.
ALIŞVERİŞ CENNETİ DUBAİ
İlle de sıcak bir yerlere gitmek isteyenler için ikinci önerimiz geçen senenin favori tatil yeri Dubai. Lüks ve konforlu otelleriyle tanınan Dubai alışveriş için de çok uygun bir yer. Avrupa ve Amerika'daki pek çok mağazanın ürünlerini Dubai'de çok uygun fiyata satın alabilirsiniz. Dünyadaki en büyük altın perakende pazarlarından biri olması nedeniyle Altın Şehir olarak anılan Dubai'de Arap kültürü ile Batı yaşam tarzının sentezini görebilirsiniz. Dubai'yi Dubai Creek adlı nehir ikiye ayırıyor. Birleşik Arap Emirlikleri'nin en görkemli kentlerinden biri olan Dubai'de isterseniz 4x4 jeep'lerle renkli ve heyecanlı safari turuna çıkabilir çöl ortasındaki eşsiz vahalarda vakit geçirebilirsiniz. Şehir içinde ise Jumeirah sahili boyunca modern ve görkemli gökdelenler ve Jumeirah Camii görülebilir. Ayrıca Abra adı verilen deniz taksileriyle şehri panoramik bir şekilde denizden izleyin. Özellikle gece daha güzel görünüyor.
LİMAN KENTİ LİZBON
Avrupa'yı tercih edecekler için Portekiz'in başkenti Lizbon'u tavsiye ediyoruz. Pitoresk mahalleleri, dar sokakları, şirin tramvayları, eski kahvehaneleri ve barok kiliseleri ile eski Avrupa'yı yansıtan bir liman kenti. Lizbon da İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulu. Şehri ikiye ayıran Tagus Nehri de boğazı andırıyor. Lizbon'u kuşbakışı görebileceğiniz St. Georges Kalesi, Çini Müzesi, Keşifler Anıtı, Bairro Alto, Baixa ve Chiado mahalleleri Portekiz kültürünü yansıtan ve mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Lizbon'da lezzetli deniz ürünleri ve ucuz ama kaliteli şaraplar tadabilirsiniz. Vaktiniz olursa şehir çevresindeki plajları, balıkçı köylerini de ziyaret edebilirsiniz.
YILDIZI SÖNMEYEN KAPADOKYA
Gelin, bir de yurtiçindeki alternatiflere şöyle bir bakalım: Bu yıl en çok tercih edilen yerlerin başında Asmalı Konak ile ünlenen Kapadokya geliyor. Peribacaları, kiliseleri, kayadan oyma evleri ile ünlü Kapadokya yalnız yerli değil yabancı turistlerin de ilgisini çekiyor. Kelime anlamı ‘‘Güzel atlar diyarı’’ olan Kapadokya Ürgüp, Göreme, Avanos, Uçhisar, Gülşehir, Zelve, Cavuşin, Damsa, Kızılçukur, Soğanlı, Güzelyurt, Zindanönü, Fırkatan, Derinkuyu, Kaymaklı, Belisırma, Yaprakhisar ve Ihlara Vadisi'ni içine alan bir bölge. Merkezi sayılan Ürgüp, turizm açısından oldukça hareketli, her keseye uygun pek çok otel bulunuyor.
Şaraplarıyla da ünlü olan Kapadokya'da bayram tatili boyunca tarihi ve doğal güzellikleri gezebilir, geceleri ise bar ve kulüplerde eğlenebilirsiniz.
GÜNEYDOĞU ZAMANI
Bayram tatilini değerlendirmenin bir başka yolu da Güneydoğu'yu keşfetmek. Yaz sıcaklarında bunalmaktan korkanlar bu mevsim rahatlıkla gidebilir. Diyarbakır, Mardin, Adıyaman, Şanlıurfa, Gaziantep gibi önemli kentleri içine alan gezi sırasında bölgenin tarihi hakkında bilgi edinirken, Güneydoğu mutfağını da doya doya tadabilirsiniz.
İmkanınız varsa Nemrut Dağı’nda güneşin doğuşunu ve batışını mutlaka izleyin. Halfeti, Hasankeyf, Midyat, Mor Gabriel ve Deyr-ül Zeferan Manastırı, Kahta, Harran, Birecik, Rum Kale, Atatürk Barajı ise şehir merkezleri dışında görmeden dönmemeniz gereken yerler.
SAKİN KUZEY EGE KIYILARI
Son önerimiz Kuzey Ege'nin şirin kıyı ilçelerini içine alacak bir huzur gezisi. Böyle adlandırmamızın sebebi yaz turizminin sona ermesiyle bölgenin son derece sakin ve tenha olması. Gezinize İzmir'in hemen kuzeyindeki Bergama'dan başlayabilirsiniz. Bergama Krallığı'ndan kalma pek çok tarihi eseri içinde barındıran bu şirin ilçenin müzesini gezmeyi ihmal etmeyin. Bergama'nın ardından sahil yolundan Ayvalık'a devam edin. Tarihi evleri ve dar sokaklarıyla ünlü Ayvalık'ta Şeytan Sofrası ve Cunda Adası'nı gezebilirsiniz. Sahil yolundan devam ederseniz bir sonraki durağınız Edremit olsun. Akçay, Yeşilyurt ve Adatepe Köyleri'ni mutlaka görün. Rum ve Türk yapımı taşevlerin arasında gezerken Kaz Dağları'nın bol oksijenli havasını ciğerlerinize çekin. Bu bölgede ünlü Zeytinyağı Müzesi, Zeus Altarı, Tahtakuşlar Etnoğrafya Müzesi, Sütüven Şelalesi mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Assos'a doğru giderseniz, Athena Tapınağı'na çıkarken bir zamanlar bu sokaklardan Aristo'nun yürüdüğünü düşünün. Sahil kıyısında çok sevimli bir kent olan Assos'un lezzetli balıklarından tatmayı unutmayın. Ramazan Bayramı Tatili hakkinda aciklamalar Ramazan Bayramı Tatili konusunda bilgiler.
Anahtar Kelimeler:Ramazan Bayramı Tatili, Ramazan Bayramı, ramazan bayramı tarihleri, 2010 ramazan bayramı tarihi
|
|