|
Avustralya Turu
2010-08-25 08:11:12 Kadinlaricin.net sitesinde Avustralya Turu baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Avustralya Turu ile ilgili yazi bulunmaktadir.
|
 |
|
|
| |
15 günden beri Avustralya’dayım. 450 kişilik uçağımız, İstanbul’dan Bahreyn’e havalandı. Bahreyn’den Singapur’a uçtuk, oradan da Avustralya’nın ikinci büyük şehri olan Melbourn’a indik. Yolculuğumuz 26 saat sürdü. Bu sürenin 24-25 saatini gökyüzünde geçirdik. Doğrusu zor ve yorucu bir yolculuk oldu. Avustralya, dünyanın en büyük adası ve en küçük kıt’ası olmakla meşhur. Yüzölçümü 7 milyon 600 bin km2. Yani Türkiye’mizden 10 defa daha büyük bir ülke. Bu devâsa kıt’anın nüfusu ise sadece 18 milyon 300 bin civarında. Avustralya’nın iç kısımları taş ve kum çölleriyle kaplı. Kıyı şeridi ise, anlatılmaz derecede güzel şehirler ve çok bereketli ormanlarla canlı. Kıt’anın denizden yüksekliği 330 m. Avustralya denilince, aklıma önce kangurular geliyordu. Bu memeli hayvanların bu adada 15 milyon yıl önce ortaya çıktığı iddia ediliyor. Aborcin kelimesini ise ilk defa Avustralya’ya geldiğimde duydum, öğrendim. Aborcin’ler, Avustralya kıt’asının ilk yerlileri. Renkleri; kara ile kahverengi arasında. Kalın dudaklı, gür saçlı, yarı çıplak adamlar. Ülkenin daha çok iç kısımlarında kum ve taş çöllerine yakın yerlerde, çok iptidai barakalar içinde yaşıyorlar. Aborcin’lerin çok hazin bir geçmişleri var. Avustralya’ya beyaz ırktan ilk defa Almanlar ve Hollandalılar ayak basmışlar Bir rivayete göre karşılarında 300.000, diğer bir rivayete göre 800.000 Aborcin bulmuşlar. Miladın 1650 yılında Avustralya’da Aborcin’le#den başka hiç kimse yokmuş! 1788 yılında, Avustralya’ya, İngilizler gelmeye başlamışlar. Buraya, kaptan Kuk’un büyük gemileri ile kürek mahkûmlarını ve hastalıklı insanlarını göndermişler. Kaptan Kuk ve kâtiller, hırsızlar, dolandırıcılar çetesi Avustralya’yı İngiltere’nin sömürge toprağı yapmışlar. Aborcin’leri, temizlemeye başlamışlar. Bir defasında 80.000 yerli öldürmüşler. Bir Aborcin başı getirene belirli bir para ödemişler. 1788 yılında 800.000 olan Aborcin nüfusunu, 2000 yılına girerken 180.000’e kadar düşürmüşler. Bu konuda filmler çekilmiş, makaleler yazılmış. Şimdi Aborcin’ler, hem İngilizler’in Avustralya’dan çıkıp gitmelerini, hem de kendilerinden özür dilemelerini istiyorlar. “Topraklarımızı, mukaddes yerlerimizi ve çocuklarımızı elimizden aldınız!” diyerek İngilizler’e kafa tutuyorlar. Bugün müze haline getirilen ilk Parlamento binası önüne, Aborcin’ler, derme çatma iki kulübe dikmişler. Birisinin üzerine kocaman harflerle: Aborcin Büyükelçiliği” yazmışlar. Kulübe duvarlarını kendi motifleriyle süslemişler. Avuçiçi kadar olsun boş bir yer bırakmamışlar. Kulübelerine bir de Aborcin bayrağı çekmişler. Böylece geniş bir cadde üzerinde İngiliz emperyalizmini protesto etmeye girişmişler. İngilizler, Avustralya topraklarından acaba çekilip çıkarlar mı? Bu soruya, dünyanın en ebleh insanı bile “evet” cevabını veremez. Medenî İngiltere, bütün imkânlarıyla Avustralya’ya yapışıp kalmış durumda. Zavallı Aborcinler’in ise ellerinde, birkaç mızraklarından başka hiçbir şeyleri yok. Geçenlerde iki İngiliz milletvekilini Doğu Anadolu’muza alıp götüren ve “insan hakları” safsatasıyla, Ilısu Barajımızın yapılmasını engellemeye çalışan CHP Genel Sekreterliği’nin biraz da Aborcin çığlıklarına kulak vermelerini ne kadar çok isterdim. Bugün, 6 eyaletten ve 2 özerk bölgeden oluşan Avustralya Federal Devleti’nin başında, Kraliçe Elizabeth tarafından seçilen geniş yetkili bir İngiliz Valisi oturuyor. Ülkenin en büyük şehri Sidney, ikinci büyük şehri ise Melbourn! 1956 yılında, Olimpiyat yarışmaları Melbourn’da yapılmıştı. 2001 olimpiyatları ise Sidney’de düzenlenecek. Avustralya’nın Melbourn, Sidney ve Kambera şehirlerini gezip gördüm. Melbourn, âdeta minyatürler gibi güzel bir şehir. Halkı, genellikle tek katlı evlerde yaşıyor. Çiçekli, çimenli, ağaçlı bahçeler içerisine kondurulan evler, öyle zarif, öyle güzel, öyle mağrur yüzlerle gülümsüyorlar ki, hayran olmamak elde değil. Melbourn, kuş cıvıltıları arasında serilip-serpilen bir cennet köşesi! Mahalle aralarında dolaşırken içimden hep: “İşte Müslüman Türk’ün evleri de, sokakları da, caddeleri de aynen böyle olmalıdır!” diye geçirip durdum. Melbourn, insana sayfiye şehirlerini hatırlatıyor. Herkes ya evinde, ya iş yerinde bulunuyor. Sokaklarda, caddelerde, tek-tük yürüyen, koşan gençlerden başka etrafta kimsecikler görünmüyor. Çok katlı evleri ve işyerlerini görmek için, şehrin merkezine doğru gitmek lâzım. Melbourn’da toplu taşımacılık 5-10 otobüs veya tramvaylarla yapılıyor. Otobüsler-tramvaylar da öyle tıklım tıklım değil. Ayakta kalan yolcu gördüğümü söyleyemem. Herkes iş yerine veya evine kendi otomobiliyle gidip-geliyor. Şehir merkezi bana biraz Bangkok’u, Singapur’u, çok küçük bir New York’u hatırlattı. 40-50-60 katlı gökdelenler, aşağılarındaki yapılara çok mağrur bir yüzle bakıyorlar. Avustralya’nın en büyük şehri olan Sidney’i gördükten ve ona, 80 katlı bir kulenin tepesinden baktıktan sonra: “Dünyanın en güzel şehri galiba burası olmalı” dedim. Sidney, bir liman şehri. Mavilik, yeşillik, temizlik, güzellik, incelik... Sidney’e anlatılmaz bir güzellik ve ihtişam kazandırmış. Şehir, okaliptüs ağaçlarıyla, çamlarla, çınarlarla ve ilk defa gördüğüm çeşitli ağaçlarla koyun koyuna yatan bir masal dünyası! Ama nasıl güzel, nasıl temiz, nasıl muhteşem bir şehir! Yukarılardan baktığınızda Onu çok bereketli ve çok büyük bir orman yeşilliği içinde görüyorsunuz. Geçtiğim caddelere, sokaklara, meydanlara...hep imrenerek baktım. Etraf pırıl pırıl gülümsüyordu. Yere bir sigara izmariti veya kağıt parçası atmanın cezası bizim paramızla 10 milyon liradan başlıyor 90 milyon liraya kadar çıkıyor. Avustralya’da çeşitli ülkelerden gelen insanlar yaşıyor. Ülkede yüz ayrı millete mensup insan var. Türkler’in sayısı ise 150.000 civarında. Yol bilmeyen, dil bilmeyen, el bilmeyen insanlarımız, 1968 yılından itibaren Avustralya’ya gelip iş-güç sahibi olmuşlar. Ülkenin en başarılı işadamları arasında şimdi Türkler de bulunuyor. Kendi işyerlerinde Avustralyalı işçiler çalıştıran pekçok Türk tanıdım. “Türk’ün % 65’ini aptal” olarak gören-gösteren münkirlerin Avrupa’daki ve Avustralya’daki soydaşlarımızı tanımalarını çok isterdim.
Bundan böyle, Avustralya denilince, aklıma hep yeşillikler, mâvilikler, güzellikler... gelecek. Avustralya’da, 20 günden beri, 6.000 km’den fazla yol katettik. Şehirler birbirlerine çok uzak mesafelerde. Meselâ Sidney’den Birisbane şehrine gidebilmek için 1040 km’lik bir yolculuğa razı olduk. Oradan Sidney’e bir başka yoldan döndük. 2.000 km. bir yol, hep ormanların içerisinden geçiyordu. Solumuz sağımız, önümüz arkamız hep orman bereketi altındaydı. Yollar, insanı imrendirecek bir güzellik ve ferahlık içinde. Bir milletin hayatında ormanın ve yolun, ne kadar önemli ve huzur verici olduğunu, insan Avustralya’da çok daha iyi anlıyor. Çünkü Avustralya’da bütün yollar insanları yeşilliklere, maviliklere, güzelliklere götürüyor. Asfaltın asaleti Avustralya’da hiç bozulmamış. Yani ülke insanı, su çiçeği çıkaran veya adeta kalbura dönen bozuk yolların çilesini hiç çekmemiş. Bütün vasıtalar, bazan iki, bazan dört, bazan altı şeritli ferah yollardan, binlerce bilyenin hafif meyilli bir cam zemin üzerinde süratle kayması gibi geçip gidiyorlar. Şehir içi yollarda ve şehirlerarasında bir otobüs görmek için en az üçyüz-dörtyüz kilometre gitmek gerek. Çünkü Avustralya’da her evin bir veya iki otomobili var. Bu bakımdan herkes, yola kendi arabalarıyla çıkıyor. Şehirlerde, kasabalarda, insanın dikkatini en çok otomobil pazarları çekiyor. Çünkü devlet vasıtaları, her iki yılda bir satışa çıkarılıyor. Avustralyalılar da modası birazcık geçen otomobillerini satmak istiyorlar. Viktoriya, ülkenin beşinci eyaleti. Viktoriya’nın başkenti Melbourne’ye uçakla indik. Melbourne, yeşilin şiirleştiği bir dünya. Nüfusu 3 milyon 800 bin kadar. Ağaç saltanatı insanı şaşkına çeviriyor. “Ah keşke Türkiyemizin bütün ormanları Melbourne ormanları kadar olsaydı” diye hayıflandım. Uçağımız Melbourne havaalanına, adeta yaylana yaylana, gururlana gururlana indi. Böylece şehri gökyüzünden seyretme imkânı buldum. Gördüm ki Avustralyalılar sadece futbol sahalarını, yüzme havuzlarını, hava meydanlarını, taş ocaklarını, mer’alarını ve insanların üzerlerine sereserpe uzandıkları, koşup oynadığı büyük yeşil alanları ağaçlandırmamışlar. Bu ağaç bereketine rağmen yetkililer, Viktoriya eyaletine her yıl iki milyon fidan daha dikiyorlar. Avustralya’da yine kendi vatanımın o çıplak, o bomboz, o çirkin dağlarını, bozkırlarını düşündüm. Ağaçsız Konya ovası bir ölü yüzü gibi yine karşıma dikildi. Ağaçsız, çiçeksiz, çimensiz evlerimiz, yollarmız, köylerimiz... yüreğimi yeniden dağlayıp durdu. Iğdır’a giderken, daha Digor’a varmadan yolun sağ tarafında, dümdüz bir alan üzerinde kocaman bir köyümüz var. O zavallı köyümüzde ilâç için olsun bir tek ağacımız yok. Bana göre Erzurum Atatürk Üniversitesi o köy üzerinde, o köye benzer başka köylerimiz üzerinde çok ciddî araştırmalar yapmalı. O çıplak, o ağaçsız, o çiçeksiz çimensiz, o gölgesiz köylerde yaşayan köylülerimizin acaba milliyetleri, dinleri, dilleri, dünya görüşleri, insanlık anlayışları nedir? Ağaca, çiçeğe, çimene acaba neden bu kadar ilgisiz kalmışlardır? Sorularının cevaplarını almalı. Iğdır Valiliği, o köye götürüp birkaç ağaç dikmeli. Ağaçsız köylerimizin köylülerine ağacın güzelliklerini anlatmalıyız. Çünkü Türkiye, ağacı sevmeden, ağaca gözü gibi bakmadan huzurlu ve medenî bir ülke olamaz. Avustralya’da ağacın envaî türlüsünü gördüm. Çivi çakılamayacak kadar sert ağaçlar, yanında, sert bir cisimle vurulduğunda bayat bir francala gibi -somun gibi- dağılacak ağaçlar da var. Kan renginde çiçek açan ağaçlar, mor, sarı, beyaz, kavuniçi rengindeki çiçekleriyle boy veren ağaçlar, beni şaşkına çevirdi. Bir insanı rahatlıkla sarıp sarmalayacak yapraklarıyla yolumu kesen ağaçlara yarı belime kadar eğilerek selâm verdim. Avustralya’da yağmurların bazan günlerce yağıp durduğunu bana anlattılar. Biz de, Avustralya’da yağmurlu günler yaşadık. Her yağmurdan sonra bütün caddelerin, bütün meydanların, bütün sokakların insanı imrendirecek bir temizlikle gülümsediklerini gördüm. Toz-toprak ve çamur, ülkeden elini-eteğini çoktan çekmiş. Bu bakımdan üzeri tozlu, tekeri çamurlu bir arabaya rastlamak imkânsız. Avustralya trafiği, adeta bir saat gibi işliyor. 20 günlük seyahatimiz esnasında -6.000 km’den fazla yol katettiğimiz halde- bir tek trafik kazasına rastlamadık. Gecenin her saatinde, trafik polisleri vazifelerinin başında. Aynen bizde olduğu gibi, arabaların yollarda kaç km. ile gidecekleri kocaman rakamlarla şehirlerin giriş-çıkışlarında yazılı. Ama 50 km. ile gidilmesi gereken bir yolda, kimse 60 km’lik bir hız yapmıyor. 110 km’lik bir sür’ate izin verilen şehirlerarası yollarda da aynı dikkat ve saygı görülüyor. Kaideleri ihlâl eden sürücüleri, arkadan gelen arabadaki yolcular polise ihbar ediyorlar. Ve polis ilk imkânda yanlış yapan kimsenin karşısına dikiliyor. Bir gece, saat 22.00 sularında bizim otomobilimiz, önümüzdeki hantal kamyonu hatalı bir şekilde geçti. Geçilmez çizgisine rağmen öne fırladı. İlk benzin istasyonunda karşımızda trafik polisini bulduk. Kamyon şoförü ihbarda bulunmuş. 150 $ ceza ödemek zorunda kaldık. Bu yazıyı Milcura şehrinden Melbourne’a dönerken uçakta yazıyorum. Uçsuz bucaksız bir zenginlik üzerinden geçiyoruz. Toprak gerilmiş bir çarşaf gibi. Ekin tarlaları ve sebze bahçeleri müthiş bir güzellik içinde. Tarlalar arasında öbek öbek ormanlar var. Nedense aklıma, İstanbul’da, Eminönü’nde heybetle yükselen Yeni Câmi’miz geliyor. Câmi bütün zarif çizgileriyle bizim ruhumuzun ifadesi. Ama o güzelim cami etrafındaki çirkinlik, mezbelelik, başı boşluk katiyyen bizim değil. Müslüman Türk’ün bütün şehirleri yolları, meydanları, dağları, ovaları Avustralya’daki gibi olmalı. Tertemiz, güzel, ferah, zengin, çiçekli, çimenli ve ağaçlı olmalı.
Kıt’anın karanlık yüzü Avustralya’nın iki yüzü var. Bu yüzlerden biri, öbürüne hiç benzemiyor. Avustralya’nın bir yüzü ak, öbür yüzü kara. Bir yüzünde güzelliğin, mükemmelliğin, asaletin, medeniyetin çizgileri gülümsüyor. Öteki yüzünde ise, çirkinliğin, noksanlığın, rezaletin ve vahşetin tikleri zonklayıp duruyor. Size önce, Avustralya’nın güzel yüzünü, medenî yüzünü, asil yüzünü gösterdim. Şimdi biraz da, kara yüzünden, vahşi yüzünden bahsetmeliyim. Hemen belirtmeliyim ki, Avustralya’nın bu ikinci yüzünü göstermeye, beni CHP Genel Sekreterliği ile iki İngiliz Milletvekili mecbur etti. Geçenlerde bütün gazetelerimizde yer alan bir haberi okumuşsunuzdur: Güneydoğu Anadolu’muzda yaptırdığımız Ilısu Barajı dolayısıyla, CHP Genel Sekreterliği, iki İngiliz milletvekilini ülkemize davet etti. CHP Genel Sekreter Yardımcısı Şule Bucak, Ann Clwyd ve Peterlylet isimli İngilizler’in önlerine düşerek Güneydoğu Anadolu’muza gitti. Orada, İngiliz milletvekilleriyle bâzı İnsan Hakları Derneği Başkanlarını bir araya getirdi. Basına karşı gizli toplantılar düzenledi. Arkasından iki İngiliz’i yanına alıp baraj bölgesine indi. Onlara, kendi kafasına göre bilgiler verdi.
Utanmadan, yüzleri kızarmadan Sonra ne oldu biliyor musunuz? Ann ve Peter isimli İngilizler hiç utanmadan, yüzleri kızarmadan şu açıklamayı yaptılar; dediler ki: “Ilısu Barajı inşa edilirse, 300 kilometrekarelik bir alan su altında kalacak. Bu, orada oturan köylülerin mağdur edilmesi demektir. Bu baraj, insan haklarını ihlâl etmektedir. Türk Hükûmeti halk oyuna başvurmadan baraj inşaasına gitmemeliydi. Barajın yapımına destek veren Dünya Bankası, insan haklarının ihlâl edilmemesini istemişti. Şimdi biz, hem Türk Hükümeti’ne hem de Dünya Bankası’na bir rapor vereceğiz. Burada, insan haklarının ihlâl edildiğini belirteceğiz! Bizim bu raporumuzdan sonra Dünya Bankası’ndan kredi alma işinin çok zorlaşacağını tahmin ediyoruz!” Kim söylüyor bu sözleri? CHP destekli İngiliz Milletvekilleri. Haberi okuduğum zaman, beynimin karıncalandığını hissettim. CHP’nin değişmeyen huyuna da öfkelendim; kendi gözlerindeki merteği görmeyen İngiliz milletvekillerinin saygısızlıklarına da! Avustralya’ya indiğimde öğrendim ki, İngiliz milletvekilinin hazin beyanı, oranın radyolarından da, televizyonlarından da birkaç defa yayınlanmış. Doğrusu hayretler içinde kaldım ve artık ben de, İngilizler’in Avustralya’daki ikinci yüzlerini göstermeyi milli bir vazife bildim. Avustralya’yı, önce Hollandalı gemiciler keşfettiler. 1650 yıllarında, Almanlar’la birlikte adaya çıktılar. İngiltere Krallığı ise, 1766 yılında Avustralya’ya ilgi duymaya başladı. İngilizler, bu yeni kıtayı, önce bir sürgün yeri olarak düşündüler. Ülkelerindeki bütün kürek mahkûmlarını, hırsız-uğursuz güruhunu oraya sürdüler. Sonra, zamanla gördüler ki Avustralya’nın çok zengin kömür, linyit, petrol, tabi gaz, demir, kurşun, kalay, altın, gümüş, bakır, çinko, krom, uranyum, volfram, manganez... kaynakları var. Üstelik toprak, hayvancılık ve tarım için de çok müsait!
İngilizler için önemi yok! İngilizler bir halk oylamasına başvurmadan, Avustralya’dan, önce Hollandalıları ve Almanları sürüp çıkardılar. Ve yine bir “halk oylamasına” gitmeden 1891 yılında, Avustralya’yı bir sömürge toprağı haline getirdiler. Yerli halkın rızasını almadan, 1901 yılında Avustralya’yı resmen İngiltere Krallığı’na bağladılar. İngilizler, büyük topluluklar halinde Avustralya’ya akmaya başladıktan sonra, acaba yerli halka, Aborijinlere karşı nasıl davrandılar? İngilizler’in Avustralya’daki bu ikinci yüzleri gerçekten karadır! İnsafsızdır! Vahşidir! Korkunçtur! Beyaz tenli İngiliz asilzâdelerin (!) siyah veya kahverengi derili Aborijinlere tahammülü yoktu. Çünkü: “Aborijinler siyah ırktandır. Boyları uzun, dudakları kalın, burun delikleri iri, saçları düz siyah veya kıvırcıktır. Alt çene kemikleri sanki bir mengeneyle sıkıştırılmış biraz ileriye doğru çekilip bırakılmıştır. Bu Aborjinlerin, Avustralya’nın yüzbinlerce yıllık eski sahipleri olması, İngilizler’e göre hiç de önemli değildir. Önemli olan İngiltere İmparatorluğu’nun ve İngiliz halkının çıkarlarıdır. Beyaz ırk, üstün bir ırktır. Siyah ırkın ise yaşamaya hakkı yoktur!” İngilizler böyle düşünüyorlardı. Halbuki Aborijinler, ülkenin çöl bölgesinde yaşıyorlardı. Çıplak dolaşıyorlardı. Silahları biraz yontulmuş, cilâlanmış taşlarla, ağaç dallarından yapılmış basit oklardı. Hiç kimseye, ama hiç kimseye zararları yoktu. Yamyam değillerdi. Ama İngilizler, yerli halka tahammül edemiyorlardı. Dağdan gelmişlerdi; bağdakini koğmuyor, boğuyorlardı. İnsan haklarını hiçe sayıyorlardı. Tarihini seven insanların ülkesi Avustralya’nın zengin bir tarihi yoktur. Yüz yıllık bir geçmişi bulunan bir devletin, zengin bir tarihi olabilir mi? İngiltere, 1901 yılında bu ülkeyi kendi topraklarına kattı. Bu bakımdan Avustralya tarihini 1901-2000 yılları arasında aramamız lâzım. Avustralya’nın zengin bir tarihi yoktur ama, Avustralya devleti, bütün çocuklarını, gençlerini, mükemmel bir tarih şuuruyla yetiştirmektedir. Çünkü devlet bilmektedir ki, tarih bir milletin hâfızasıdır, şuurudur. Hâfızasını kaybeden bir insan ne ise, tarihini bilmeyen-sevmeyen bir millet de işte odur! Devlet yetkilileri bilmektedirler ki milletler kahramanlarıla yaşarlar. Ve kahramanların yaşı yoktur. Köksüz ağaç olur mu? Bir millet tarihsiz, kahramansız yaşayabilir mi? Kahraman, sadece savaş meydanlarına koşan, vatanı, milleti devleti için kanını ve canını veren kişi değildir. Milletlerini ilimle, teknikle, sanatla, edebiyatla yücelten, güzelleştiren insanlar da kahramandırlar. Avustralya’nın Nobel Ödülleri kazanan ilim-sanat-edebiyat kahramanları da var. Ama federal devlet, yüzyıllık bir geçmiş içinde, Avustralya’ya şan-şöhret kazandıran savaş kahramanlarını, diğer kahramanlarının önüne çıkarıyor. Görüştüğüm herkese ısrarla sordum: - Avustralya toprakları bir tehdit altında mı? Mesela burada ülkenin doğusunu-batısını, kuzeyini güneyini Avustralya’dan koparmak, Avustralya’yı bölmek isteyen isyan hareketleri var mı? - “Hayır! Böyle bir bölücülük hareketi kat’iyyen yok. İçerde de yok dışarda da yok!” Hal böyle iken Avustralya savaş kahramanlarına, savaş müzelerine çok önem veriyor. Mesela: Sidney şehrinde, çok geniş bir yeşil alan ortasında yükselen Anzaklar Anıtı’na imrenerek baktım. Çevresi, çok güzel ve sessizdi. Kuş cıvıltıları, sanki ruhlar âleminden geliyor gibiydi. Sidney’deki Anzaklar Anıtı’na 53 merdivenle çıkılıyor. Cephesi, sekiz mermer sütunla heybetli. Sütunlar arasındaki, iki Anzak askeri nöbet tutuyor. Tüylü şapkaları, hâki renkli ceketleri, bej renkli kilot pantolonları ve kahverengi çizmeleriyle eski Anzak askerleri. Sekiz sütunlu cepheden içeri girince, bu defa onaltı grant sütunla karşılaşıyorsunuz. Gökyüzüne doğru bir akordion körüğü gibi yükselen tavan, bu onaltı sütun üzerine otruyor. Birinci ve ikinci dünya harplerinde, Anzalar hangi cephelerde çarpışmışlarsa, duvarlara gömülü camekânlarda o savaşlarla ilgili resimler, bilgiler, isimler, haritalar, elbiseler var.
Çanakkale Savaşı Girişin sağ arka köşesinde, Anzaklar’ın, 25 Nisan 1915 tarihinde, Gelibolu’ya yaptıkları kanlı saldırılar hatırasına bir vitrin düzenlenmiş. Alçıdan yapılmış ve bütün önemli tepeleri gösterilmiş bir Gelibolu haritası altında, dikkat çeken şöyle bir cümle var: “Birinci Dünya Harbine 86 bin askerle katılan Avustralya orduları, 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu çıkarmasında 7 bin 594 askerini kaybetti! Bir başka vitrindeki defterde Gelibolu’da ölen Anzakların isimleri yazılı. Siz de düşünmez misiniz; 86 bin Avustralya-Yeni Zelanda askeri, üç aylık yorucu ve tehlikeli bir deniz yolculuğuna göze alarak Çanakkale Boğazı’na neden saldırdı? Batı Dünyasının meşhur Şark Mes’elesini bilmeyenler bu soruya cevap veremezler. Anzak Anıtı’nın dış tarafı, arslan heykelleriyle süslü. Arslan, gücü-kuvveti, hâkimiyeti ifade ettiği için, İngiltere İmparatorluğu, onu devlet sembolü olarak benimsemiş. Büyük arslan heykelleri, İngilizlerle birlikte Avustralya’ya da taşınmış. Her yıl 25 Nisan’da, sadece Sidney’de, Anzak Anıtı önünde değil, bütün Avustralya’da büyük merasimler yapılıyor. Gençlere Anzak kahramanları anlatılıyor. Federal devlet, her yıl 25 Nisan’da, Gelibolu’da kaybettiği askerlerin aile ileri gelenlerini, yaşayanlardan eski Anzak askerlerini ve gençlik teşekküllerinden bazı gençleri toplayıp Çanakkale’ye gönderiyor. Neden? Yeni nesilleri tarih şuurundan koparmamak için! Sidney’de bütün yollar, sanki Anzak anıtının yükseldiği büyük meydana çıkıyor. Sidney’den başkent Canberra’ya, 350 kilometrelik mükemmel bir yoldan süzülür gibi, uçar gibi gittik. Yol kenarları, gövdesi görülmeyen ağaç kümeleriyle yemyeşildi. Gökyüzünün bütün bulutlarını hayalinizde, yeşile boyayarak bir yol kenarına aralıksız serpiştirirseniz, Sidney-Canberra arasını siz de görmüş gibi olursunuz. Başkent Canberra’da gerçekten muhteşem bir Savaş Müzesi var. O savaş müzesini kelimelerle fotoğraflarla, kameralarla bile anlatmak çok zor! Önce belirtmeliyim ki, Avustralyalılar başşehirlerini çok güzel bir mimariyle tanzim etmişler. Canberra, dümdüz bir alanda, ama yine uçsuz-bucaksız okaliptus ormanları içerisinde sessiz-sakin, esrarengiz bir şehir. Bir Çin tablosu gibi insanı şaşırtan inceliklerle, güzelliklerle bezeli bir şehir. Şehrin bir ucunda yeni Meclis binası yükseliyor. Yeni Meclis binasından bir kilometre kadar uzakta eski Meclis binası var ki şimdi onu Milli Müze olarak kullanıyorlar. Yeni ve eski Meclis binaları aşağı yukarı yüz metre genişliğindeki bir yolun ortasında ve birbirlerine paralel olarak duruyorlar.
Bu katliam unutulmaz Avustralya’da ne kadar Aborijin vardı? Bu sorunun cevabını kimse veremiyor. Bazılarına göre siyahlar 600 bin kadardı. Bazılarına göre de 800 bin. Peki ya İngilizler’in öldürdüğü Aborijin sayısı? Bunu da kimse bilmiyor. İddialara göre, İngilizler bir defasında 80 bin Aborijini birden öldürmüşlerdi. Bu korkunç vahşetin filmi bile yapılmıştı. Bir Aborijin başı kesip getirene, yeterli miktarda para vereceklerini ilân etmişlerdi. Aborijin’lerle İngilizler arasındaki boğuşmada, yerli halk büyük kayıplar verdi. Çünkü onların ellerinde silah olarak sadece biraz yontulmuş cilâlanmış taşlarla basit mızraklar vardı. Üstelik adam öldürmekten de korkuyorlardı. İngilizler’in tüfekleri ve tabancaları çok insafsızdı. Bugün Avustralya’da kaç bin Aborijin kaldığını da kimse bilmiyor. Bazılarına göre, onlar adada 180 bin kişi civarındadırlar. Bazılarına göre de sadece 40 bin veya 50 bin kişi. Aborijin’lerin nasıl vahşiyane bir şekilde yok edildikleri araştırmalarla tesbit edildi. Bu konuda çeşitli makaleler yazıldı, filmler yapıldı. Amerikalı tıp doktoru Marlo Morgan, Aborijinlerin içine girerek, onlarla birlikte yaşayarak, dünyaya ibretle okunacak mühim bir eser kazandırdı. Marlo Morgan’ın “Bir Çift Yürek” isimli kitabını ben de dikkatle okudum ve itiraf derim ki Aborijinleri çok sevdim. Aborijinler, bacaklarına daha bir pantalon bile geçirmemiş bu bahtsız insanlar, gördüm ki çok merhametli, çok iyi yürekli, çok becerikli insanlar.
Zorla Hıristiyan yapmak istediler İngilizler Aborijin’lerin 300 kilometrekarelik değil 7 milyon 600 bin kilometrekarelik vatanlarını işgal ettiler. Onların mukaddes yerlerini bile ellerinden aldılar. Bu kadarla da kalmadılar. Bazı Aborijin çocuklarını, gençlerini, kadınlarını ailelerinden kopardılar. Zorla Hıristiyan yapmak istediler. Zavallı yerli halk kendilerinden koparılıp götürülen yakınları için, şimdi “Çalınmış nesil” diye bahsediyor. Ve adadaki büyük İngiliz emperyalizmine karşı zaman zaman protestolarda bulunuyor. Ama ne kadar yazık. Bu siyahîlerin okulları, gazeteleri, radyoları, üniversiteleri, orduları yoktur. Bütün yaptıkları şu: Başkent Canberra’da eski Meclis binası önüne 10-12 metrekarelik basit bir kulübe koymuşlar. Üstüne “Aborijinya Büyükelçiliği” diye yazmışlar. İçerde eski-püskü bir koltukla iki kuru sandalye var. Gelip geçene anlatıyorlar ki: “İngilizler vatanımızı işgal ettiler! Onbinlerce insanımızı öldürdüler! Mukaddes yerlerimizi elimizden aldılar! Çocuklarımızı kaçırdılar! Avustralya Genel Valisi, bizden resmen özür dilemelidir!” Birisbane şehrinde Aborijinler’in oturdukları büyük bir park var. Ağaç diplerinin içki şişeleriyle dolu olduğunu gördüm. 110 yıldan beri devam edegelen İngiliz hakimiyetinden sonra bir kısım Aborijinler şehirlere göçmüşler. İngilizler onlara 1978 yılına kadar seçme-seçilme hakkı bile vermemişler. Üstelik bazı kişiler ve kuruluşlar tarafından içkiye-kumara, eroine alıştırılmışlar. Dünkü İngiliz tüfeği-tabancası, kurşunu, bugün yerini içkiye, kumara, eroine bırakmış.
Mehmetçiğin imzası
Milli Müze’yi arkanıza alarak şehrin öteki ucuna doğru baktınız mı, beş kilometre kadar uzakta ülkenin yeni Savaş Müzesi’ni görüyorsunuz. Bu iki müze arasında kıvrıla kıvrıla masmavi bir ırmak akıyor. O ırmak üzerinden geçerek iki kilometre kadar yürüdünüz mü yeni Savaş Müzesi’nin alanına giriyorsunuz. Bu müzeye yüz metrelik geniş bir yoldan gidiliyor. Yirmi metrelik gidiş, yirmi metrelik dönüş yolu. Bu iki yolun tam ortasında altmış metre genişliğinde iki km. uzunluğunda üçüncü bir şerit daha var. O şerit trafiğe kapalı. Büyük karolarla döşenmiş bir tören bölümü.
Gelibolu müzeye taşınmış Trafiği kat’iyyen aksatmamak kaydıyla yüzbin insanın toplanacağı bir yer. Müzeye gidiş-geliş yollarının arkası, yine okaliptüs ağaçlarıyla renkli. Bu ağaçların kaldırımlara bakan yüzlerinde, 100-150 m. aralıklarla gölgeli alanlar açılmış. Ve o alanların herbirine Avustralya’nın savaş kahramanları veya savaşları hâtırasına, mükemmel abideler oturtulmuş. Mesela Savaş Müzesi’ne doğru yürürken kaldırımın sol dış tarafında, sizi olduğunuz yere çivileyen zarif bir abide görüyorsunuz. Bu Anzaklar’ın Birinci Dünya Harbi’nde, Gelibolu çıkarmasındaki kahramanlıklarını anlatan bir sanat şaheseridir. Savaş Müzesi’nin büyük salonlarından birinde, kocaman bir motor gördüm. Saç kaplı gövdesinde, birkaç kurşun yarası vardı. Bu motor 1915’te, Anzaklar’ı İngiliz gemilerinden Gelibolu yarımadasına çıkarmak için kullanılmış. Üzerindeki kurşun yaraları ise, bizim Mehmetçiklerimizin imzaları. İngilizler Çanakkale’den kaçınca o motorlarını da almayı unutmamışlar. Motorun hemen önünde, 1915 yılıdaki kıyafetleriyle Mehmetçiklerimizden birinin canlı bir maketi duruyor. Birden yüreğimin kabardığını hissettim. Sonra eğilerek o kurşun deliklerini birer birer öpmeye başladım. Avustralya’da bütün müzeler parasız. Devlet, tarih derslerini o müzelerde okutuyor. Öğrenciler geçmiş savaşlarda Avustralyalı askerlerin elbiselerini giyerek, maskelerini takarak, silahlarını kuşanarak tarihlerini yeniden yaşıyorlar. Kahramanlarını severek, onlara özenerek yetişiyorlar. Ah ne olurdu Allahım! Bizim Müzeler Genel Müdürlüğümüzden ve Genelkurmay Başkanlığımızdan birkaç kişilik bir ekip Canberra’ya gitseydi de: Müze nedir? Nasıl kurulur, nasıl çalışır? Sorularının cevabını öğrenip gelselerdi. Bizim de, çok zengin tarihimizden, öyle müzelerimiz olsaydı. Yeni abidelerle ayrı bir güzellik kazanan bu geniş yolun sonunda Avustralyalılar kubbeli bir Savaş Müzesi daha yapmışlar. Orada, hem Avustralyalılar’ın yüz yıllık tarihleriyle ilgili bilgileri, belgeleri bulmak, okumak, incelemek; hem de Avustralya ordularının girişmiş oldukları bütün savaşları, adeta cephe cephe yeniden yaşamak mümkün.
Savaş meydanları vitrinlerde Canberra’daki yeni Savaş Müzesi’nden, bir savaşa girmiş gibi, bir savaş meydanından madalyalar kazanarak çıkmış gibi ayrıldım. Avustralyalılar, katıldıkları bütün savaşların çok canlı maketlerini yapmışlar. 15-20 vitrinde, bir savaş meydanının küçültülmüş ölçülerle bütün özellikleri gözlerinizin önüne seriliyor. Mesela vıcık vıcık çamurlu siperlerde yaralanmış, ölmüş, pusuya yatmış askerler! Sahipsiz kalmış atlar, devrilmiş arabalar, uçurulmuş köprüler, yanmış-yakılmış evler. Biraz daha ilerlerde kıran kırana çarpışan askerler... Noksansız savaş meydanlarından canlı-kanlı görüntüler... Orada, o vitrinler önünde savaşları yaşamamak, kahramanlara hayranlık duymamak mümkün değil.
Kahramanlarını seviyorlar Yüz-yüzelli metre kadar ilerde, yine ormandan kazanılan serin bir köşede, Avutralya ordusunun İkinci Dünya Savaşı’ndaki yiğitliğini gösteren bir başka anıt! Yüz-yüzelli metre kadar ileride, savaşla ilgisi olmayan belki de barışı, huzuru, refahı temsil eden ama insanı hayranlıklar içinde bırakan sularla haşır-neşir bir başka şaheser! Sonra meselâ Japonya’nın, Avustralya’ya saldırısını unutturmayan yeni bir abide. Sonra, Vietnam Savaşı’ndan Körfez Savaşı’ndan başka kahramanlık tabloları... Yani yolun ucundaki kubbeli müzeye ulaşıncaya kadar, Avustralyalı, nesiller, anlıyorlar ki üzerinde yaşadıkları toprakları kahramanlarına borçludurlar. Anlıyorlar ki, milletler kahramanları sayesinde yaşıyorlar ve istiyorlar ki, kendileri de, o kahramanlar zincirinin yeni bir halkası olsunlar. Avustralyalı nesiller, tarihlerini bilerek, kahramanlarını severek yetişiyorlar Yol-dil bilmeyen yüzbin Türk işçisi Avustralya’ya ilk Türk topluluğu, 1893 yılında, Afganistan üzerinden develeriyle gelmiş. 2. Abdülhamid Han zamanında, Afganistan’da yaşayan Türkmen veya Özbek asıllı kimseler, bir padişah fermanıyla ülkeye ayak basmışlar. Avustralya’nın üçte bir kadarı çöllerle kaplı olduğu için, bu 1893 kâfilesi, develeriyle çöllerde taşıma işleriyle uğraşmışlar. Bu ilk grubun kaç kişi olduğunu, nerelerde yaşadığını bugün hiç kimse bilmiyor. “Zamanla, tekrar eski yurtlarına mı döndüler, yoksa Avusturalya’da kalarak, ev-bark kurarak, dillerini ve dinlerini unutarak eriyip gittiler mi?” sorularının cevabını da kimse veremiyor. Şimdi bitmez tükenmez Avustralya çöllerinde başıboş dolaşan bazı develerin, Afganistan’dan gelen o Türkler’e ait olduğunu iddia edenler var. Bu, araştırılması gereken bir konu.
Sahipsiz kaldılar Avustralya’ya ikinci Türk dalgası, yine 2. Abdülhamid Han zamanında varmış. Bu ikinci grubun da, İstanbul’dan veya Anadolu’dan kaç kişiyle yola çıkarak Avustralya’ya geldikleri meçhul. Bilinen acı gerçek şudur ki, Devlet-i Aliye’den Türk ve Müslüman olarak Avustralya’ya gelen Hüseyin Ara Efendi’nin yakınları, torunları bugün 363 kişidirler. Ve onlar iki arada-bir derede sahipsiz kalarak önce güzelim Türkçeyi unutmuşlar, İngilizce konuşmaya başlamışlar. Türkçeyi unutunca mübarek İslam’dan da kopmuşlar. Katolik Hıristiyanlardan olmuşlar. Hüseyin Ara Efendi’nin torunları bugün artık, Albert, Peter, James, Cindy, Sara gibi isimler taşıyorlar. Ah Hüseyin Ara Efendi! Ah benim Albert, Peter, Sara, Cindy soydaşlarım! Sahipsiz kalmanın, sahipsiz bırakılmanın acısını, utancını ve hazin sonuçlarını, şimdi ben kime anlatmalıyım? 1976 yılında, Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Tayyar Altıkulaç Avustralya’ya gittiğinde, Kıbrıs Türklerinden İbrahim Dellal Bey, Hüseyin Ara Efendinin torunlarını alıp Altıkulaç’a çıkarmış: - Bakın muhterem başkan demiş. Bu çocukların büyük babaları büyük anneleri Türk ve Müslüman idiler. Buraya geldiklerinde bir tek kelime İngilizce bilmiyorlardı. Aradan 80 yıl geçti. Şimdi de Hüseyin Ara Efendi’nin torunları birtek kelime Türkçe bilmiyorlar. Gördüğünüz gibi bu çocukların boyunlarında, yakalarında, bileklerinde haç sallanıyor. Bu çocuklar dillerini kaybettikten sonra, dinlerini de kaybettiler. Katolik oldular. Şimdi Avustralya’da küçük küçük başka Türk toplulukları yaşıyor. Bizim varlık sebebimiz dilimiz ve dinimizdir. Türkiye’ye döndükten sonra, eğer bize bir-iki imam kadrosu göndermezseniz burada yeni kayıplarımız olur. Bunun vebali de size yüklenir. Devletimiz buradaki Türkler’e mutlaka sahip çıkmalı. Bizler burada, leyleğin yuvadan attığı yavrulara benzememeliyiz! Tayyar Altıkulaç, gördüklerinden ve duyduklarından hüzünlenmiş: - “Ben bu mes’eliyi halledeceğim!” demiş. Avustralya’ya üçüncü Türk göçü Kıbrıs’tan olmuş. 1940 yılından itibaren Kıbrıs Türkleri Avustralya’ya akmaya başlamışlar. 1949 yılında gelen İbrahim Dellal, Avustralya İslâm Cemiyetleri Federasyonu Başkanlığı’na seçilmiş. İbrahim Dellâl, bilgili, gayretli, şuurlu, becerikli bir Türk. İngilizce’yi iyi derecede bildiği için Avustralya Devletine müracaatları olmuş. Onun gayretleri sonucunda Federal Devlet, Türkiye Türklerine de göçmen kapılarını açmış. Avustralya Devleti, ülkesindeki komünist Yunan, Yugoslav, İtalyan işçilerinin altı ay süren grev alışkanlıklarını sarsmak, denge sağlamak için Müslüman Türk işçilerini çağırmak ihtiyacını duymuş. Böylece dördüncü işçi kafilemiz 1968 yılının 15 Kasım’ında İzmir’den yola çıkmış.
Adam yerine koymadılar O 150 kişilik İzmir grubundan Kubilay anlatıyor: “Buradaki İngilizler, önce bizi adam yerine koymak istemediler. Çok zor günler yaşadık. İşçi olarak girdiğimiz fabrika idarecileri, daha ilk gün, bize kurtlu yemekler verdiler. Biz önce bu kepazeliğin farkına varamadık. Kapalı kaplar içindeki yemeklerimizi alıp fabrika bahçesine çıktık. Dışarda yemek kaplarını açtığımızda dehşetle irkildik. Gördük ki etler üzerinde, bir santim uzunluğunda beyaz kurtlar kaynıyor. Öfkelendik. Adamlar bizi adanın ilk yerli halkı olan cahil Aborjinler gibi sanıyorlardı. Aborjinler canlı canlı, beyaz renkli ağaç kurtlarını yiyorlarmış. İngilizler bizi de kokuşmuş et kurdu yiyen insanlardan sanıyorlardı. Şiddetle itiraz ettik.” Konyalı Mehmet Hoşgör anlatıyor: “Aziz devletimiz bizi buraya İngilizler’in o kürek mahkûmları gibi, o kâtilleri, cânileri gibi attı. Hiçbir mes’elemizle ilgilenmedi. Hiçbirimize sahip çıkmadı. Buraya gelmeden önce, bize hiçbir bilgi verilmedi. Tek kelime İngilizce bilmiyorduk. İngiliz örfünden, adetinden haberdar değildik. Başımızda birtek yetkili olsun yoktu. Başka milletler, işçilerini tercümanlarıyla, yol-yordam bilen adamlarıyla gönderiyorlar. Mesela: Benim çalıştığım fabrikada iki arkadaşımızın işine son verdiler. Adamlar çok, ama çok mağdur oldular. Şimdi, bildiğiniz gibi buradaki bütün tuvaletler alafranga. Biz, böyle tuvaletlere kat’iyyen alışık değiliz. Tuvalet kapıları yerden 30 santimetre yukardan başlıyor. Bizim o iki arkadaşımız Alafranga tuvaletlerin üzerine çıkarak çömelmişler. Başımızdaki İngiliz idareciler de fırfır dönerek bizleri kontrol ediyorlar. Arkadaşlarımzı ‘nerdeler’ diye sormuşlar. Birileri ‘Helâya gittiler!’ diye cevap vermiş. Adamlar gelip tuvalete bakmışlar ki ayaklar görünmüyor. Sanmışlar ki, bizimkiler kendilerini gizlemek, işten kaçmak için tuvalette, ayaklarını altlarına çekip oturuyorlar. Yemini billahla anlattık ki, bizim tuvalet taşlarımız farklı. Biz ihtiyacımızı sizin gibi oturarak değil, çömelerek yaparız. İngilizler inanmadılar ve arkadaşlarımızı işten çıkardılar. Çok üzüldük, çok, çok.
Barakada hayat Geldiğimiz yıl, ev olarak, bize çok kötü askeri barakalar verdiler. Hava sıcak, Avustralya’da kırk çeşit böcek var. Karıncalardan, karafatmalardan, sineklerden, böceklerden bizar olduk. Yatamıyoruz, oturamıyoruz, huzurla yemek yiyemiyoruz. Peki ne yapmak lâzım? Bir haşere ilâcı alıp evleri temizlemekten başka çıkar bir yol yok! İyi de, bakkaldan haşere ilacını nasıl isteyeceğiz? İngilizce bilmedikten sonra, meramımızı nasıl anlatacağız, iki arkadaşımız bir büyük markete girmişler, oradaki yetkililerden birinin önüne varmışlar. Bizimkilerden biri yere çökmüş bir böcek gibi dizleri ve elleri üzerinde yürümeye başlamış. Ötekisi de yere çömelen ve yavaş yavaş yürüyen arkadaşının üzerine doğru biraz eğilerek ve sanki elinde bir haşere sipreyi varmış da onu sıkıyormuş gibi yaparak: - Fıssss! fıssss! fıssss! demeye başlamış. Bu fısfıslardan sonra yere çömelen arkadaşımız ölme numarası yaparak sırtının üstüne uzanıp ayaklarını yanlarına açmış. Böylece anlatmışlar ki biz böcek öldürme ilacı istiyoruz. Gülüyorsunuz ama meramlarını anlatıp haşere ilâcı almışlar da!” Başka bir işçimiz anlattı: “Karım hamileydi. Canı yumurta istemişti. Markete gittim ama yumurtanın İngilizcesini bilmiyorum. Görünürlerde yumurta da yok. Ne yapayım? Başladım tavuk gibi gıdaklamaya. Bir taraftan. -Gıd gıd gıdaaaak! Gıd gıd gıdaaaak diye bağırıyorum bir taraftan da arkamı biraz geriye doğru uzatıp sözde yumurtluyormuşum gibi ıkınıp sıkınıyorum. Ne istediğimi bir türlü anlatamadım ve eve ağlaya ağlaya döndüm. Ve işte o gün devletime çok kırıldım. Bizi buralarda sahipsiz koyduğu için!”
Tek kelime İngilizce yok Sivas’ın Gürün ilçesinden sevgili hemşerim Erbil Tanış o sıtma görmemiş sesiyle kahkahalar atarak söze karıştı: “Ben Avustralya’ya ilk defa 1990 yılında geldim. Tek kelime İngilizcem yok. Bavulumdada güzel bir heybe var. Heybenin kenarlarını at yelesinden yapılmış püsküller süslüyor. Gümrük memuru aldı, evirdi çevirdi, hiçbir şey anlayamadı. Püskülleri işaret ederek sordu: - Bunlar nedir? Bu nedir? Şimdi ben heybeyi ve at yelesini polise nasıl anlatayım? Ayaklarımı ata biniyormuşum gibi hafifçe yanlarıma doğru açtım. bir elimle gemi tutuyormuşum gibi yaptım. Yumruğumu ileri-geri götürüp getirirken -dıgıdık! dıgıdık! dıgıdık! demeye başladım. Sol elimle de saçlarımı gösterdim. Polis gülmekten kırıldı. ‘Geç!’ dedi bana ‘geç, geç!’ Ve ben gümrükten öylece geçtim. Kasaptan koyun budu almak isteyenler içeriye giriyor, ellerini kendi butlarına vurarak meliyorlardı: - Meeee! Meeee! Meeee! Kasap anlıyordu. O da kendi buduna vurarak: - Meee! Meee! Meeee! diyerek başını sallıyordu. İşte biz burada böyle böyle anlaşıyorduk.” Biz, bir atasözümüzde deriz ki: “İş başa düşünce, gayret dayıya düşer!” İş başa düşünce, dayısı olmayanların halini düşündünüz mü hiç? Bizim Avustralya’ya gönderdiğimiz işçiler; leyleğin yuvadan attığı yavruya benziyorlar. Sahipsiz, çaresiz, ümitsiz. Önce, gittikleri ülkenin dilini bilmiyorlar. Sonra yolundan-yordamından haberleri yok. Başları sıkışınca koşacakları, yardım isteyecekleri bir Allah’ın kulu, Avustralya’da görevli değil. Türk Büyükelçiliği ve konsolosları, her ülkede olduğu gibi, Avustralya’da da bizim işçilerimizle hiç, ama hiç ilgilenmiyorlar. Peki nasıl olacak şimdi? İş başa düştüğü zaman, bizim garibanlarımız kime gidecek, kimden yardım isteyecekler?
Konsoloslarımız nerede? Sadık Yurtsever isimli bir işçimizin, mahzun bir yüzle anlattıklarını hiç unutmayacağım: “30 yıl, Mildura şehrinde kaldım. Oradaki konsolosumuz bir güne bir gün, aramıza gelmedi. ‘Yahu! öldünüz mü, kaldınız mı? Bir derdiniz var mı?’ diye sormadı. Biz, konsoloslarımızın yüzünü, sadece pasaport almaya gittiğimiz zaman görürüz. Burada, sanki onlar, başka bir milletin memurlarıdırlar. Sanki biz de başka bir milletin insanlarıyız! Aramızda hiçbir bağ yoktur. Avustralya’da Yunanlar da İtalyanlar da Fransızlar da, İspanyollar da, Çinliler de var. Adamların konsolosları, işçileriyle beraber. Bizimkiler ise, kırk kapı arkasında saklı. Kendi derdimize, sadece kendimiz çare aradık-bulduk!” Bugün Avustralya’da 150 bin Türk yaşıyor. Türkiye’den son göç dalgası 1968 yılında başladığına göre, 32 yıl içerisinde işçilerimizin durumunda bir değişiklik oldu mu acaba? Merakımı, Sivas Gürün’den Erbil Tanış giderdi. Anlattıkları sizi de sevindirecektir: “1990 yılında Avustralya’ya ilk defa geldiğimde, gümrükten: “Dıgıdık! Dıgıdık! Dıgıdık!’ diyerek geçtiğimi size anlatmıştım. 1990-1995 yılları arasında çok zorlandım. Çünkü İngilizcem yoktu. Anladım ki önce bu ülkenin dilini öğrenmem lâzım. Gündüzleri fabrikada çalışıyor, geceleri lisan kurslarına devam ediyordum. Nihayet İngilizce’yi çok iyi kavradım. Sonra etrafımda olup-bitene dikkat kesildim. Bizim gibi, Avustralya’ya çeşitli ülkelerden vasıfsız işçi olarak gelen ama zamanla işveren durumuna yükselen kimseler vardı. Kendi kendime dedim ki sen de bir işveren olabilirsin. Senin şu Yunan’dan, şu İtalyan’dan şu Çinli’den, şu Amerika’lıdan neyin noksan? Zamanla gördüm ki, bu İngilizler’in mutfakları ve yemek kültürleri çok zayıf. Daha şu güzelim patlıcanı bile bilmiyorlar. Ayak-üstü yedikleri ıvır-zıvır şeyler.
Onuncu döner dükkanı Baktım Yunanlılar, kendi balık yemeklerini yapan yeni lokantalar açarak zengin oluyorlar. Baktım İtalyanlar pizza ve makarna satarak para kesiyorlar. Çinliler deniz ürünleriyle, Amerikalılar McDonald’s salonlarıyla çok kazanıyorlar. Peki dedim kendi kendime, biz niye dönerimizle, etli pidemizle, şiş kebabımızla ortaya çıkmayalım? Tuttum, temiz, güzel, rahat bir döner kebap salonu açtım. Avustralyalılar da, burada yaşayan başka milletler de, dönerimizi çok sevdiler. Masalarımız hiç boş kalmadı. Ayakta bekleyenler gittikçe artıyordu. Sonra bir döner salonu daha açtım. Kâfi gelmedi bir daha, bir daha bir daha açtım. Bugün tam dokuz döner kebap salonum var. İşyerlerimde 89 Avustralyalı işçi çalıştırıyorum. Yakında onuncu döner salonumu açacağım. Çalıştıracağım işçi sayısı yüzü bulacak. Allah’a çok şükür, çok iyi kazanıyorum. Avustralya’da kendime geniş bir ev de aldım, çok lüks bir arabam da var! Döner işi tutunca başka arkadaşlarımız da bu işe soyundular. Bugün Avustralya’da, Türkler’in 2 bin-3 bin civarında işyeri açık. Lokantalarımız, fırınlarımız, pastanelerimiz, kasaplarımız, bakkallarımız, manavlarımız gittikçe çoğalıyor. Şimdi irili-ufaklı imalat merkezlerimiz de var. Artık eski acemiliğimiz, çaresizliğimiz kalmadı. Biliyor musunuz, bütün Avustralya’da Türk dönerciler olarak biz, haftada 150 ton et tüketiyoruz. Amerikalılar’ın McDonald’s salonları ise, sadece 30 ton et satıyorlar. Bizim piyasamızı kırmak için kırk yalan uydurdular. ‘Türk dönerlerinde mikrop var! Hâmile kadınlar döner yiyince çocuklarını düşürüyorlar!’ diye atıp-tuttular ama müşterilerimizi çalamadılar; bizi burada yıkamadılar!”
“Artık önümüz açıldı” Sidney şehrinde Maraşlı Akif Karapınar’ın MADO isimli pastanesine gittim. MADO: “Maraş Dondurması” kelimelerinden alınan iki hecelik yeni bir uydurma. Pastanenin duvarları, oturma yerleri, masaları, kanapeleri Türk el sanatlarıyla bezeli. Halılar, kilimler, heybeler, testiler, güğümler, sazlar, kavallar etrafta, türküler söylüyorlar. Pastane sahibi Akif Karapınar diyor ki: “Dokuz yıldır buradayım. Başta başkent Canberra olmak üzere dört yerde daha MADO şubeleri açacağız. Şükrolsun çok iyi kazanıyoruz. Dokuz yıldan beri bizim konsolosumuz şu dükkandan mübarek başını içeri uzatmadı. Ah bir de başka milletlerin büyükelçilerini, konsoloslarını bir görseniz! Bizim büyükelçilerimiz diyorlar ki; ‘Aman vatandaşlarımız bizi zahmete sokmasınlar. Kendi işlerini kendileri yapsınlar.’ Ben de öyle yapıyorum. Kardeşlerim Cengiz’le, Fatih’le, Adnan’la çalışıyorum! Önümüz açıldı artık! Zorda değiliz!” Sadece bu kadar mı? Elbette değil. Şimdi Avustralya’da Viktorya Eyaletinde, Mustafa İlhan isimli bir Türk, en çok cep telefonu satan bir firmanın sahibi olarak birincilik ödülü aldı. İbrahim Şahin isimli bir Türk, yatak-yorgan imâlatında, Avustralya’da en başarılı Türk işadamı olarak seçildi. Hüseyin Kaya, Avustralya’nın en büyük gıda toptancısıdır. Dün, bir tek kelime İngilizce bilmeyen, Avustralya’ya sıradan bir işçi olarak gelen Türkler, bugün kalkıp Japonya’ya gidiyor, orada açık artırmalara giriyor, satın aldıkları motor parçalarını tırlara yükleyerek adaya getiriyorlar. Büyük ticaret merkezleri kuruyorlar. Bugün Avrupa’da 3.5 milyon Türk işçisi çalışıyor. Bunlardan 120 bini işveren durumuna yükseldi. Türkler, Avrupa’da yüzbinlerce Avrupalıyı artık kendi işyerlerinde çalıştırıyorlar. “Milletimizin yüzde 70’inin aptal olduğunu” iddia eden pörsümüş, çarpılmış, çağ dışında kalmış zavallı ahmaklara Avustralya’daki, Avrupa’daki işçilerimizi anlatmak lâzım.
Fotoğrafına bakınca kaya parçası yakından, büyüleyici doğa anıtı Merve Akbaş (25), Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunu, Sabancı Üniversitesi'nde aynı alanda master yapıyor. 14 yaşında dünyayı gezme hayali kurmaya başlamış. Öğrenci olmasına karşın, düşük bütçeyle gezmeyi başaranlardan. Yakın bölgeleri, ucuz rotaları seçiyor. Akbaş öğrencilikte gezginliğe adım atmanın incelikleri ve misafir öğrenci olarak gittiği Avustralya'daki iki gezisini anlattı.
Çocukluğumdan itibaren "Gezebildiğim kadar çok yer gezmeliyim" diye hayal kuruyordum. Genellikle ucuz tatiller yapmaya çalışıyorum. Olabildiğince ucuz yerlerde, yani hostellerde konaklayıp, yapabileceğim her faaliyeti yapma, görebileceğim her yeri görme, tadabileceğim her yemeği tatma çabasındayım. Hostellerde farklı kişilerle tanışma, deneyim paylaşma fırsatı var. Öğrencilere tavsiyem, Türkiye'yi ve komşularını gezerek başlamaları. Herkes Akdeniz, Ege sahillerine gider. Gerçek gezginler ise daha az gidilen rotaları seçer. Ankara'nın doğusunda ne kadar yer gördün, sorusu çok önemli. Cevabı gezginin seçimini gösterir. Ben şimdilik Mardin, Antakya, Kapadokya, Kaçkarlar, Rize'den Samsun'a kadar Karadeniz sahili ve Diyarbakır'a gittim. Şimdi Ağrı, Van ve Kars'a gitmeyi planlıyorum.
AVUSTRALYA'NIN AVRUPA'SI
Avustralya'nın güneyindeki Adelaide'de, Güney Avustralya Üniversitesi'ne 2005'te öğrenci değişim programıyla gittim. Bu, benim için dönüm noktasıydı. Geçmişte Türkiye'yi gezmiştim. Dünyanın öteki ucundaki Avustralya'ya gitmem, Singapur, Malezya gibi yakındaki diğer ülkeleri de görme fırsatı verdi.
İstanbul'da konsolosluk yok, vize Ankara'dan kargoyla alınıyor. Ulaşım biraz pahalı ve uzun sürüyor. Kuala Lumpur, Dubai veya Singapur aktarmalı yolculuk toplam 22-24 saati buluyor. Melbourne için ülkenin en Avrupa havasındaki şehri deniyor. Bundan yıllar önce Sydney ve Melbourne başkent olmak için kapışmış. İkisi de kazanamayınca ortalarına başkent kurulmuş: Canberra.
Adelaide ile Melbourne arası 6 saat sürüyor. Sokakları, caddeleri, ortasından geçen nehri, onun üstündeki köprüleri ve kenarındaki gökdelenleri, okyanus kıyısındaki mahallesi St. Kilda ve sokakların ortasından geçen tramvayları ile çok güzel bir şehir Melbourne. Nüfusu 3,5 milyon, kesinlikle çok kozmopolit. Farklı ülkelerden gelenler, geniş bir alana yayılmış. Sıkışıklık yok. Melbourne'da ilk yapılacak, St. Kilda'ya gitmek. Okyanus kıyısındaki mahalle gece, gündüz çok canlı. Sahili cıvıl cıvıl. Kafeleri güzel. Akşam barlar doluyor. Zaten şehir müziğin merkezi. Nick Cave and the Bad Seeds gibi birçok grup ilk kez burada sahneye çıkmış. Bir akşamı mutlaka kulüp ortamında konsere ayırmak gerekir. Çok iyi yerel gruplar çıkıyor.
BOTANİK BAHÇESİ'NDE DİNLENİN
Avustralya'ya göç edenlerin tarihini ve yaşadıklarını anlatan Göç Müzesi de görülmesi gereken yerler arasında. Bir de tabii, botanik bahçesi. Bahçe hem çok büyük, hem çok güzel. İçinde uzun zaman geçirmek lazım. Çim alanlarda binlerce çeşit ağaç yetişmiş. Altlarındaki çiçeklerin arasında sincaplar koşturuyor. Etrafta insan az. Melbourne halkı abartısız, rahat kıyafetleri tercih ediyor. Kadınlar işe spor ayaklabıyla gidiyor. Ülkede neredeyse herkes spor yapıyor. Öğle tatilinde işten çıkanlar, parkta koşuyor.
Melbourne'e kadar gitmişken etkinlikleri kontrol etmekte yarar var. Avustralya Açık ya da Formula 1'e rastlamak mümkün. Bizim kış, onların yaz aylarına denk geliyor bu etkinlikler. Kentte Hint, İtalyan, Çin mutfağı başta olmak üzere dünya lezzetlerini bulmak mümkün. Çok sayıda Türk yaşadığı için bizim restoranlara da uğrayabilirsiniz. Gençlerin gittiği, New Brunswick Caddesi'ndeki vejetaryen restoran Veggie'de yediğim risotto çok lezzetliydi. Çin yemeği sevenler China Town'a gitmeli. Ortadoğu mutfağı da çok yaygın. Zaten Avustralya yemeği ızgara çeşitlerinden ibaret...
BENİ EN ÇOK ULURU ETKİLEDİ
Uluru, çölün ortasında duran bir taş blok. Avustralya'da beni en çok etkileyen yerlerden biri. Ülkenin tam ortasında. Toplu ulaşımın pek olmadığı, ıssız bir bölgede. Bu nedenle turla gitmekte yarar var. Adelaide'den önce trenle Alice Springs'e gidiliyor. 10 saat sürüyor. Halatımın en ilginç tren yolculuğuydu. Çölün ortasından tren yolu geçiyor, sağı, solu bomboş. Bu kadar hiçlik olabilir. Ve dümdüz kızıl toprakların ortasında ilerliyorsun. Zaten oraya ateş toprakları deniyor. Bu manzaraya gözümü dikip, bir saat falan bakmıştım. Alice Springs'de ise sarhoş aborijinlerden başka bir şey yok. Ayrımcılığa uğrayıp, iş bulamadıkları için buraya sığınmışlar, avcılık yapıp, ilkel bir yaşam sürmelerine de pek izin verilmiyor. Çoğu işsizlik ödeneğini alkol ve uyuşturucuya yatırıyor. Salgın hastalık çok yaygın. Kasabadan 335 kilometre uzaktaki Uluru otobüsle 2,5-3 saat sürüyor. Uluru, aborijinler tarafından kutsal kabul ediliyor. Fotoğrafta sıradan bir taş gibi görülmesine karşın, yakından bakıldığında çok etkileyici. Dağ gibi heybetli bir kaya. Yüksekliği 348 metre, çevresi 9.4 kilometre. Etrafında yürümek bile üç saat sürüyor. Aborijinler çevresinde ayin yapıyor, üzerine çıkmanın uğursuzluk getireceğine inanıyor. Tur şirketleri maalesef "Aborjinler kayaya çıkılmasını istemiyor. Çıkmasanız iyi olur. Ama isterseniz çıkabilirsiniz" dediği için herkes çıkıyor. Ben çıkmadım.
TEK KUSURU SİNEKLER
Kızıl ve dümdüz çölün ortasında yükselen kaya insanı büyülüyor. Bu etkiyi bozan çevredeki sinekler. Kışın gittiğim halde 36 dereceydi sıcaklık. Gece çadırda uyumak zor. Yüksek yatakların üstünde, uyku tulumu serilerek uyunuyor. Hava soğuk olduğu için sinekler kayboluyor. Işık kirliliğinden uzak bölgede, Samanyolu'ndaki yıldızlar dokunacak kadar yakın. Gün batımı çok güzel. Fakat tur şirketi herkesin yatağını yanyana dizince işin tadı kaçıyor.
Geri dönerken Cooper Pedy diye bir yere uğradık. Avustralyalı maceracı kovboylar zamanında maden aramak için yerleşmiş buraya. Yeraltında mağara evler var. Bir uçları hep kazılmış, maden aramak için. Zaten etrafta kazma makinelerinin maketleri ve uyarı levhaları var. "Geri geri yürümeyin, çukura düşebilirsiniz" yazıyor. Dönüş yolunda geçtiğimiz yerlerden etkileyici olan biri de tuz çölüydü. Bembeyaz bir toprak burası, ama o kadar çok sinek var ki yüz kapamadan yürümek imkansız.
Avustralya Turu hakkinda aciklamalar Avustralya Turu konusunda bilgiler.
Anahtar Kelimeler:Avustralya Turu,avustralya gezisi, avustralya hakkında bilgi, avustralya
|
|