Türkler oruçluyken güzel kokulu bir çiçeği bile koklamazlardı
Türk adı ile Ali Ufki Bey'in anılarını yazmış olması bugün bizler için bir şans.
Çünkü bu sayede dört yüz yıl öncesi Türk hükümdarının sarayında gündelik hayatın nasıl geçtiğine dair ayrıntılı bilgi edinebilmekteyiz. (Tabii yeri gelmişken dört yıl sonra Almanca, on dört yıl sonra da İtalyanca'ya çevrilmiş bu metnin bizde 337 yıl sonra yayınlanmasını sağlayan Ali Berktay ve yayıncı Kitap Yayınevi'ne de bir teşekkür yollayalım.)
Eserin tümünün çok ilgi çekici olmasına karşılık, ben bu hafta kitaptaki Ramazan ve yeme içme alışkanlıklarına dair bölümlere atıfta bulunmak istiyorum. Daha fazlasını merak edenler, elbette kitabı satın alıp bu ilginç tarih içindeki yolculuğu satır satır okumalı...
İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı üzerine Ali Ufki Bey bilinenin ötesinde pek fazla ayrıntıya girmiyor. Kutsal ay için önce ‘‘Sabah gün doğumundan, akşam gün batımına kadar hiçbir şey yemememin şart olduğu’’nu kaydediyor.
En azından Osmanlı tarihine yabancı olanlar açısından pek bilinmeyen bir ayrıntı ile ilgili olarak ise şöyle yazmakta: ‘‘Ramazan ayında, dış sarayların içoğlanları bütün gece atıştırdıkları bazı yiyecekleri satın almak için aralarında para toplar ve büyük saraydakiler de beşli gruplar oluşturup, saray mutfağının aşçılarıyla gece taşınacak yemek sinisi başında pazarlık ederler.’’
Yazar her ne kadar sonradan Müslümanlığı kabul etmiş ise de, notlarında Hıristiyan bakış açısını korumakta. Bunu, Protestanları kast ederek sarf ettiği ‘‘Bizim aramızda da reform geçirdiği ileri sürülen dinin peşinden gidenler’’ sözünden anlıyoruz. Ramazan ayındaki İslami oruç geleneğini anlatırken de, yine Protestanlara atıfta bulunarak, Müslümanlar için de ‘‘güneş batana kadar hiçbir yiyeceğe el sürmezler ve güneş battıktan sonra da hiç ayırım yapmaksızın hem et, hem de balık yiyerek oruç tutarlar’’ diyor. Sonra yine sözü Protestanlara getirerek, ‘‘Ama onlar, Türkler gibi bu orucu bir ay sürdürmek zorunda değildir’’ diye ekliyor.
DİN REFORMU YAPTIK
Osmanlı İmparatorluğu'nda on dokuzuncu yüzyıla ait okuduğum sayısız gündelik hayata ilişkin hatıratta, oruç tutma zorunluğunun neredeyse işlemez hale geldiğini görmüştüm. Elbette Ramazan hálá en kutsal aydı ve oruç bir dini zorunluluk sayılmaktaydı. Ancak bu kutsal ay içinde oruç tutmamak da kabul edilebilir hale gelmişti ve bunun keskin bir biçimde cezalandırılması yolundan vazgeçilmişti.
Ali Ufki Bey ise 1650'li yıllara ilişkin anılarında oruç tutmanın Türklerdeki sıkılığına işaret ederek şunları söylüyor: ‘‘Ramazan'da oruçlarına öyle sıkı uyarlar ki, en uzun günlerde (çünkü bizimkinden on bir gün kısa tuttukları ay yılı nedeniyle, Ramazan kimi zaman kış, kimi zaman da yaz aylarına denk gelir) ve en kavurucu sıcaklarda bile, serinlemelerini sağlayacak bir damla suyu gün boyunca ağızlarına almaya kalkışmazlar.’’
Buraya kadarını anlamakla beraber, hatıraların aynı bölümünde orucun başka yasakları da kapsadığını okuduğumda şaşırmadım desem yeri. Bize öğretilen, Ramazan ayında orucun cinsel ilişkiyi de kapsadığıydı. Oysa yazar yasakların listesini genişletmekte tereddüt etmiyor. ‘‘(Türkler Ramazan'da) koku sürmeye veya herhangi bir güzel kokulu çiçeği koklamaya, görüntüsüyle kendilerine haz verecek herhangi bir şeye bakmaya, kulaklarını hoş sedalarla okşamaya, genel anlamda beş duyumuzdan zevk almamızı sağlayabilecek herhangi bir şey yapmaya kalkışmazlar. Güneş bizi aydınlattığı sürece, bütün dünyevi ve duyumsanabilir şeylerden uzaklaşıp, maneviyat üzerine tefekkküre dalarak, Allah'a dualarını daha büyük bir kalp temizliği ile sunacak halde olmaları gerekir.’’
Bugün yukarıdaki görüş, en azından uygulamada ortadan kalkmış görünüyor. Belki de biz dinde reformu bir biçimde yaptık da adını koyamamaktayız...
Bu köşe din meselelerinin tartışıldığı bir yer değil. Ulema ‘‘doğrusu yukarıdaki gibidir’’ diyorsa benim bu hükme şer'en itirazım olamaz. Yine de, kendilerine bütün saygımla, yaklaşık 400 yıl sonra farklı bir noktaya gelmiş olmamızdan şikayetçi olmadığımı belirteyim. Güzelliğin hiçbir şekli, hiçbir zaman ve hiçbir yerde, her ne yaparsa güzel yaptığını söyleyegeldiğimiz Allah'a ulaşmaya engel teşkil edemez.
Oruç’a dört öğün
Tatlı bir yemek telaşı sürer gider Ramazan Ayı’nda. Davetler birbirini kovalar, daha bir özenle hazırlanan iftar sofraları, iştahları kabartır. Çorba, salata ve zeytinyağlılar derken, sebzeler, etliler ve henüz dumanı üstünde pilavlar gelir sırasıyla. Ardından keyfe keder, su böreği, talaş böreği ya da tepsi börekleri çıkar ortaya. Netice her zaman tatlıya bağlanır, ya sütlüsünden ya da şerbetlisinden birer porsiyon kaçınılmaz olur. Yarım saat içinde çöküveren ağırlık neticesi, Teravih’i acele tarafından kıldıran bir imam aranır. Sonrası, sohbet, muhabbet ve uyku.
Sahurlar da farklı değildir hani. Bütün gün yenilmeyecek ya, tedbir elden bırakılmaz, tabakların biri gider, biri gelir. Artık Allah ne verdiyse; köfteler, dolmalar acele tarafından tüketilir. Bütün gün dinlendirilecek olan vücut, uykuya hazırdır artık.
Uzmanlar ne diyor?
Uzmanlar, bu tarz acele ve yoğun tüketilen öğünlerin, oruç tutmanın vücuda sağladığı faydaları ortadan kaldırdığı görüşünde. Bütün gün dinlendirilen mide ve dolaşım sisteminin, iftar saatiyle birden hücuma uğraması, hemen akabinde sahurda aşırı yenilen yemeğin, dengesiz kilo aldırabileceği belirtiliyor.
Diyetisyen Nesrin Artan’a göre, iftar ve sahur arasında dengeli bölüştürülen öğünlerle ağırlık kaldırılırken, gereksiz kilo alınması da engelleniyor. Bu şekilde, iftarda sadece orucu açıp, o anki açlığı bastıracak kadar hafif bir sebze yemeği yenilmeli. 2 ya da 3 saat sonra, normal bir akşam yemeği yenilmeli. Gece yatmadan sadece meyve ya da salatadan oluşan küçük bir aperatif alınmalı. Sahurda ise, kahvaltı türü gıdalar tüketilmeli ve mümkünse bir daha uyunmamalı. Bu şekilde iftar, sahur ve ara yemeklerle dörde çıkarılan öğünler, vücudu yormayan dengeli bir beslenme sağlıyor.
Yahudilikte oruç...
Yahudilikte oruç bazan nefsi kırma, bazan cefa vasıtası sayılırken, bazan da Allah’a yaklaşma vesilesi olarak kabul edilmektedir.
Yahudiler başlarına bir belâ geldiğinde oruç tutardı. Allahü teâlânın kendilerine azap ettiğine inandıkları veya kıtlık, vebâ, gibi musibetler başlarına geldiğinde geçici olarak oruç tutarlardı.
Yahudilikte oruca başlama çağı, çocuk oniki yaş bir aylık olunca başlar. Yahudilikte tutulması gerekli görülmüş yegâne oruç, Yom-Kippur adı verilen kefaret orucudur. Yahudilerin en büyük ibâdet günlerinden olan Kippur, büyük oruç günü olarak kabul edilir.
Yom-Kippur orucunun, Hz. Musa’nın Allah’tan buyruklarını almak üzere Tur Dağı’na gittiğinde Yahudilerin altın bir buzağıya tapmalarından ötürü ceza olarak tutulduğu anlaşılmaktadır. Bu husus Tevrat’ta da yer almaktadır.
Yahudiler Bâbil dönüşünden sonra, Kudüs’ün tahribi veya diğer kederli hadiselerle ilgili olarak, muntazaman dört oruç daha ihdas etmişlerdir. Yahudilerin mâruz kaldıkları âfet ve felâketleri hatırlatmak için tutulan oruç günlerine zamanla ilâve yapılmış; bazı küçük değişikliklerle Yahudilikte bu oruçların sayısı 25 güne ulaşmaktadır.
Çeşitli ülkelerde yaşayan Yahudilerin, o memleketlere göre değişen mahallî oruçları da vardır. Bu oruçlar, o ülkede oturan Yahudilerin çektikleri ıstırapları dile getirir. Bununla beraber bazı Yahudi cemaatlerinin matem olmamak kaydıyla bir takım önemli kişilerin hayatlarındaki unutulmaz günlerin hatırasına oruç tuttukları da zikredilmektedir. Halka ağır gelen kanun ve emirleri protesto etmek, kuraklık ve kıtlık tehlikesinden kurtulmak için, hahamların yahudi cemaatinden oruç tutmalarını istedikleri de kaynaklarda yer almaktadır.
Yine yahudilerce tutulan ve sadece et ve içki yasağının uygulandığı kısmî oruç günleri de vardır. Ayrıca evlenme gününde damadın oruç tuması umumî bir teamül halinde bulunmaktadır.
Yahudilerde genel olarak oruç şafağın sökmesinden ilk yıldızın doğmasına kadar devam eder. Kefaret orucu (Yom-Kippur) ise bir akşamdan ertesi akşama kadar sürer.
Hıristiyanlıkta oruç
Hıristiyanlıkta oruç vardır. Kur’ân’ın bildirdiğine göre oruç Hristiyanlara da farz kılınmıştır. Hıristiyanlıkta oruç ve perhiz aynı mânâda mütalaa edilmiştir. Maksat, vücuda muayyen zamanlarda eziyet etmek, nefsanî arzuları kırmak, işlenmiş olan bazı günahların cezasını çekmeye bu dünyada çalışmaktır.
Bugünkü tahrip edilmiş İncil’lerde oruçtan övgüyle bahsedilir ve bu ibâdete büyük önem verilir. Hıristiyanlıktaki orucun kökenini Yahudi inancına bağlamakla birlikte, özdeki değişiklik dolayısıyla Hz. İsa’nın oruçlarının daha derin bir mânâ ifâde ettiği üzerinde durulmaktadır.
Hıristiyanlıkta oruç tutma çağı oldukça geç bir yaşta başlar. Oruç mükellefiyeti 21 yaş ile 60 yaşları arasındadır. Oruç konusunda 1966 yılında alınan Roma kararlarında bu husus belirtilmiştir. Kişinin perhiz için 14, oruç için ise 21 yaşını doldurması gerekli görülmüştür.
Hıristiyanlıkta iki çeşit oruç bulunmaktadır: 1-Okaristi orucu, yani şükran orucu. 2- Ekleziyastik oruç yani kilise orucu. Bu iki çeşit orucu genellikle Katolikler tutarken, Protestanlar tutmaz. Okaristik perhiz, şaraplı ekmek yemeden önce belli bir süre her türlü yiyecek ve içecekten uzak durmaktan ibâret bir pratiktir.
Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan “Istıraplar Cuması”nın orucu halk arasında yaygın bir ibâdetti ve milâdî II. yüzyılda birçok ülkede her Çarşamba ve Cuma günü oruç tutuluyordu. Ayrıca vaftiz olanlar ile vaftiz edenler de bir veya iki gün oruç tutarlardı.
Hıristiyanlıkta Çarşamba, Cuma ve Cumartesi günleri ile bazı yortuların arefe günlerinde oruç tutmak teşvik edilmiştir. Her Çarşamba ve Cuma tutulan bu oruçlar, M. S. II. yüzyılda birçok ülkede yaygınlaşmıştır. Hıristiyanların inancına göre Hz. İsa, Çarşamba günü ele verilmiş; Cuma günü çarmıha gerilmiş ve Cumartesi günü de gömülmüştür. Bu sebeple tövbelerin kabul edildiği bugünlerde oruç tutulmaktadır. (Dinimize göre çarmıha gerilmemiştir. Göğe kaldırılmıştır.)
Hıristiyanlıkta oruç bozula bozula perhiz, çoğunlukla etlere ve et sularına, bazan da süt ve tereyağına karşı uygulanan bir perhiz halini almıştır.
‘Oruç bize fakirlerin çektiklerini öğretiyor’
On bir ayın sultanı ramazanı yarıladığımız şu günlerde, herkes huşu içinde ibadetini yerine getiriyor. Sahura kalkılıyor, niyetler, dualar ediliyor. Günlük işlerin telaşı içinde bir de bakmışsınız iftar vakti gelivermiş. Peki çocuklar, bu rahmet ayında neler yapıyor? Onlar için ramazan ne anlama geliyor, neler hissediyorlar? Bu sorularımızın cevabını, mini bir röportaj yaptığımız İlköğretim 7. sınıf öğrencisi Nasuh Mavili’den aldık.
* İlk orucunu kaç yaşında tuttun?
10 yaşında başladım oruca. Tabii bir ay boyunca her gün tutamadım. Okul olunca biraz zor oluyor. Genellikle hafta sonları tuttum.
* Ailen mi zorladı yoksa isteyerek mi tutuyorsun?
Ailemin telkinleri de oldu ama gönüllü tutuyorum. Küçüklüğümden beri çevremdeki herkes bu ibadeti yapıyor. Onlara özendim, şimdi çok zevk alıyorum. Çok güzel bir duygu.
* İlk orucunda neler hissettin?
Oruç tutmak, bizim yaştakiler için hem kolay hem zor. İlk gün epey zorlandım. Açlığa dayanabiliyorsunuz ama susuzluğa katlanmak o kadar kolay değil. (Aramazda kalsın) İkinci orucumda, öğlene kadar dişimi sıkabildim. Arkadaşların da ‘oyunlarıyla’ kendimi tutamadım ve...
* Oruçluyken canını en çok ne sıkar?
Kimseye karışmam fakat birisinin karşımda bir şeyler yiyip içmesi canımı sıkıyor. Ramazanda biraz daha saygı gösterseler iyi olur.
* İftar saati yaklaşınca neler hissediyorsun?
Orucun en sevdiğim kısmı. İftara 5 dakika kala sofra kuruluyor. Ben pencerede ezanın okunmasını bekliyorum sonra bizimkilere haber veriyorum. O an tarifi zor güzel duygular hisediyor ve yaşıyorum.
* Neden oruç tutuyoruz?
Televizyonda, gazetelerde, dışarıda yoksul, bir kuru ekmeğe bile muhtaç insanları görüyorum. Onların neler yaşadığını, açlığın ne demek olduğunu oruç sayesinde öğreniyoruz. Allah sevap da yazıyor bize.
Oruç performansı artırıyor
Oruç tutan sporcuların ve öğrencilerin performansının düşmeyeceği, tam aksine artacağı belirtildi. Fatih Ruh Sağlığı Merkezi yöneticisi psikiyatrist Doç. Dr. Sefa Saygılı, Ramazan ayının başlaması ile birlikte bazı basın-yayın organlarında “orucun sporcuların performansını düşürdüğü”ne dair haberlerin yer aldığını ve yine bazı kulüp yöneticilerinin bu sebeple oyuncularına “oruç tutturmadığı”nı hatırlatarak bu iddiaların doğru olmadığını söyledi. Doç. Saygılı, “Oruç özellikle günlerin kısa olduğu şu yıllarda, açlık olarak performansı kesinlikle düşürmez. Zaten sabah kahvaltısı yerine sahurda yemek yeniyor. Bu çerçevede aç kalınan süre zihinsel ve bedensel konsantrasyonu ve verimliliği azaltacak miktarda da değildir” dedi.
İftar sofraları
Ramazan'da oruç tutma adetinin giderek toplumda yaygınlaştığı inkar edilemez bir gerçek. Toplu öğle yemeği yenen yerlerde bunu kolayca gözlemlemek mümkün. Yemekhanelerde, oruç vaktinde hemen hiç kimse görülmüyor. Özellikle gençler, Ramazan ayına ve oruca saygıyı bir kültürel kimlik göstergesi olarak yorumlamakta. Oruç, bu yüzden toplumda yaygın bir uygulama alanı buluyor. Üstelik oruç tutanların büyük bir kesimi, öyle basmakalıp yargılarla yobaz denemeyecek kadar açıkgörüşlü ve modern insanlar.
Doğrusu bunda dini kaygılar kadar, oruçla sağlık arasında kurulan bağlantı da ciddi bir öneme sahip sanki. İki değerli araştırmacımız, Nimet Berkok ve Kamil Toygar, ‘‘Ramazan Yemekleri ve Mutfak Kültürü’’ adlı kitaplarında, İslami ibadetlerin yerine getirilmesinin şüphesiz Yüce Allah'a kulluk için olduğunu söyledikten sonra, ‘‘Ancak, dinimizin emrettiği her şeyin insan bedenine büyük yararı olduğu da bir gerçektir’’ diyorlar.
Hz. Muhammed, bir hadiste yer aldığı gibi, ‘‘oruç tutunuz, sağlık bulursunuz’’ demiş. Adını andığım araştırmacılar da, bu hadisi şerifin ışığı altında meseleye bakarak orucun şişmanlık, yüksek tansiyon, damar sertliği, mide ve sindirim sistemi hastalıklarından insanı koruyan bir ibadet olduğunun altını çiziyorlar. Yazarların iddiasına göre oruç, günümüz tıbbında büyük önem taşıyan ‘‘koruyucu hekimlik’’ ilkesini doğasında içeriyor. Böylece bir yıl boyunca durmadan çalışan mide ve sindirim sistemimiz, bir ibadet aracılığıyla, Ramazan ayı boyunca dinleniyor ve korunuyor.
Ancak burada bir zorlamaya yer olmadığını hemen hatırlatayım. Dini yorumlarda bulunmak benim işim değil ama, dinimizin hiçbir iş ve konuda inananlara güçlük yüklemediği çok söylenen bir söz. O nedenle sağlığı yerinde olmayanların oruç tutması emredilmemiş. Ciddi olarak hasta olanlar bu ibadetten muaf tutulmuş bulunuyor. Tabii burada bir ‘‘kaza’’ sözkonusu. Çünkü orucunu meşru nedenlerle tutamayanlar, tutamadıkları oruçlarını sağlıklarına kavuştuklarında tutarak görevlerini yerine getirmek durumundalar.
YEMEK DÜZENİ
Ramazan ayı boyunca dikkatimi çeken bir nokta, insanların oruç tutarken bu işin bazı incelikleri olduğunu bilmemeleri veya görmezden gelmeleri. Bin yıllık Müslüman olarak bu konudaki cehaletimizin affedilir bir yanı yok. Nimet Berkok ve Kamil Toygar, adını andığım kitaplarında bu yanlışların başlıcalarına işaret etmeden geçememişler.
İlk ve belki de en yaygın yanlış, iftarda aşırı yemek yenmesi. Berkok ve Toygar, Ramazan ayında iftar sofralarında oruç tutanların neredeyse normalin üç katı yemek yediklerinin gözlendiğini belirtiyorlar. Sanki iki öğün yememenin intikamı alınıyor. Hem de fazlasıyla!
Oruç bir anlamda nefis terbiyesi ise, iftarda yiyip içmede bu kadar aşırıya kaçılması işin ana fikriyle çatışıyor. Üstelik gün boyunca aç kalmış bir mideyi böyle tıka basa doldurmanın sağlık açısından nasıl bir felaket olduğunu her dürüst hekim size hemen söyleyebilir.
İftar sofralarını elbette özenle hazırlamalıyız. En güzel yemekleri ortaya çıkartmalıyız. Geleneğe uyarak ‘‘iftariyelik’’ dediğimiz sabah kahvaltısı yiyecekleri ile akşam yemeğini bu sofrada birleştirmeliyiz. Bunlara amenna. Yalnız bütün bu anlattıklarım, yeme ve içmede ipin ucunu kaçırmaya ve aşırı bir yemeği teşvik eder sofralar kurmaya asla amir değil.
Hele bütün gün aç kalındı diye birbirini tutmaz sürü sepet yiyeceği sofraya taşımak hiç anlaşılmaz bir tutum. İftar sofraları çoğu zaman çarşamba pazarına benziyor. Ne ararsan bulunur cinsinden kuruluyor. Biribiriyle hiç de uyum içinde olmayan bir sürü yiyecek, sırf zenginlik olsun diye sofraya taşınıyor. Ramazan ve oruç, insanın ağız tadının, yemek yeme keyfinin yok edildiği bir garabet ve ızdırap ayı mı ki böyle davranıyoruz? Ben aksi görüşteyim. Oruç, yemeğe daha fazla özen göstermemize yol açmalı, oburluğa değil!
Ramazan ayı boyunca özellikle iftar sırasında yapılan bir başka yanlış ise çabuk yemek. Bütün bir gün beklemiş olmak yeterli bir mazeret oluşturmuyor. Sadece acele giden ecele gitmez, acele yiyen de ecele gider. Aradaki fark, acele yiyenlerin daha yavaş ecele gitmeleri. Çünkü bunun kötü etkileri ancak zaman içinde ortaya çıkmakta.
O yüzden özellikle iftar sofralarında biraz ağır olmakta sayısız yarar var. Zaten iyi bir yemeğin keyfinin de ancak böyle çıkartılabileceğini hemen ekleyeyim. Ağzının tadını bilir insanların tümü yemeği her zaman böyle yer. Zira öbür türlüsüne, açık sözlü olmak gerekirse, yemek yemek değil, tıkınmak tabir edilir.
Bir de marifetmiş gibi sahura kalkmayanlardan söz edelim. Sanki oruç, o zaman daha makbul olurmuş gibi davranıyor böyleleri. Bir değil, hem de birçok bilene sorduğumda, tam aksini söylediler. Sahurda kalkmak ve bir şeyler yiyerek oruca başlamak işin hem esasında var, hem de gelenek zaten bunu emretmekte. Aklınıza bir şüphe düşmüşse ‘‘Sahur yemeği yiyin, çünkü sahurda bereket vardır’’ mealindeki hadisi şerifi hatırlayın.
Elbette sahurda abuk sabuk ve özellikle ağır yemekler yememek gerekiyor. Yoksa uykuya tekrar dalmak mümkün değil. Uyunsa da kabuslarla süren bir geceden hayır beklemek anlamsız. Ertesi günü bir karabasana dönüştürmenin anlamı yok. Bir de tuzlu yiyecekler yiyip ertesi gün azap çekmek akıl ve mantığın olduğu kadar inancın da kabul etmediği bir durum.
Yemek konusunda bile başkalarına akıl vermekten kaçınan birisinin hele dini konularda yazmasını ben de pek anlamış değilim. Birden içimden öyle geldi. Ramazan dolayısıyla biraz öğüt vermenin gerektiğini düşündüm. Kendimi tutamadım. Umarım bir barış ve hoşgörü ayı olan Ramazan içinde böyle bir kusur kolayca affedilir.
Ramazan ve sigara
Fransa'da yapılan bir araştırma, Ramazan'da oruç tutan sigara tiryakilerinin hepsinin ‘sigarasızlığı’ aynı ölçüde hissetmediğini gösterdi. Bağımlılık uzmanlarına göre, tiryakiler üç kategoriye ayrılabilir:
1.Tiryaki olmayanlar : oruç tuturken sıkıntı çekmeyen içiciler
2.Gerçek tiryakiler : sigarasızlığı çok hisseden ve sıkıntısı saatler geçtikçe artan gerçek bağımlılar
3.Yalancı tiryakiler : çok sigara içen ama kendi iddia ettikleri kadar tütün bağımlısı olmayan bu grup, sıkıntı çekse de sigarasız durabiliyor. Halbuki bu kategoriye dahil olanlar, oruç zamanının dışında 2 saatten fazla sigarasız duramıyor. Ramazan biter bitmez, daha sabahtan itibaren sigara içmeye başlıyor.
Prof.Lagrue bu kategori için ‘bu durum, insanların, canı isterse, sigara içmeden durabildiğini, nikotin bağımlılığı denilen şeyin aslında bir irade sorunu olduğunu gösteriyor.’ diyor.
İftar ve sahurda ölçüyü kaçırmayın
Uzun süre aç kaldıktan sonra aşırı miktarda yenilen yemek sağlığa zarar veriyor. Uzmanlar yağlı yemeklerden kaçınılmasını, öğünlerin iftar ve sahura bölüştürülmesini öneriyor.
Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Gastroentroloji Öğretim Üyesi Doç. Dr. Derya Onuk, Ramazan dolayısıyla oruç tutan vatandaşların, iftar ve sahurlarda aşırı ve yağlı yemeklerden kaçınmaları gerektiğini söyledi.
Yemeğin ardından uyumayın
Doç. Dr. Onuk, ramazan ayında oruç tutan insanların, iftarda aşırı yemek yemelerinden dolayı mide rahatsızlığı çektiklerini bildirerek, bu nedenle insanların iftar ve sahurlarda yemek konusuna dikkat etmeleri gerektiğini belirtti.
İftar ve sahurlarda hafif yemek yenmesinin sağlık açısından iyi olduğunu belirten Doç. Dr. Onuk, salata ile çeşidi bol, miktarı az olan yemeklerin faydalı olduğunu kaydetti.
Sahurda yenilen yağlı yemeklerin sağlık açısından çok tehlikeli olduğuna dikkati çeken Doç. Dr. Onuk, şunları söyledi:
’’Yemekten hemen sonra yatmanın zararları zaten çok fazladır. Ancak ramazan dolayısıyla oruç tutanlar gecenin bir yarısı kalkarak sahur yemeği yemektedir. Sahurda hafif yemekler tercih edilmelidir. Özellikle yağlı yemeklerden kaçınılması lazım. Yemek yedikten sonra ise hemen yatılmamalı, çünkü yatıldığı zaman, mide içinde bulunan asitler yemek borusuna doğru hareket eder ve yemek borusunu tahriş eder.
Yemekleri, iftarla sahur arasına yayarak yemek faydalıdır. Çünkü insan, bütün gün boyunca yemek yememiştir. Artık o insan acıkmıştır veönüne ne gelirse iftarda hemen yiyecektir. Yemeklerin bu durumda hızlıbir şekilde yenmesi, vücut açısından zararlıdır. Yemekler, iyice çiğnenerek ve hazmedilerek yenmelidir. Önce hafif kahvaltı türü besinlerle vücut, gıdasını yavaş yavaş almalıdır. Ardından diğer yemekler aralıklı bir şekilde yenmelidir. Yemeklerin, iftar ile sahur vakti arasına yayılarak yenmesi faydalıdır. Bu arada vücudun sıvı ihtiyacını korumak için de iftarla sahur arasında bol su içilmesi faydalıdır.’’
Ülser hastaları dikkat
Ramazanda ülser hastalarının sağlık açısından oruç tutmalarının sakıncalı olduğuna da işaret eden Doç. Dr. Onuk, söz konusu hastaların tedavilerinin tamamlanmasının ardından oruç tutabileceklerini ifade etti.
Doç. Dr. Onuk, ülser hastalarının aç kaldıkları taktirde mide asitlerinin artacağına dikkati çekerek, bu asidin mideye vereceği zarardan dolayı oruç tutmamalarının daha iyi olduğunu kaydetti.
Asitli içecekle başlamayın
İftarlarda orucu asitli içeceklerle açmanın da sakıncalı olduğunu anlatan Doç. Dr. Onuk, mide boşken asitli içeceklerin mideyi tahriş etmesi nedeniyle, aç karnına bu tür içeceklerden kaçınmanın faydalı olduğunu vurguladı.
Geçmiş ramazanlarda mide şikayeti dolayısıyla diğer aylara oranla hastalarının daha da artış gösterdiğini hatırlatan Doç Dr. Onuk, iftar ve sahurlarda insanların aşırı yemek yemeğe kaçmadıkları taktirde orucun sağlık açısından faydalı olduğunu sözlerine ekledi.
Kalp ramazanda bayram eder
Kalp hücreleri enerji yakıtı olarak glikozu ve yağ asitlerini beraberce bulabildiği durumlarda her zaman için yağ asitlerini seçer. Ramazanda açlık süresi uzadığından kalp için daha fazla yağ asidi oluşuyor demektir. Normal günlerde yemeklerden sonra kanda dolaşan yağlar yağ dokusu tarafından yakılarak depo edilir. Toklukta enerji kaynağı glikoz yönüne çevrilir.
Bir gram karbonhidrat 4, bir gram yağ ise 9 kilokalorilik enerji vermektedir. Bu durumda kalp toklukta fazla istemediği bir yakıtla çalışma durumunda kalmaktadır. Yağ asitlerini yakıt olarak kullanmak daha fazla enerji demektir, kalp kası gibi sürekli çalışan ve yüksek iş gören bir organın yağları enerji kaynağı olarak kullanılması çok makuldür.
Ramazanda kalp kasları tercih ettiği enerji kaynağını bolca bulmakta, adeta bayram etmektedir. Kalp kaslarında yağlanma olan birisinin yağları ramazan boyunca eriyebilir.
Ramazan...
Ramazan, güzelliktir!...
Kardeşliktir. Eski günlere duyulan özlemdir.
Sıcacık çorba, mis gibi kokan pide, ezan sesi, top sesi, davulcu, heyecan, sevgi, paylaşım, terbiyedir.
Bugün ramazanın 5. günü. Sayılı günler ne çabuk geçiyor. Böyle özel günlerde insan daha bir anlıyor geçen zamanı. Çok yakında bayram da kapımızı gelip çalacak, biz de bayramla birlikte sevdiklerimizin kapısını.
Bana göre insan hayatının çok özel günlerinden birisi ramazan. Birçok inanan insanı ortak bir duyguyla sarıyor. Akşam içilecek bir tabak çorba, sıcacık pidenin mis gibi kokusu. Sanki herşeyin tadı bir başka güzel ramazanda. Sanki bir başka bereket var evlerde. Kalpler sanki daha bir yumuşak.
Çocukluğumun izlerini yakalarım her ramazan. Komşumuz Ömer Amca’nın oruç tutuyorum diye beni ödüllendirmek için verdiği mis gibi kokan ev yapımı çörekler, dedemin teravih hazırlığı, babamın getirdiği çikolatalar, annemin sahur telaşı. Oruç tutmak isterdik de, ne zor uyanırdık kardeşimle. “Aç oruç tutacağız” diye annem korkar, babamı gönderirdi; “kaldır çocukları, seni daha çok dinliyorlar” derdi. Gerçekten de öyle annemize daha çok naz yapardık da, babam ne derse daha hızlı yerine getirirdik.
Şimdi annemin yerini ben aldım, roller değişti, babamın yerini de eşim. Ama hâlâ annemin yemekleriyle daha bir lezzetli geliyor bana ramazanlar. Dedem hayatta değil, arkadaşı Ömer Amca da çoktan vefat etti ama ben hâlâ o günleri yaşıyorum her ramazan. Bugün bile anacığımın evinde iftar yaptığım zamanlar en mutlu günlerimden oluyor. Ezan sesini beklerken babam elinde pideyle içeriye girince hele bir de kardeşlerimle denk gelirsek değmeyin keyfimize. Aynı eski günlerdeki gibi.
İftar masalarının kalabalığı, herkesin bir telaşla evinin yolunu tutması, Allah ne verdiyse sevdikleriyle paylaşması, bu güzel ne mübarek bir aydır ramazan.
Kardeşliğin, dostluğun ayı ramazan, yüzyılların hoş tadı, 11 ayın sultanı hoş geldin ramazan...
Herkese hayırlı ramazanlar...
Oruç mideyi dinlendiriyor
Orucun mideyi dinlendirdiği, ülser ve gastrit hastalığı bulunmayan herkesin oruç tutabileceği belirtildi.
Konya Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kadir Sütçü, orucun insan sağlığı için büyük yararları bulunduğunu belirterek, "Oruç, vücuttaki organizmanın bütün hücrelerinin dinlenmesini sağlamaktadır'' dedi.
Oruç tutan kişilerde midenin boş kalması nedeniyle ilk birkaç gün halsizlik, baş dönmesi, baş ağrısı ve hafif karın ağrısı görülebileceğini hatırlatan Dr. Sütçü, "Vücudun alışmasından sonra sözkonusu bu rahatsızlıklar da tamamen ortadan kalkmaktadır. Ancak, gastrit ve ülseri olanlar, oruç tuttuklarında rahatsızlıkları artabilmektedir''şeklinde konuştu.
Çocukken tekne orucu tutardık
Ramazan bütün Müslümanlar'a farz olan bir ibadet ayıdır. Şimdi dünyada yaklaşık birbuçuk milyar Müslüman var.
Bundan çocuk ve yaşlı sayısını çıkarırsak yaklaşık 500 milyon Müslüman insan, aşağı yukarı ömürlerinin onda birini oruç tutarak geçiriyorlar. Bir Müslüman günde yaklaşık 13-14 saat aç kalarak nefsini terbiye etmeye gayret ediyor. Bu iş öyle topla, tüfekle, silahla yaptırılacak bir iş değil. Düşünün koskoca 500 milyon kişi hiçbir zorlama olmadan aç ve susuz kalıyor. Bu sadece Cenab-ı Allah'ın rızası için yapılan müthiş bir ibadettir. Bu ayda yapılan oruç ibadeti aynı zamanda sosyal bakımdan da faydası olan bir ibadettir. Büyüklerimiz Ramazan'da oruç tutanlarla ilgili şunu söylemişlerdir: "Şükreden zenginler ve sabreden fakirlerin ordusu."
Biz ilkokul birde iken oruç tutmaya başladık. Küçük çocukların oruç tutmasının farz olmamasına rağmen bizim Sivas'ta Ramazan'ın öyle bir iklimi olurdu ki, anneler-babalar çocuklarına oruç tutmamalarını söylemelerine rağmen küçük çocuklar oruç tutmaktan büyük zevk alırlardı. Bizim yörede küçük çocukların tuttukları oruca "Tekne orucu'' derlerdi. "Siz öğlene kadar oruç tutup öğlen yemeği ile birlikte iftarınızı açmakla mükellefsiniz" derlerdi. Biz de küçükken tekne orucu tutar, öğlen olunca da iftarımızı yapardık.
Ramazan'la ilgili herkesin birçok hatırası olmuştur mutlaka. Benim Ramazan ile ilgili olarak hatıram, Sivas'ta iftar vaktine aşağı yukarı yarım saat kala bütün caddeler bomboş olurdu. Herkes evine dönmüş olurdu. Ben bu manzarayı çok severdim. O koskoca şehir bir anda boşalır, adeta ölü bir şehir görünümü alırdı. Benim bu manzaradan etkilendiğim gibi bütün insanların da bu manzaradan etkilendiklerini tahmin ediyorum. Şimdi de hâlâ çok hoşuma giden bir güzel manzara var, o da teravih namazlarıdır. Teravih namazı farz olmayan bir ibadettir. Fakat Müslümanlar bunu çok benimsemişlerdir. Benim çok hoşuma giderdi. Özellikle küçükken teravihe gider namaz aralarında okunan ilahilere eşlik etmekten büyük mutluluk duyardım.
Oruç hem Allah için hem bizim için
Din işleri, tamamiyle insanla Allah arasındaki bir meseledir.
Ramazan da İslâmiyet'in Müslümanlar'a farz kıldığı görevlerden birisidir. Ayrıca Müslümanlık dini o kadar güzel bir din ki, en son ve en mükemmel din olması onun güzelliğini oluşturuyor. İslâmiyet insanın ruh ve beden sağlığını hedef alıyor. Orucu hem Allah için tutacaksın, hem de kendi sağlığın için. Allah, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) aracılığıyla bize bir ay oruç tutmamızı emretmiş. Bir doktorla konuşunuz, size insan vücudunda kanın yenilenme süresinin 21-22 gün, midenin düzelmesi için 24-25 gün gerekli olduğunu söyleyecektir. Bakıyorsunuz ki bu süreler tam bir oruç zamanına denk geliyor. Bu kadar güzel, bir başka ibadet olamazdı herhalde.
Oruç mideyi dinlendiriyor
Orucun mideyi dinlendirdiği, ülser ve gastrit hastalığı bulunmayan herkesin oruç tutabileceği belirtildi.
Konya Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Kadir Sütçü, orucun insan sağlığı için büyük yararları bulunduğunu belirterek, "Oruç, vücuttaki organizmanın bütün hücrelerinin dinlenmesini sağlamaktadır'' dedi.
Oruç tutan kişilerde midenin boş kalması nedeniyle ilk birkaç gün halsizlik, baş dönmesi, baş ağrısı ve hafif karın ağrısı görülebileceğini hatırlatan Dr. Sütçü, "Vücudun alışmasından sonra sözkonusu bu rahatsızlıklar da tamamen ortadan kalkmaktadır. Ancak, gastrit ve ülseri olanlar, oruç tuttuklarında rahatsızlıkları artabilmektedir''şeklinde konuştu.
Biz oruç tutarken organlar bayram ediyor
Oruç ibadetinin şüphesiz sosyal yönden de faydaları vardır. Dünyada insanların geçim yönünden farklı imkânlarda olduğunu görüyoruz.Rabb'imiz zengin kimseleri zekât, sadaka ve diğer vesilelerle fakirlerin yardımına davet ediyor. Ancak zenginler fakirlerin hallerini tam olarak anlamayabilir. Oruç tutan zengin, açlığın ne demek olduğunu, fakir kimselerin zor hallerini daha iyi anlar. Onlara yardım elini uzatır. Bu bakımdan oruç, yardımlaşmayı teşvik eden bir ibadet olmaktadır.
Orucu, vücut için son derece yorucu bir hadise olarak düşünmeyelim. Oruçlu iken kış aylarında ortalama 12-15 saat, yaz aylarına ise 16-17 saat açlık ve susuzluk çekeriz.
Bir insan, bünyeden bünyeye değişse bile, vücudu alışmış ise 60-70 gün açlığa, bir hafta kadar da susuzluğa tahammül edebiliyor. Onun için günün muvakkat bir zamanındaki açlık ve susuzluk gözümüze çok görünmesin. Aslında her birimiz her gece bir manâda oruç tutuyoruz. Meselâ, akşam saat altı gibi yemek yiyen bir şahıs, gece bir şey yemezse ertesi gün sabah kahvaltısını sabah saat sekizde yapmış olsa, bir manâda 14 saat aç kalmış, 14 saat müddetince oruç tutmuş demektir. İnsan sair vakitlerde bir nev'i gece tutmuş olduğu bu orucu, Ramazan ayında gündüze alacak demektir.
Ramazan'da oruç tutmaya başlayan şahısta, ilk birkaç gün hafif baş ağrısı, baş dönmesi şikâyetleri olabilir. Tansiyonu ilk günlerde hafifçe düşebilir. Bunlar, bünyenin oruca yani kısmî açlığa olan alışma, adapte olma halleridir. Oruç tutan herkesin bildiği gibi, birkaç gün içerisinde bütün bu haller geçer.
Yemek yerken ve yemekten hemen sonra vücudun salgıladığı salgılar artmakta; açlık esnasında ise azalmaktadır. Bu kıymetli salgıların hücrelerde sentez edilmesi ve ifraz edilmesi yani salgılanması, hep enerji icap ettiren hadiselerdir. Meselâ 1.000 cm3 (bir litre) mide suyunun imalatı ve salgılanması için 1.500 kalori kadar enerji sarf edilmesi icap eder. Hatta sindirim yani gıdaların hazım faaliyeti bedenin ihtiyacı olan enerjinin üçte birini kullanmak suretiyle gerçekleşmektedir. Çünkü enzim dediğimiz, gıdaların sindirilmesine yardımcı olan sıvıların salgılanması; sindirim sistemindeki adalelerin hareketleri, hazmedilmiş olan gıdaların hülasalarının emilmesi; emilmiş olan gıda özlerinin münasip ve arzu edilen şekilde vücutta dağılması, hücrelerin içerisine alınmaları hep enerji sarfını icap ettirmektedir.
Bu sebeptendir ki, hasta şahısların gıdalara karşı genellikle iştahı kesilmekte, adeta oruç tutmakta ve belki de daha çabuk şifa bulmaktadırlar. Müslüman olmuş bir Alman doktor bunu şöyle izah etmektedir: "Birçok hastalıkta insanın fazla yemek yemeye ihtiyacı yoktur. Zorlama ile yemek yiyen hastaların vücudu lüzumsuz bir yüke maruz bırakılır. Bundan dolayı hastaların tedavisi güçleşir. Şu halde oruç bir manâda vücudun kendi kendini tedavi etme vasıtasıdır. Çünkü yaratıklar içerisinde hastalığa yakalananlar en doğru bir işi yaparlar. İştahları kesilmiş olduğundan bir manâda oruç tutarlar. Hasta olan organizmanın iyileşmesi için zamana ihtiyaç vardır. Sıhhatin tekrar kazanılması için lüzumlu olan enerji, vücuttaki mevcut enerji depolarından elde edilir."
Bizler çok yemek yemenin vücudumuz için faydalı bir hareket olduğunu zannederiz. Aslında arzu edilen çok yemek değil, dengeli beslenmek, ölçülü gıda almaktır.
Her yemek vücut için bir yorgunluğun başlangıcıdır. Yemekten sonra sindirim kanalında hareketler başlayacak, litrelerce sindirim enzimleri bazen boşu boşuna harcanacaktır. Kana geçen gıdaların karaciğer ve diğer organlara gidişi, artık, posa maddelerin bağırsaklardan atılması bir başka hâdiseler silsilesidir.
İşte nasıl ki her fabrika veya makine belli zamanlarda kontrolden geçirilir, temizliği, bakımı yapılır, revizyona alınırsa; aynen bunun gibi, mideyi adeta bir asit fabrikası ve bağırsakları da bir rafineri tarzında yaratan Cenab-ı Hak, 11 ay aralıksız çalışan bu fabrikalara, yılın bir ayında, yani Ramazan ayında muvakkat bir istirahat vermiştir. Mide ve bağırsaklarımız, hatta karaciğer gibi önemli bir diğer organımız, Ramazan ayında tutulan oruç esnasında fizyolojik bir istirahate alınmaktadır. Bizler oruç tutarken belki biraz sıkıntı çekiyoruz. Ancak oruçlu iken iç organlarımız, bilhassa akşamüstü adeta bayram ediyorlar.
Modern tıp da orucun faydaları
Anahtar Kelimeler:orucun faydaları, Orucun Faydaları Nelerdir, orucun faydaları ve fazileti, orucun sağlığa faydaları, oruç tutmanın faydaları, orucun tıbbi faydaları