|
Özbekistan Hakkında bilgi
2010-07-26 07:10:52 Kadinlaricin.net sitesinde Özbekistan Hakkında bilgi baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Özbekistan Hakkında bilgi ile ilgili yazi bulunmaktadir.
|
 |
|
|
| |
Başlarken Özbekistan, Türk cumhuriyetleri içinde en önde gelen devletlerden biridir. Dikkate değer gelişme takip etmektedir. Her devletin olduğu gibi Özbekistan’ın da bu gelişme döneminde elbette sıkıntıları vardır. Henüz bağımsızlığını kazanalı 8 yıl olmasına rağmen, her gittiğimde farklı bir Özbekistan’la karşılaştım. Özbekistan’ın çehresi değişiyordu. Bizden bir ülkenin çehresinin değişmesi, güzelleşmesi, güçlenmesi bizim iftiharımızdır. Maalesef Türkiye yönetimi ile Özbekistan yönetimi arasında, muhalif meselesinden ufak tefek kırgınlıklar yaşandı ama, bu temele sirayet eden kırgınlık değildir. Başımıza gelen asrın en büyük deprem felâketinde, Özbekistanlı kardeşlerimizin nasıl el uzattığına hepimiz şahit olduk. Özbekistan’da herkes bana üzüntüyle “yer kıpırtısı”nı soruyordu. 70 yıllık hasretten sonra ancak 8 yıldır görüşen kardeşlerin arasının bozulmasının mümkün olmadığının bir miyarı da budur. Bu defa yalnız Taşkent ve Semerkand’da bulundum. Başka Türk ülkelerinden gelen insanlarla da görüşme imkânım oldu. Bu gidişimde, daha öncekilerden farklı olarak, Özbekistan Din İşleri’nin çalışmaları üzerinde durdum. Bunu şunun için yaptım: Geçen 16 şubat’ta Taşkent, arabalara konmuş bombaların patlamasıyla sarsıldı. Bu patlamaları “fundamantalistler”in yaptığına dair “deliller” toplamışlar, 10 kişiyi yakalamışlar ve bazılarına idam cezası vermişlerdi. “fundamantalistler”in hareketleri onları elbette aşırı tedbir almaya itecekti. Bu tedbir de “dinî kurumlar” kıskaca girmiş miydi? Tahmin edeceğiniz gibi meraklı bir konu. Bunun cevabını dizide bulacaksınız. “Şark Taraneleri”, “Müstakillik Bayramı” kutlamaları, bu gezimizin ana konularıdır. Dr. Arslan Tekin
İlk soru:‘Yer kıpırtısı’ Türkistan’ın merkezi kabul ettiğimiz Özbekistan’a ne zaman davet edilsek veya işlenmesi gereken bir mesele varsa, tabiri caizse, iki elimiz kanda olsa bir yol bulup gidiyorum. Türkistan benim ülkem, bizim kadîm ülkemiz, Özbekistan ise onun kalbi. Türkiye’de deprem olmuş, yerin altı üstüne gelmiş, memleket insanları ağıda doymuş taşmıştı. Biz ise, o sıra zuhur eden bir davete icabeti vazife bildik. Davetin maksadıyla, Türkiye’nin hâli tezat gibi görünse de - çünkü “Şark Taraneleri” festivaline davetli idik ve tek gazeteci olarak Türkiye’den beni çağırmışlardı - biliyordum ki, bizden bir ülkenin içi de bizim insanlarımıza kan ağlıyordu. Gittiğimde, kiminle karşılaşsam “selâmünaleyküm” deyip - Özbekleri tanıyanlar iyi bilirler onlarda birinci söz “selâmünaleyküm”dür - ardından “yer kıpırtısı”nı soruyorlar, sonra yiten canlar, sönen ocaklar için “havf kılıyorlardı.” (üzülüyorlardı) Özbekistan, depremin acısını en iyi tanıyan ülkelerden biridir. 1966 depremi Taşkent’te büyük yıkıma sebebiyet vermiş, bu tarihten sonra şehir âdeta yeniden inşa edilmişti. Bu depremden bir yıl sonra Süleyman Demirel - o zaman başbakandı - Taşkent’e gitmiş ve büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Bu olay tarihîdir, ileride başka bir çalışmamızda geniş olarak işleriz. Çünkü, bu tarihten sonra Özbekistan’a bir “devletlümüz”ün gitmesi için Sovyetler’in dağılmasını, Türk cumhuriyetlerinin bağımsız olmasını bekleyecektik.
MUNİS BİR KELİME: YAHŞİ Taşkent Havaalanı’nda, Özbekistan’ın resmi ajansı Cahan Haber Ajansı bölüm şeflerinden Atabek Eke Aybek’le beraber beni almaya gelmişti. “Eke”, Özbekler’de “bey” anlamınadır. “Bek” ise, bizim kullandığımız “bey”in ilk şekli. Ancak onlarda isimlere eklenmiş. İsimde “bek” olsa dahi, karşınızdaki insana hitap için bir “Eke” demeniz gerekiyor. Bizde samimiyet derecesine göre, insanlara “siz” veya “sen” deriz. Özbekler, kendilerinden az da büyük olsa, mutlaka “siz” diye hitap ediyorlar. Aybek Türkiye’de bir müddet okumuştu. Türkiye Türkçesini “yahşi” biliyor. “Yahşi” kelimesi artık bize yabancı değil. Türk yurtlarının kapısının açılmasından sonra en sık duyduğumuz bir kelime olmuştur. Anadolu’nun doğusunda da kullanılan ve “iyi, güzel” manasına gelen bu kelimenin bende, önemli bir hatırası vardır. Çeçenistan’ın merhum Cumhurbaşkanı Cehar Dudayev’le, 1994 Eylülü başlarında, Rus-Çeçen savaşında harap olup yıkılan Başkanlık Sarayı’nın 11. katında, meydana bakan odasında görüştüğümüzde, Türk olduğumu söyleyince ağzından dökülen ilk söz “yahşi” olmuş ve başka bir Türkçe kelime söylememişti. Atabek Eke ile anlaşamadığımız yerde Aybek devreye giriyordu. Aslında, bir Özbek’le başbaşa kaldığınızda, birkaç dakika sonra, birbirinizin anlayacağını umduğunuz kelimeleri seçerek konuşur ve artık “yahşi” anlaşırsınız. Diğer Türk dilleri için de aynıdır. Ancak uzak olan Çuvaş ve Saha “Yakut” Türkleri’nin dilleridir. Zaten bunun için, Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat, Türk dilini sınıflandırırken, Çuvaş ve Yakut Türk dillerine “lehçe”; Azerî, Özbek, Kırgız, Kazak, Tatar, Başkırt, Türk dillerine ise “şive” demiştir. (Bu kadar anlattıktan sonra kendi kitabımıza gönderme yapabiliriz herhalde! Bakınız: Dr. Arslan Tekin, “Lehçe”, “Şive” ve “Türk Dili” maddeleri, Edebiyatımız İsimler ve Terimler.) Şu husus dikkatimi çekmiştir: Onlar bizim söylediklerimizin hemen hepsini anlamaktalar, (Tabiatıyla eski Türk Dil Kurumu’nun “uydurma” lügatiyle konuşmayacağız) ama biz onların söylediklerini anlayabilmek için, sık sık müteradif bir kelime daha söylemesini beklemekteyiz. Neden? Bilemedim! “Şark Taraneleri” adıyla Semerkand’da düzenlenen milletlerarası müzik festivalinin bu yıl ikincisi yapılacaktı. Festivalin hemen ardından Taşkent’te Özbekistan’ın “müstakil” oluşunun 8. Yıldönümü kutlanacaktı. Onlar bağımsızlığa “müstakillik” diyorlar. Atabek Eke ve Aybek beni Özbekistan Oteli’ne bıraktılar. Ertesi günü (ertege) sabah (seherde) erken saatte, otobüsle Semerkand’a hareket edecektik. Vakit ikindiyi geçmişti. Sokağa çıktım. Çok milletli devlet Taşkent’e her gidişimde, sokakların daha kalabalıklaştığını, otomobillerin daha çoğaldığını görüyorum. Yüksek yüksek binalar inşa ediliyordu. Şehrin çehresinin güzel görünmesine de büyük önem veriliyordu. Yavuz Bülent Bakiler’in ilk baskısı 1986’da yapılan “Türkistan Türkistan” kitabında, Taşkent’i anlatırken: “Hayret! Kilometrelerce yürüdüğümüz hâlde, karşılaştığımız kimseler ancak 5-10 sayısı içinde kaldılar. Kırmızı yanan trafik lambaları önünde 3-5 araba ya var; ya yoktu. Her köşe başında her cadde üzerinde, her meydan ortasında, sessizlik âdeta taş kesilmiş. Peki ama, bu bir milyon 800 bin nüfuslu şehrin halkı nerelerde acaba? Bu geniş caddeler, bu rahat kaldırımlar, bu büyük meydanlar niçin ve kimin için yapılmış?” diye sorar. Sevgili Yavuz Bülent ağabey, Sovyetler’in dağılacağını, komünizmin çökeceğini, artık insanların sokağa çıkacağını, özel otomobiller edineceğini sezerek bu geniş caddeleri, kaldırımları yapmışlar! Özbekistan’da 120 millet barınıyormuş. Onun için derler ki, “Milliyetçiliğin ölçüsü insanlıktır.” Sovyetler zamanında sürülen ne kadar insan varsa, bunlardan mutlaka birkaç numune olsun Özbekistan’a da gönderilmiş. Özbekistan’a Yunanlılar’ın da yerleştirildiğini biliyor muydunuz? Yunan meselesini sordum. İkinci Dünya Savaşı’nda, Naziler yenilip çekildikten sonra Yunanistan’da iç savaş çıkmış, komünistler bu savaşta yenilmiş ve bunların bir kısmı Rusya’ya gitmiş. Ruslar da onları Özbekistan’a yerleştirmişler. Şimdi onlardan pek kalmamış. Özbekistan’da her topluluğun kendisine ait, devlet destekli derneği vardır. Daha önce gittiğimde bu derneklerin yer aldığı binayı görmüş ve dernekleri bir çatı altında toplayan konfederasyonun başkanıyla tabii bu arada Ahıska Türkleri’nin başkanı Dr. Ömer Salman’la da görüşmüştüm. Bu meseleye burada girmeyeceğim, ayrıntısı uzun...
‘ŞARK TARANELERİ’ Türkiye ile Özbekistan arasında iki saat fark var. Siz 03.30 uyurken, biz Semerkand’a gitmek üzere 05.30’da kalktık. Bize iki katlı bir otobüs tahsis etmişlerdi. Azerbaycanlı ve Mısırlı sanatçılarla birlikte yola çıktık. Önümüzde de bir polis otomobili eskorttu. Dört saatlik bir yolculuktan sonra Semerkand’a vardık. Semerkand’ın en lüks oteli Afrasiyap’a indirdiler. Afrasiyap denmesinin de bir sebebi var. Afrasiyap kim biliyor musunuz? Bizim Alp Ertunga diye bildiğimiz ünlü Türk hakanı Orta Asya’ya hâkim olmuş, İranlılar’la savaşlarının önü arkası kesilmemiş. Firdevsî’nin Şehname’sinde “Efrasiyap” diye geçer. Alp Ertunga’yı Türk Dili ve Edebiyatı’nın temel kitabı Divan-ü Lügat-i Türk’ten de hatırlarsınız. Divan- ü Lügat-i Türk’ü hiç karıştırmamışsanız dahi lise edebiyat kitaplarında “Alp Ertunga öldü mü/Issız ajun kaldı mı” diye başlıyan şiiri muhakkak okumuşsunuzdur. “Şark Taraneleri” adını verdikleri müzik festivalı, Semerkand’da iki yılda bir yapılıyor. Bu yıl ikincisi düzenlenmişti. Euvrovsion’dan farklı bir organizasyondu. Hem daha geniş iştirakçileri vardı, hem de şark kültürünü yaşatmaya yönelikti. Her milletin kendi öz müziğinden örnekler sunması gerekiyordu ve basgitar gibi batı estrümanlarına yer verilmiyordu. Jüri üyeleri de değişik milletlerdendi. Meselâ içlerinde Hint’li, Kore’li, Amerika’lı da vardı. Bir Japon hanım jüri başkanı idi.
TÜRKİYE’DEN JURİ ÜYESİ YOKTU Şimdi soracaksınız: Türk yok muydu? Türk jüri üyesi yoktu. Bir televizyon kanalı için benimle yapılan kısa röportajda, ben de niçin Türkiye’den bir kişinin jüride yer almadığını dile getirdim. Türk sanatçılardan Şükriye Tutkun ve Göksel adıyla bilinen bir hanım popçu gelmişti. Göksel, Özbekistan’a gelirken kendisine “Şark Taraneleri”nin maksadı tam anlatılmamış veya maksadını öğrenmeye fırsat bulamamış. Çünkü festivalde pop söylenmeyecekti. Ayrıca playback de yapılmayacaktı. Oysa ki Göksel, kendisine yardımcı olması için kızkardeşinden başka kimseyle gelmemişti. Dolayısıyla playback söyledi ve payback söyleyenler, “0” puan aldılar. Şükriye Tutkun, saz ekibiyle gelmişti. Umutlu olmakla beraber, çünkü dinleyenler de çok beğenmişlerdi, bir teselli armağanıyla dönmek zorunda kaldı. “Dinleyenler de pek beğenmişlerdi” diyorum... Şunun için: Derecelendirmede müziği icra edişi kadar dinleyenlerin beğenmesi, alkışlaması ve coşması da puanlamada önemli rol oynuyordu. “Şark Taraneleri”ne 35 ülkenin sanatçılarının katıldığını söylersem, işin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Müzik festivali muhteşem bir törenle açıldı. Törende Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov da bulundu. Bence Özbekler tören düzenlemede dünyada birinci. Son derece göz alıcı, doyurucu, öz köklerini koruyan törenler düzenliyorlar. İlk defa iki yıl önce, Buhara ve Hive’nin kuruluşunun 2 bin 500. yıldönümünde enfes gösterileri seyretmiş, hayran kalmıştım. Bu gittiğimde 8. Mustakillik Bayramı kutlamalarını da Taşkent’te seyrettim. Buna sonra geleceğim.
Yeşil gözlü Özbek Tacik karması. Semerkand’da Registan’da sergi açmış, defter kalem satıyordu. Beni görünce, önce “Türkiye’den mi geldiniz?” diye sordu. Sonra göz rengimin yeşil olmasını kastederek “Rus musunuz yoksa?” dedi. “Değilseniz öz Türksünüz” diye ilâve etti! Halbuki bu hanımın kendi gözleri de yeşildi. Yeşil gözlü Özbek nadirmiş. Bu hanımın babası Özbek, annesi Tacik’miş. Registan’da müzik Sadece Semerkand’ın değil, bütün Türkistan’ın kalbi sayılan Registan’da (şiir meydanı) düzenlenen “Şark Taraneleri” festivaliyle tarih zamanımıza uzandı.
ULU ŞEHRİN KALBİNDE... Timur İmparatorluğu’nun (1370-1507) merkezi kadîm şehir Semerkand’ı gezdim. Semerkand daha önce de gittiğim bir şehirdir. İnsan her gittiğinde yeni bir şeyin farkına varıyor. Semerkand’ın kalbi Registan’dır. Registan bir meydanın adı. Meydanın özelliği üç tarafının Uluğbey, Şirdar ve Tillekâri medreseleriyle çevrilmiş olmasıdır. Çinilerle süslü bu medreselerin kapı yüksekliği neredeyse 40 metreyi bulur. Uluğbey, Timur’un torunu Semerkand’ın hâkimi ünlü astronomi bilginidir. Hocası Ali Kuşçu İstanbul’da Fatih’in ilim meclisinde bulunmuş ve bu şehirde ölmüştür. Registan, bu üç medresenin ortasındaki geniş alandır. Registan Farsça “şiir meydanı” demektir. Ortadoğu’ya doğru gelindikçe, bu ismi taşıyan birçok meydan bulunmaktadır. Buhara’nın da bir Registan Meydanı vardır. Ama en ünlüsü Semerkand’daki meydandır. Müzik festivali de bu şiir meydanında yapıldı.
Şark Taraneleri”nin ilkinde Azerbaycan “büyük ödül”ü almıştı. Burada derecelendirme farklı. Önce büyük ödül veriliyor, sonra birinci, ikinci, üçüncü... seçiliyordu. Bu yarışmada dereceye giremeyen Azerîlerin solisti Gazahfar Abbasov, “üride Türkiye’den bir kişi olsaydı, bizi savunurdu” dedi. “Büyük Ödül”ü Özbekistan aldı. Tabiî böyle bir yarışmada ev sahibinin büyük ödülü alması yadırganabilir. Ancak ben yadırgamıyorum. Özbekler gelenekçi müzikte başarılılar. Hintliler de Suudiler’le birinciliği paylaştılar. Hintliler’in müziği biraz gürültülüydü. Bu gürültü seyircileri coşturmuş olmalı ki, puanlamaya tesir etti. Yarışmaya bir müzik parçasıyla katılmıyorsunuz. Size 15 dakika süre veriyorlar. Bu sürede kaç parça sığıyorsa icra edebilirsiniz. Türkiye’den Şükriye Tutkun, “Gaziantep Yolunda, Cilvelioy Nanayda, Atabarı” ve “Yüksek Yüksek Tepelere Ev kurmasınlar” türkülerinden birer dörtlük okudu. Tutkun, Türk Elçiliği’nden hiçbir kimsenin kendileriyle ilgilenmemelerinden şikâyetçiydi. Müzik meselesi açıldı. Benim anladığım bir konu değil... Ancak, işin kültür ve folklorik yönüyle elbette ilgilenirim. Derecelerin açıklandığı gün, Semerkand Valisi (Onlar valiye “hâkim” diyorlar, hâkim” aynı zamanda belediye başkanlığını da yürütüyor) Aziz Nasirov’un verdiği bir yemekte, Tutkun ve ekibiyle bir araya geldik. Hâliyle dertliydiler... Sadece bir teselli armağanıyla dönüyorlardı. Konuşma sırasında onlara, Türk Müziği icra eden sanatçıların dışarıya da açılmaları gerektiğini söylemiş ve Yunanistan’ı örnek vermiştim. Röportajlarımı bu sütunlarda belki okumuşsunuzdur, 1924 mübadelesiyle Yunanistan’a göçen Karaman Rumları (veya Türkleri) Anadolu kültürünü ayakta tutabilmek için, Yunanistan’da dernekler kurmuşlardı. Bunlar arasında pek çok halk müziği örnekleri derlenebilirdi. Çünkü, bu insanlar Türk Müziği’ni kendi öz müzikleri kabul ediyor ve Türkçe çalıp söylüyorlar. Keza bu teklifim Ermeniler için de geçerlidir. Bir tarihte Filistin’de Ramallah yakınındaki Birzeyit Üniversitesi’ne uğramıştım. Üniversitenin genel sekreteri Ermeni’ydi, ailesi Türkiye’den göçmüştü ve Türkçe konuşuyordu. Onunla sohbetimiz sırasında, muayyen zamanlar aile fertlerinin bir araya geldiğini ve türküler söylediklerini belirtmişti. Bu açıklaması ilgimi çekti. Bu türküler, muhaceretle beraber götürülen folklorik unsurlardır. Bunlar arasında pekalâ derlemeler yapılabilir ve hiç bilinmeyen öz kültürümüzün parçaları bulunabilir. Fırsat buldukça “Gur-ı Emir” (Timur’un mezarı), Registan çevresi, Bibi Hatun Camii’ni gezdik... Semerkand’ın her taşı toprağı tarih olduğu için, bir kaç günlük geziyle, Semerkand’ın tarihî ruhuna nüfuz edemeyiz. Ancak Semerkand gibi bir şehri yüzünden dahi görseniz, tarihî uzantısının derinliğini farketmenize yeter.
Doğalgaz, elektrik, telefon bedava Özbek toplumunun fakiri de, zengini de var. Ama hemen hepsi bakımlı, sokakta pejmürde kıyafetle gezen fazla insan yoktur. Bayram günlerinde, bizde olduğu gibi, yeni elbiselerini giyerek çıkma âdetleri var. Devlet mümkün olduğu kadar halkın yaşayışını kolaylaştırmak istiyor. Doğalgaz, elektrik, şehiriçi telefon konuşması bedava, petrol ucuz. Komünist yönetim zamanında oturan insanlar oturdukları daireleri sahiplenmişler. Komünist yönetimden kurtulur kurtulmaz tarihlerine yönelen Özbekler, bağımsızlığın 8. yılını kutladıkları şu günlere gelinceye kadar çok sayıda eski eserlerini restore ettiler. Bunlar arasında İmam Buharî’nin türbesinin düzenlenmesi de bulunuyor.
Tarihe dönük ülke Ünlü hadis âlimi İmam Buharî ile Timur’un türbelerinin yeni görüntüleri bağımsızlığın eseri.
Çoğu kişi İmam Buharî’nin mezarını, Buharalı olduğu için, bu şehirde bilir. Ancak İmam Buharî, İmam Buharî diye anılan, Semerkand’a 25 kilometre mesafedeki eski adı Hartenk, yeni adı Çilek kasabasındadır. Neden Buhara’da yatmıyor da Semerkand’da yatıyor? İlmî haysiyetini koruduğu için... Ünlü Türk hadis âlimi Buharî’nin Hartenk’te vefatıyla ilmî haysiyeti arasında çok sıkı bağ vardır. Buharî milâdî 810’da Buhara’da doğmuş ve ilk ilmini babası, dönemin tanınmış âlimi İsmail Bin İbrahim’den almıştır. Çok küçük yaşta önce Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Sonra Hadîs ilmine merak sardı. 10 yaşındayken hocasının hatasını bulacak seviyeye geldi. 824’te Nişabur’a, sonra Merv’e giderek ilim halkalarına dahil oldu. 825 yılında annesi ve kardeşiyle birlikte Hicaz yolculuğuna çıktı. Annesi ve kardeşi hac farîzalarını yerine getirip Buhara’ya döndüler. İmam Buharî ise, biyografik eseri Tarih-i Kebîr’i yazdı. Sonra ünlü hadis kitabı El-Câmiu’s-Sahîh’in malzemelerini toplamakla meşgul oldu. Şam, Mısır, Basra, Bağdat ve Horasan’ı dolaştı. Artık Hadîs dersi veriyor, büyük itibar görüyordu. Ancak, bazı kıskançlar Buharî’ye tuzak kurmaktan da geri kalmıyorlardı. Nişabur’da bulunduğu sırada Buharî’yi bir şey bilmemekle suçlamaya kalkıştılar, ama münazarada yenildiler. Çekemeyenlerden biri de hocalarından Ez-Zuhlî idi. Bu yüzden 5 yıldır ders okuttuğu Nişabur’dan ayrılarak, Buhara’ye geldi. Yukarıda bahsettiğimiz ilmî vakarını burada Buhara Valisi’ne karşı göstermiştir. Buharî memleketinde, büyük sevgiyle karşılanmış, geniş bir ders halkası kurmuştur. Buharî’nin ilmî kudretini öğrenen Buhara Valisi Halid Bin Ahmed Ez-Zuhlî, ünlü âlimin Tarih-i Kebîr ve El-Câmiu’s-Sahîh’ı sarayına gelip kendisine okutmasını istedi. Buharî ise, derslerinin herkese açık olduğunu, bulunduğu yere gelip derslerini dinlemesi gerektiğini bildirdi. Vali bu defa, saray dışında mescitte çocuklarına belli bir zamanda özel ders vermesi için haber gönderdi. Buharî imtiyazlı sınıfa karşıydı. Valinin bu teklifini de reddetti. Buharî’nin Nişabur’da karşı karşıya geldiği hocası Ez-Zuhlî ile aynı kabileden olan vali Buharî’ye düşmanlık beslemeye başladı. Buharî’yi doğduğu memleketinden çıkmaya mecbur etti. Semerkandlılar ünlü hadis âlimini kendi şehirlerine davet ettiler. İmam, Semerkand’a yakın Hartenk’e geldiği sırada buradaki akrabaları bırakmak istemedi. Vali yine peşindeydi. Onun Semerkand’da da barınmamasını istiyordu. Buharî bunu da duyunca daha üzüldü. Akrabalarının zarar görmemesi için yola çıkmak istedi. Hayvanına binmek için yürüdüğü sırada hastalandı. Hartenk’te Ramazan’ın son günü vefat etti. Bayramın ilk günü (1 Eylül 870) bu yerde toprağa verildi. (Geniş bilgi için bakınız: Doç. Dr. Müçteba Uğur, Buharî, 1989, 118 s.) Buharî’nin mezarına ışık huzmesinin indiği ve güzel kokunun yayıldığı söylentisi çıktığı için herkes kabrinden bir parça toprak almak istiyordu. Bu yüzden mezarının çevresi yükseltildi. Bir Ziyaretgâh olan İmam Buharî’nin kabri, komünist yönetim dönemine göre, tanınmayacak bir çehre aldı. Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov, Buharî’nin kabrinin ve çevresinin tanzimi için proje hazırlatıp uygulatmış, yeni düzenleme yapılırken sık sık gelip kontrol etmiş. Buharî’nin kabri yanında bir de cami yapılmış. Büyük avluya girişte sol tarafta, kaynak suyu, tabii fışkırışını göstermek üzere suni kayalardan akıtılmış. Yanlarına bardaklar konmuş. Bilmiyorum neden Buharî’nin yattığı topraklardan fışkıran bu aziz su ile, büyük İmam’ın ilmi arasında çok sıkı bir bağ kurdum. Mütebahir Buharî’nin vâsi ilmi, aziz su kadar berrak ve kuşatıcı idi. Kaldığım yarım saat içinde kaç bardak su içtiğimi hatırlamıyorum; bana o kadar leziz geldi!
GUR-I EMİR Gur-ı Emir, yani Cihangir Fatihi Timur’un, (Timur’un hatırası Osmanlı sahasında pek acıdır!), mezarı kaldığımız otelin karşısındaydı. Zamanında her şeye hükmeden bir emirle kıtalar fetheden Timur, hocası Mir Said Barak’ın ayak ucunda gömülü. Elbette vasiyeti yerine getirilmiştir. Timur’un oğulları Uluğbey, Şahruh ve birkaç küçük torununun kabri... Gerek İmam Buharî’nin gerekse Timur’un kabirleri sembolik yapılmış. Kabir türbenin birkaç metre aşağısındadır. İki kabre de bir merdivenle iniyorsunuz. Buharî’nin kabri açıktı. Herkes inip ruhuna Fatiha gönderiyordu. Timur’un alttaki asıl kabrinin kapısı kilitliydi. Bana rehberlik yapan Ümit, görevliye kapıyı açtırdı. Kabir büyük bir oda gönünümündeydi.
Buharî’nin türbesi Bu türbe yeni yapıldı. Özbekler milli değerlerini bir bir öne çıkarıyorlar. Buharî’nin kabri önünde görülen Özbekistan Cahan Haber Ajansı’ndan arkadaşım Avazbek bana rehberlik etmişti. İlahların gölgesinde bayram Müstakillik Bayramı’nda sıkı tedbir alan Özbekler, arasından bomba yüklü arabanın geçmesine imkan vermeyecek bir araba çemberi oluşturmayı da düşündüler.
Bir tarafı Afganistan, bir tarafı Tacikistan, biraz ileri İran’la çevrili Özbekistan’da, “fundamentalizm”in tehlikesinden söz ediliyor. Hükûmet binasında 16 Şubat 1999’da, ülkenin en büyük bankası, İçişleri Bakanlığı binası ve mahalle arasında patlayan bombalar Taşkent’i sarsmıştı. O gün Bakanlar Kurulu toplantısı vardı ve kurula Kerimov riyaset edecekti. Müstakillik meydanına bakan uzun, boydan boya camlı hükûmet binasının iki tarafına konan bomba yüklü otomobillerin patlamasıyla, 15 kişi hayatını kaybetti. Kerimov, birkaç dakika gecikmeseydi, patlamadan o da etkilenecekti. Zaten Kerimov’un binaya geleceği bilindiği için bombalı arabalar iki tarafa yerleştirilmişti. Patlamalardan yine halk zarar gördü. Birini anlattılar, bir genç kız, meydanda fotoğraf çektirmiş, o gün fotoğrafını almaya gelmiş ve yaralanarak ölmüş. Olaydan bir ay sonra Özbekistan’daydım. O zaman tedbirlerin çok sıkı olacağını, halkın bunalacağını düşünmüştüm. Bunu elbette, yöneticiler de düşünmüş ve metroların dışında, güvenlik tedbirlerini halka hissettirmemişlerdi. Bu defa tedbirlerin daha sıkı olduğunu gördüm. Müstakillik Bayramı kutlanacaktı. Kalabalıklara bir zarar verilebilirdi. Tacikistan’da, “İslâmcı” diye adlandırılan grupların çoğu yönetimle anlaşmış ve yüzde 30 hükûmete ortak olmuşlardı. Anlaşmayanlar ise, dağlarda mücadelelerini sürdürme kararı almışlardı. Bunların içinde Özbek asıllılar çoktu ve bunlar Kırgızistan tarafından Fergana vadisine girip bazı turistleri kaçırmışlardı. Özbek asıllı “fundamentalistler”ın Özbekistan topraklarında mekân tutmak istedikleri belirtiliyordu. Özbek yönetimi ise Kırgız yönetimiyle işbirliği yaparak Fergana vadisi bombaladı, ama daha fazla ileri gidemedi; çünkü, kaçırılan Japon turistlerin zarar görmesinden çekiniyorlardı. Böyle olunca başta Taşkent olmak üzere belli başlı şehirlerde tedbirler sıkılaştırılmıştı. 8. Müstakillik Bayramı 31 Ağustos’ta başlamış ve üç gün sürmüştü. Bu sürede muazzam tedbir alınmıştı. İlk gün geniş bir alan içinde Müstakillik meydanına çıkan yollar kesildi. Şehrin merkezi kapanacak şekilde, arabalar art arda dizildi. Diyelim ki İstanbul’da Vatan Caddesi’nde kutlamalar yapılacak, bunun için, neredeyse Fatih ilçesinin kapladığı alanın tamamı çepeçevre arabalarla korumaya alınıyor. Ne bulmuşlarsa, tramvaylar, troleybüsler, yolcu otobüsleri, otomobiller, belki binlerce araba.. Bir gece uzak bir mekânda bindiğim otomobil beni otelime götürebilmek için bir giriş yolu aradı, ama bulamadı, sonunda şoför beni en yakın yere bırakarak oteli tarif etti. Bu aşırı tedbir bazı yöneticilerin hassasiyetinden ileri geliyor. En ufak patlama sorumlu kişilerin başını yakacaktır. Korkulan ise çok şükür olmadı.
Müstakillik Bayramı’nın yapıldığı alanda dikkatli baktığınızda etrafın arabayla çevrildiğini görürsünüz. Bu ikinci kat tedbirdir. Daha geniş bir alanda yine yollar arabalar dizilerek kesilmiştir. Maksat bombalı bir arabanın geçmesini önlemektir. Bayram kutlamaları burada yapıldı. Bu platforma ancak davetliler girebiliyordu. Ertesi günler ise, gösteriler halka açıldı. Kederimizi paylaştılar İlk kutlama akşam yapılacaktı. Bu kutlamaya ancak davetliler girebilirdi. Müstakillik meydanına dev bir plâtform kurulmuştu. İlk gün Kerimov da geldi ve bir konuşma yaptı. Konuşmasında Özbekistan’ın iftihar vesilesi unsurlarından bahsetti. Kerimov’u iki yıl önce de, Hive ve Buhara’da dinlemiştim. O zaman biraz anladım, bu defa sözlerinin tamamını anladım diyebilirim. Şunu söylemek istiyorum. Bu ülkelerde Rusça da konuşuluyor. Ama şahsen hiçbir Rus’la kendi dilinde anlaşamadım. Özbeklerle, Kırgızlarla, Kazaklarla rahatlıkla anlaşıyorum. “Şark Taraneleri”ne gelmiş Kırgız ve Kazak sanatçılarla uzun uzun sohbetlerimiz oldu. Ve bu sohbetleri Türkçe yaptık. Azerîleri burada anmadım, zaten onların dili Batı Türkçesi. Müstakillik bayramında resmî yerler ve dükkânlar kapalı idi. Halk sokakta eğlencelere iştirak ediyordu. Tıpkı bizim gibi, bazı meydanlarda atlara ve atlı arabalara biniyorlar, değişik meydanlarda verilen konserleri seyrediyorlardı.
SEYİRGÂH Ali Şîr Nevaî Tiyatrosu yakınında, Matbuatçılar Kuçesinde - onlar “kuçe”yi “semt” olarak kullanıyorlar - bulunan “seyirgâh” (gezi yeri) dedikleri uzun yola motorlu vasıtalar alınmıyordu. Burada sağlı sollu, kafeler ve lokantalar sıralanmıştı. Batı usulü lokantalar olduğu gibi, kendi mahallî yemeklerinin yapıldığı açık hava lokantaları da vardı. Özbeklerin açık hava lokantalarında iki temel yemek vardır; biri şaş kebabı, diğeri Özbek pilavıdır. Pilav açıkta büyük kara kazanlarda pişiriliyor ve bu kazandan servis yapılıyor. Kerimov fundamentalizme karşı sıkı tedbir alırken, diğer taraftan halk için dinin temel bir unsur olduğunu biliyor. Bunun için Özbekistan Dinî İdaresi ile görüşmeye gittim. Dinî İdare, Zarkayna Mahallesi’nde, 400 yıl önce yapılmış Barakhan Medresesi’nin içindeydi. Dinî İdare Reisi Abdürreğid Kari (Hafız) Bahramov yerinde yoktu. Yardımcısı Atakul Mevlankulev’le görüştüm. Candan bir görüşme oldu. Mevlankulev, 62 yaşında idi. Komünist yönetim zamamında Buhara’da medresede okumuş, sonra Libya’ya giderek 5 yıl Şeriat Üniversitesine devam etmişti. Türkiye Türkçesini de biliyordu. Sık sık Türkiye’ye gelmiş ve dinî çerelerle görüşmüştü. Özbekistan Din İşleri’nin, Türk Diyanet çevresiyle sıkı bir dostluğu var. Henüz bağımsızlık alındığı sırada 1990’lı yılların başında Suudi Arabistan’dan bazı dinî kuruluşlar gelip ülkede cami inşa etmişler, yardımda bulunmuşlar. Şimdi ise bunlarla ilişki kesilmiş, daha çok Türkiye ile ilişki yürütülüyor. Türk elçiliği ile de sık görüşüyorlarmış.
YARDIMDA BULUNDULAR Deprem felâketi üzerine Türk elçiliğine taziye ziyaretine gitmişler ve Kur’an-ı Kerim okumuşlar. Özbekistan’da, depremden sonraki cuma namazında, ülkedeki 1600 camide felâkette hayatına yitiren insanlarımızın ruhuna gönderilmek üzere, Kur’an-ı Kerim okumuşlar. Özbekler deprem felâketi için maddî yardımda da bulundular. Yiyecek, giyecek ve tıbbî malzeme gönderdiler. Bu kardeşlik örneğini burada zikretmek gerekiyordu. Komünist yönetim zamanında biri Taşkent’te, biri Buhara’da iki medrese varken, medrese sayısı şimdi 11 olmuş. Sovyetler zamanında 116 mescit açıkken, şimdi bu sayı 1600’e çıkmış. Sadece Taşkent’te 106 cami bulunuyor. Bunun yanında bir İslâm Enstitüsü, bir de İslâm Üniversitesi kurmuşlar. İslâm Üniversitesi bu yıl faaliyete geçmiş ve açılış merasimine Cumhurbaşkanı Kerimov da katılmış. Din İşleri İdaresi’nde çalışan reis de dahil hiç kimse maaşını devletten almıyor, halkın bağışlarından pay ediliyor. Bu devlet yardım etmiyor anlamına gelmiyor. Meselâ dinî eserlerin yapımında ve onarımında devletten para alınıyor.
Timur’un eşi yaptırdı Bibi Hatun Cuma Mescidi ve Kur’an kürsüsü. Bibi Hatun Timur’un en büyük hanımı. Timur, Bayezıd’la tutuştuğu savaşa çıkarken, Bibi Hatun bu camii yaptırmaya başlamış. Timur 5 yıl sonra dönüşünde hem cami hem de karşısında hediye olarak medrese buluyor. Ama medresenin kapısı kendisinin yapılmasını emrettiği caminin kapısından daha büyük olduğunu görünce, mesul tuttuğu iki vezirin kafası da uçuyor! Yukarıda gördüğünüz Kur’an kürsüsü çok büyük. Bu taş daha önce camiin içindeymiş. Sonra dışarı almışlar. Altlarındaki delikler dilek için. Çocuğu olmayan insanlar altından geçiyormuş ve çocuğunun olması için dilekte bulunuyormuş. Özbekistan ve gerçekler Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’e “Milenyum Zirvesi” için gittiği New York’ta diğer ülke liderleri büyük bir ilgi gösterdiler. Bu konuda tek istisna Özbekistan Devlet Başkanı İslâm Kerimov oldu. Türkiye’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin liderleri ile A. Nejdet Sezer’i tanıştırmak için New York’ta düzenlediği kahvaltı davetini reddeden tek lider Kerimov’du. Türkiye ile ilişkilere mesafe koyan Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov, sürpriz bir kararla daha önce görüşmeyi kabul etmediği A. Nejdet Sezer’le 8 Eylül 2000’de New York’ta bir araya geldi. Kerimov, A. Necdet Sezer’e büyük güven ve saygı duyduğunu, geçmişte yaşanan sıkıntıları unutup, bu buluşmayı yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmeyi istediğini ifade ederek Özbekistan’a davet etti. Ayrıca terörle mücadelede Türkiye ile işbirliği yapmak istediğini söyledi. A. Nejdet Sezer de Türkiye’nin gerekli her türlü yardıma hazır olduğunu ifade etti. Kaldı ki yıllardır Ankara, Kerimov’un her isteğine evet demiştir. Kerimov’un muhalifine karşı iktidar savaşında karşılıksız, şartsız ve pazarlıksız destek veren Ankara olmuştur. Hatta Süleyman Demirel, Kerimov’un isteği üzerine bazı yazarların Kerimov hakkında yazı yazmamalarını istemiştir. Kerimov, yalnız Özbekistan değil Türkiye’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ortak meselelerde, Türkiye’yi ısrarla dışlayan kişidir. Türkiye ise Özbekistan’a maddi ve manevi desteğini esirgememiştir. Tacikistan yönetimi ile anlaşan Birleşik Tacik Muhalefeti’nin lideri Abdullah Nuri’nin uzlaşma formülünü şiddetle reddeden Kerimov için Kırgız ve Tacik yönetimlerine yoğun baskı uygulanıyor. Bu baskı neticesinde Özbekistan’la bu iki ülke (Kırgızistan ve Tacikistan) arasında büyük sıkıntılara yol açabilir. Kerimov kendisine muhalif olan herkesi vatan haini ilan ediyor ve İslâmi Hareket olarak gösteriyor. Kerimov baskı ve zulmünü artırdıkça savaş kızışıyor ve muhalefetin safları genişliyor. Şu anda hapishanede işkence gören ve ölümü bekleyen muhalefet lideri Muhammed Salih’in Şubat 1998’de kaçırılarak Özbekistan’a getirilmesine Türkiye göz yummuştur. Bu olay Kerimov’a yapılmış bir jest ve taviz olarak yorumlanmıştır. Akıbeti meçhul olan M. Salih’in kaçırılışına göz yuman Türkiye yine de Kerimov’a yaranamadı. 22 milyon nüfuslu Orta Asya’nın en kalabalık ülkesinin lideri olan İslam Kerimov, Sovyetler Birliği dönemindeki siyasi yapıyı aynen sürdürüyor. Ülkede muhaliflere göz açtırılmıyor. Basın, devlet kontrolündedir. Şu anda hapishanelerde 60 bin siyasi mahkum (muhalif) yatıyor. Bunların çoğu hapiste iken ölüyor. Bu ülkede insan hak ve hürriyetlerinin zerresi yoktur. Bürokrasi, yolsuzluk, rüşvet ise yabancı yatırımcıların gözünü korkutuyor. Türkiye-Özbekistan krizi doruk noktasındadır. Mayıs 2000’de bütün Türk okulları (20 okul) kapatıldı. Türkiye-Özbekistan diplomatik münasebetleri ise maslahatgüzar seviyesine indirildi. Gazi Üniversitesinden “İpek Yolu” ile inceleme yapan ilim heyetine vize verilmedi ve heyet İran’dan geri döndü. Türkiye’de eğitim gören bütün Özbek talebeler (134 kişi) geri çağırıldı ve bunlara 3 yıl dışarıya çıkmama yasağı kondu. Fergana başta olmak üzere Özbek Türkleri evlerindeki dini kitapları ve Kur’an-ı Kerim’i gizlemektedirler. Hatta hatta toprağa gömmektedirler. 70 yıllık komünizm döneminden daha çok baskı vardır. M. Salih 1992 yılında devlet başkanlığı seçimlerinde Kerimov’un rakibi konumundaydı. Bu seçimlerde Kerimov % 86 ve M. Salih % 14 oy aldı. Tabii ki seçim hileli yapıldı. Kerimov’un görev süresi 1997’de bitiyordu. 1995 yılında referanduma gidildi. Her diktatör gibi Kerimov da % 99 oy aldı. (Masa başında seçim öncesi böyle tespit edildi) M. Salih’in (ERK) partisinin üyeleri 1995’te Anayasa Mahkemesi tarafından Kerimov yönetimini yıkmak için örgüt kurmak ve bazı örgüt üyelerini Türkiye’de eğitmek gerekçesiyle mahkum edildi. 16 Şubat 1999’da Taşkent’te 6 patlamada 13 kişi öldü ve 100’den fazla kişi yaralandı. İngiliz The Times’e göre bu patlamaları Kerimov yaptırdı ve bunun sonucunda da muhalifler tutuklandılar. Suçlu olarak yakalananlar (Özbekistan KGB mensupları) M. Salih’in izni ile bombalama yaptıklarını ve Türkiye’de eğitim gördüklerini ve bombayı imal ettikleri yalanları ile Özbekistan kamuoyunu aldattılar. Özbekistan, Türk işadamlarının bu ülkedeki yatırımlarının “ekonomiye yararı olmadığı” gerekçesiyle ekonomik münasebetleri dondurdu. Bunun yanında Özbekistan Türkiye ile münasebetlerini askıya alırken, İsrail ile münasebetler en üst seviyededir. İsrail, Özbekistan’a silah, araç gereç ve uzman yollamaktadır. Fransız Liberation gazetesi Kerimov’la ilgili bir haberinde, “Kerimov, irtica ile mücadele ediyorum yalanıyla Batı’yı kandırıp insan hak ve hürriyetlerini ayaklar altına aldığını dünyaya ilan ediyoruz...” şeklinde yazmıştır. Özbekistan Hakkında bilgi hakkinda aciklamalar Özbekistan Hakkında bilgi konusunda bilgiler.
Anahtar Kelimeler:Özbekistan Hakkında bilgi ,özbekistan,Özbekistan Cumhuriyeti ,Özbekistan Ülke Bilgileri,özbekler
|
|