|
Hastalık Hastalığı
Kadinlaricin.net sitesinde Hastalık Hastalığı baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Hastalık Hastalığı ile ilgili yazi bulunmaktadir.
Hekime başvuran her 30 kişiden birinin hastalık hastası olduğu saptanmış. Hastalık hastalarının yarısını evliler oluşturuyor.
Onlara hastalık hastası deniyor... Sayıları azımsanmayacak kadar çok. Toplum içindeki yaygınlıkları yüzde bir dolayında. Hekime başvuran her 30 kişiden birinin hastalık hastası olduğu saptanmış...
Hastalık, erkeklerde biraz daha fazla görünüyor. Ama pratik olarak, hastalık hastası olan kadın ve erkeklerin sayıları eşit. Hastalık, 30 ve 40'lı yaşlarda sıklıkla ortaya çıkıyor. Sosyal statü yüksekliği hastalık riskini azaltıyor. Hastalığın tıp dilindeki adı 'Hipokondriyaziz.' Hastalık hastalarına da hipokondriyak deniyor. Yani, kişinin kendi hastalığı ya da sağlığı ile aşırı ve ısrarlı biçimde uğraşması durumu. Gerçekdışı olarak, kendisinde ciddi bir hastalık bulunduğuna inanması, bundan korkması ve doktor doktor dolaşması...
Hekimler, hastalık hastalarını anlatırken, ‘‘kişide belki psikiyatrik bozukluğun yanında, gerçekten bir medikal hastalık da söz konusu olabilir. Ama bu hiçbir zaman abartılacak boyut ve ciddiyette değildir. Hipokandriyaziz durumunda, hastalıkla meşguliyet o kadar abartılı duruma girer ki kişi yaşamının her anında bunu düşünerek, aile yaşamını, sosyal hayatın aksatır’’ diyorlar.
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi 4'ncü Psikiyatri Birim Şefi Doç. Dr. Emin Ceylan şunları söylüyor:
‘‘Kişi, vücudunda duyumsadığı ya da gördüğü ufak tefek bazı belirtileri ciddi bir hastalık şeklinde yorumluyor. Bütün laboratuvar incelemelerinin, doktor değerlendirmelerinin aksi yönde bulgu vermesine rağmen, kişinin bu yargısı değişmiyor, aksine pekişiyor. Hasta gereksiz ilaçlar kullanarak, hem kendi ve hem de ülke ekonomisine önemli kayıplar verdiriyor. Bu hastalar, aile içinde, her zaman hastalık rolü ile güç kazanıp, istedikleri saldırgan tutumu takınabiliyorlar.’’
Doç. Ceylan'ın verdiği bilgilere göre, hasta bu durumunu öylesine abartıyor ki kendisine yardım edilmediği durumunda, aile yakınlarını suçluluk duygusu içinde bırakabiliyor. Onları istediği yönde, yönlendirebiliyor.
Önemli bir noktayı da vurgulayan Dr. Ceylan, ‘‘Bu hastalara, bu nedenle öfkelenmek, ilgisiz kalmak ve onları hasta değil, birer ‘numaracı' olarak görmek son derece tehlikelidir. Bu tür tavır, hastalığın daha ileri boyutlara ulaşmasına neden olmaktan başka işe yaramaz. Hastalar asla psikiyatrik problemleri olduğunu kabul etmek istemezler. Doktora fiziksel hasta olarak giderler. Yakınmaları ne kadar fiziksel, dolayısı ile somut olursa, o kadar anlamlı olacağını düşünürler.’’
Doktora öfke
Psikiyatri Profesörü Dr. Özcan Köknel de bu nedenlerle hastalara tanı koymakta zorlandıklarını belirterek şunları söylüyor:
‘‘Hastalar birçok organlarına ait bozukluklardan yakınıyorlar. Örneğin, poposunu gösterip, buradan bir sıkıntı geldiğini söyleyebiliyor. O zaman, bir iç sıkıntısı olup olmadığını anlamak güçleşiyor. Kültürel, ekonomik, sosyal yönden gelişmekte olan ülkelerde hastalar, sorunlarını organları ile açıklıyorlar. Fizyolojik durumdaki belirtileri abartıyorlar.’’
Kişi, hiçbir zaman planlayarak, farkında olarak böyle bir konuma kendini sokmuyor. Kendi kendine yarattığı bu hastalık problemi nedeniyle, çözümü güç sorunların altında kendini ezilmekten koruyup, çözümsüz problemlerden uzak kalabiliyor. Bütün bunları tamamen bilinçsiz yapıyor.
Hipokondriyaklar, başkalarına göre, vücutlarının herhangi bir bölgesinde oluşan rahatsızlık ya da bozukluklara karşı daha duyarlı oluyorlar. Onlara, ‘Ağrı eşikleri düşük kişiler’ deniyor. Örneğin, kol ve bacaklarındaki gerginlik duygusunu, şiddetli ağrı biçiminde algılıyorlar. Bu nedenle de bu tür duyumların, patolojik ve bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıktığını düşünüyorlar. Oysa normal kişiler, bu duyumları, rahatlıkla, aşırı çalışmaya, yorgunluğa ya da yaşlılığa bağlıyabiliyorlar.
Hastalar, en çok mide-bağırsak, kalp-damar sisteminden yakınıyorlar. Kişi, hastalığı ile içiçe yaşıyor. Belirtilerle ilgili tıp kitapları okuyor. Çünkü, hiçbir doktora güvenmiyor. Kendince, okuduğu kitaplardan kanıtlar topluyor ve bunları doktorlarla tartışıyor. Doktora karşı öfkeli ve saldırgan tutum takınıyor. Doktorlara hem kızıyor ve hem de bağımlı kalıyorlar. Fakat, hiçbir zaman tatmin olmuyorlar.
Hastalığın nedenleri
Doç . Dr. Emin Ceylan, ‘‘Hastalığın nedenleri arasında psikodinamik açıklamalar da var’’ diyor. Öncelikle bu kişiler, başkalarına karşı olan saldırgan ve düşmanca tutumlarını hastalık yakınması olarak onlara yöneltiyorlar. Öfkeleri de geçmiş yaşamlarında duydukları, yaşadıkları reddedilmelere karşı oluşuyor. Hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştıran bazı nedenler de mevcut. Örneğin, çocukluk döneminde, aile üyelerinde sürekli hastalıklar bulunması önemli oluyor.
Çoğu kez hastalık, hayatı tehdit edecek kadar ağır bir fiziksel hastalığın sonunda ortaya çıkıyor. Myokart enfarktüsü geçiren ya da çocukluklarında sürekli hastalıklara savaşan, hastanelerden çıkmayan kişiler arasında hastalık daha yaygın olarak görülüyor. Hipokondriyak hastalar, normal fizyolojik belirtilerle fazla meşgul oluyorlar. Devamlı kalp ve bağırsak seslerini dinleyip, nabızlarını sayıyorlar. Hekimden hekime, hastaneden hastaneye koşmayı bir yaşam biçimi haline getiriyorlar. Hekim ve hastanelerden sürekli tetkikler istemelerini, sonu gelmeyen muayeneler yapmalarını bekliyorlar.
Bu hastalar, tipik olarak sürekli biçimde üzgün, gergin ve sıkıntılı görünüyor. Sıkıntı, yüz ifadelerine, konuşmalarına, ses tonlarına yansıyor. Çünkü, onlar, çok ağır bir hastalığa yakalandıklarını, hastalığın tedavi edilemeyeceğini ve yakın zamanda öleceklerini düşünüyorlar.
Hastaların yarısını evliler, dörtte birini bekarlar oluşturuyor. Geri kalanlar da dul ve boşanmışlardan meydana geliyor. Bu hastalar ya aşırı bensever, ya takıntılı ya da mazoşist kişilik yapıları gösteriyorlar.
Nasıl tedavi edilir?
Bu hastaların tedavisinde en önemli noktalar, hekimlerin hastalarını gereksiz tedavilerle oyalamamaları. Hekim hastaya, ‘‘Senin hiçbir şeyin yok, numara yapma’’ gibi sözler de söylememeli. Hastanın psikiyatrik problemi olduğu bilinmeli ve bir psikiyatriste başvurması sağlanmalı. Dikkatli bir tedavi ile hastalık iyileşir. Çocuklardaki hastalık, ergenlik döneminde sıklıkla kaybolur. Genç hastalarda, yüksek sosyoekonomik gruplarda aniden başlayan hastalığın iyileşme oranı yüksektir.
Doktorla monolog!
Eski Yunan'dan beri bilinen hipokondriyaziz, geçen yüzyıl içinde psikolojik faktörlerin de içinde bulunduğu bir durum olarak algılanmaya başlandı. Günümüzde de bugünkü anlamına oturdu.
Doç. Dr. Emin Ceylan, kişiye psikiyatrik olarak hipokondriyaziz tanısının konulabilmesi için onun, vücudundaki belirtileri yanlış yorumlayıp, ciddi bir hastalığı olduğu korku ve düşüncesini en az altı ay taşıması; yeterli tıbbi inceleme yapılıp, güvence verilmesine karşın, bu düşüncelerin sürüp gitmesi; sosyal ve mesleki gerilemeler göstermesi gerektiğine işaret ediyor. Hastaları da ayrıntılı olarak şöyle tanımlıyor:
Hastalar hekimin karşısında yakınmalarını uzun uzun anlatırlar. Hekimin sözlerini kesip, soru sormasına bile çoğu kez izin vermezler. Dolayısı ile hekimle görüşmeleri bir diyalog değil monolog şeklinde geçer.
Hastalar tıbbı terim ve jargonlar kullanır. Bunları daha önce konuşmuş oldukları hekimlerden, okudukları tıbbi kitap ve yazılardan edinirler.
Hipokondriyaklar, kimi zaman doktora olan güvensizliklerinden, kendi tedavilerini kendileri uygularlar. Birbirinin peşisıra ilaç kullanırlar. Özellikle vitaminlere pek düşkündürler. Uyguladıkları tedavilerin sonuçlarını doktorlarla tartışırlar. Yeniden başka bir tedavi şekline yönelirler. Bu süreç bir türlü bitmez, uzun yıllar devam eder, gider. Kurdukları bütün dostlukları, arkadaş ilişkilerini hastalık çerçevesinde döndürürler. Bu durumlar, hastanın ilişkilerini bozar, giderek kişiyi yalnızlığa sürükler ve depresyon ortaya çıkar.
Toplumda hipokondriyaziz tanısı alabilecek önemli sayıda kişi olmakla birlikte, bunların pek azı tanınıyor. Çünkü hastaların önemli bir grubu, dahiliye hekimlerine başvuruyor. O nedenle hastalık olduğundan da seyrek görülüyor.
Salgın hastalık timi
Dünyada herhangi bir coğrafyada bilim adamlarının tanımyamadığı esrarengiz bir hastalık ortaya çıkar çıkmaz, bundan ilk önce Atlanta'daki ‘Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi’ (CDC) haberdar oluyor. Telefonla veya e-mail yoluyla başvurulduğunda merkez, eldeki verilere bakarak hastalığı teşhis ediyor. Çok ciddi durumda ise merkeze bağlı sağlık timleri, hastalığın ilk çıktığı yere giderek yerinde araştırma yapıyor, virüsü teşhis ederek tedavi imkanlarını araştırıyor.
Hastalığın ilk kurbanından alınan kan ve patolojik örnekler, çok sıkı güvenlik önlemleri altında Atlanta'ya götürülerek araştırılıyor. Virüsün laboratuvardan kaçmasını engellemek için araştırmalar, havasız ortamda yapılıyor. ‘‘Sıcak bölge’’ denilen laboratuvara girmek en az 15 dakika sürüyor. Duşun altına girerek vücutlarını dezenfekte eden uzmanlar, 10 kilogram ağırlığındaki özel kıyafetlerini giydikten sonra çoğunlukla ölümcül hastalıklara neden olan virüslerin bulunduğu ‘‘sıcak bölge’’ye girebiliyorlar.
Ekolojik dengenin bozulması sonucu sıcak alanların kuzeye doğru genişlemesi, dünyanın hastalık haritası da değiştirdi. Sadece son 20 yılda virüslerin neden olduğu 30 yeni bulaşıcı hastalık teşhis edildi. Örneğin, küresel ısınmayla birlikte sıtmaya neden olan böcekler, kuzeye doğru ilerleme başladı. BM'nin tahminlerine göre 2000 yılında dünya üzerinde çoğunluğu azgelişmiş ülkelerde olmak üzere 24 megapol oluşacak. Plansız kentleşme ve hijyen eksikliği, yeni hastalıklara zemin hazırlayacak. Aynı şekilde turizmle, egzotik hayvan ve meyvelerin ticaretiyle hastalıklar daha hızlı yayılacak. CDC'den Dr. Clarence Peters, ‘‘Vakit geç olmadan tüm gücümüzle gelmekte olan tehlikeye karşı hazırlanmalıyız’’ diye konuşuyor.
Hastalık belirtileri
Sağlığınızı tehdit ettiğini düşündüğünüz belirtilerin önemi bunlarla birlikte görülen gelişmelere göre değişebilir. Örneğin ateş yükselmesiyle birlikte hapşırmaların başlaması genellikle bir soğukalgınlığı habercisidir. Ama ateş yükselmesiyle birlikte şiddetli öksürük ve balgamda kan görülmesi, çok ciddi bir soruna işarettir.
Kanser taraması
Diyet uygulamadan zayıflamaya başlamak, zihinlerde kuşku yaratır. Akla ilk gelen ihtimal ise kanser olur. Oysa aşırı stres kilo verdirebilir. Bazı kişiler strese girdikleri zaman metabolizmaları hızlanır. Bazıları ise stres altındayken yeterli besin alamazlar.
Ancak kilo kaybına, uykusuzluk ve huzursuzluk da eklenirse, bunlar depresyon belirtileri olabilir. Depresyon, ilaç ve psikoterapi ile tedavi edilebilir. Eğer kilo kaybına aşırı susama ve çok sık idrar boşaltma da eklenirse, diyabet ihtimali güçlenir. Kan şekerinin ölçülmesinden sonra doktorun tavsiyeleri uygulanmalı. Diyabet tedavi edilmezse, tehlikeli sonuçlar yaratır. Kilo veren kişiler sürekli yorgunluktan ve kalın bağırsaklarının çalışma düzenindeki değişikliklerden yakınıyorlarsa, kanser taraması yaptırmalıdırlar. Soğukalgınlığı ya da grip geçiren bir kişinin daha sonra öksürmeye başlaması önemli değildir. Ama öksürük en fazla iki hafta içinde geçmezse ve öksürük nöbetleri daha da şiddetlenirse hemen doktora görünmeli. Başka hiçbir belirti olmadan sadece öksürük nöbetlerinin başlaması, alerji sorunun habercisidir.
Akciğer kanserinin habercisi olan öksürük göğüs ağrısıyla birlikte gelen öksürüktür. Hasta, derin soluk almak istediği zaman göğsüne bir sancı saplanır, sık sık soluksuz kalır ve balgamında kan görülür.
Endişe krizi
Göğüs ağrısı mide yanmasından kaynaklanabilir. Kalp çarpıntısıyla birlikte göğüste daralma hissi, soluksuz kalmak kişilere korku verir. Kalp krizi geçirmek üzere olduklarını düşünürler. Gerçekte ise bu bir endişe krizi de olabilir. Ancak göğsün ortasına birdenbire bir sancının saplanması, sancının omuzlara, kollara ve sırta doğru yayılması tehlike işaretidir.
Boyundaki ve baştaki kasların gerilmesi, başağrısına neden olabilir. Başağrılarının büyük bir çoğunluğunun nedeni kaslardır. Eğer başın sadece bir yanı ağrıyorsa ve bu ağrıya mide bulantısı, kusma, ışığa karşı aşırı duyarlılık ekleniyorsa, hemen bir doktora başvurulmalı. Eğer başağrısına yürürken dengeyi korumakta güçlük çekme, mide bulantısı ve kusma da ekleniyorsa bu belirtiler bir beyin tümörünün habercisi olabilir.
Hastalık hastası İzmir’den “Deli divane” rumuzlu okuyucuya cevaptır: “Hastalık hastası” olmak, psikolojik rahatsızlıkların bedene sirâyet etmesi halinde ortaya çıkan bir problemdir. Kişinin bedenî bozukluğu yokken sanki varmış gibi hisseder. Bu elinde değildir. Bir ruh hastalığıdır. Bütün tahliller normal bulunur. Onun için her organı hasta hissedebilir ve sanki hastalık varmış gibi hisseder. Psikiyatri bölümündeki tedâvilerinizi aksatmadan devam ettirin. Size verilen ilâçları düzenli kullanın. Manevî yönünüzü ne kadar kuvvetlendirirseniz o kadar çabuk iyi olursunuz.
Hastane sizi hasta etmesin
Hastane virüsü adıyla bilinen bir virüs, hastanede tedavi gören kişilerin başlarına büyük dertler açabiliyor. Hastane virüsüne karşı önceden tedbir almalısınız.
Hastaneye yatmadan iki hafta önce her gün iki adet çinko ve C vitamini hapı alın. Bu haplar bağışıklık sisteminizi güçlendirir ve çabuk iyileşmenizi sağlar.
Hastanede kaldığınız sürece, bağışıklık sisteminizi güçlendirecek ilaçları almayı ihmal etmeyin. Ancak, doktorunuzla bu konuyu mutlaka görüşmelisiniz.
Hastanede size uygulanacak tedaviye, bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçların zarar vermediğinden emin olmalısınız.
Hastanede sizinle ilgilenen doktor ve hemşirenin sizi muayene etmeye başlamadan önce ellerini yıkamalarına dikkat edin.
Prof. Özcan Köknel anlatıyor
Hasta ile içli dışı olmayacak, cinsel ilişki ya da daha yakın bir ilişki kurmayacak. Bunlar hem genel tıpta hem de genel psikiyatride uyulması gereken etik kurallar. Hastayı ve çevresini bekletmemeli. Bu ta Hipokrat zamanından beri ihlal ediliyor. Hastaya çağrılmadan bir daha gitmemeli, hastanın yanında gereğinden fazla kalmamalı. Hasta aramadıkça aramamanın daha doğru olduğunu öğrendim. Belki hasta senden memnun değil, başka bir hekime görünmek istiyor. Bazı hasta aileleri hekimlerine yalan söylemek durumunda kalıyorlar. Sizi beğenmiyorlar, çok da haklılar. Hasta ailesini de bu sıkıntılı durumda bırakmamak için de gereğinden fazla aramamak gerekir. Terapi sırasında ikinci bir hekimin gözlemci olmasından yanayım. Muayenede hastayı çok iyi tanımadan katiyen yalnız konuşma yapmıyorum. Onlara da ‘‘bu sizi tanıma. Sizinle beraber yakınlarınızı da tanımakta fayda var’’ diyorum. Ya aileden birini çağırıyorum ya da yazılı olarak veriyorum. Aileden kimse gelmemişse yazılı olarak çağırıyorum. Mutlaka aileye bilgi vermek de etik kurallar çerçevesinde.
Sağlığın imzası Şu günlerde insanların en çok boynunu büken iki konu grip ve banka borçları. İkincisine ister istemez alıştık ama ilki alışılır gibi değil. Sanıyorum ciddi bir salgın var. Kimi görsem burnunu çekiyor, ateşten şikayet ediyor. Millete acırken bir de baktım ben de kapmışım şifayı. Hakikaten dedikleri kadar sarsıyor insanı. Değil kolumu kaldırmak, parmağımı oynatacak gücü bulamıyorum kendimde. Başım sanki olması gerekenden otuz kilo daha ağırmışçasına sıkıntı veriyor. Gözlerim sürekli sulanıp yüzüme ağlamaklı bir ifade kazandırıyor. Yalnız bu defa burnumu çekmeme gerek yok. Çünkü nezleli bir grip değil bu. Tuhaf bir şey. Aniden başladı. Ciddi bir sırt ağrısı ve ardından gelen ateşle beni yatağa mahkum etti. Bütün bunları kendimi acındırmak için yazmıyorum. Kendinize dikkat edin diye tavsiyede bulunuyorum. “Ben kolay kolay hasta olmam” demeyin. Ben de öyle derdim. Hava sıcaklıklarının sürekli değişmesi şaşırtıyor bizleri. Sabah bakıyorsunuz, hava ılık gibi. Ona göre giyinip çıkıyorsunuz. Biraz sonra bulutlanma başlıyor, gökyüzü kararıyor ve sert bir rüzgar esiyor. İçiniz titriyor böylece. İşte o titreme ile vücudunuza giren rahatsızlık yakanızı bırakmıyor. Tabii bir de kötü alışkanlıklarımız var salgının yayılmasına sebep olan. Kimi görsek sarılıp öpüyoruz. Böylece mikroplara gün doğuyor. Öpüşmesek bile el sıkışıyoruz. Biliyorsunuz nezle ve benzeri hastalıklar el temasından da bulaşabiliyor. Kendimizi korumamız lazım. Çünkü hastalık bir kişiyi yakaladıktan sonra evde kim varsa sıradan hepsini ziyaret ediyor. Özellikle yaşlılar ve çocuklar için tehlikeli. İşe gidememek, sokağa çıkamamak gibi kısıtlamaların sıkacağı kişiler de önlem almalılar. Biraz daha az öpüşüp el sıkışsak sanki hastalık bu kadar yüz bulamayacak gibi geliyor bana. Sıcakkanlı milletiz. Tanıdığımız, sevdiğimiz birisini görünce dayanamıyoruz. Bir çeşit samimiyet gösterisi şeklinde bu seremonileri sürdürüyoruz. Bu durumda yan etkiler de bizimle dalga geçiyor tabii. Şu anki halimi görmediğinize memnunum. Yukarıdaki fotoğrafla hiç ilgim yok. Üzerimde eski bir eşofman, elimde gözyaşlarımı sildiğim mendilim ve kaloriferin yaydığı sıcaklık yetmediği için evin her köşesine taşımak zorunda kaldığım sobamla aynı filmlerdeki gibiyim. Üstelik bir de aldığım antibiyotik alerji yaptı. Halbuki her zaman kullandığım bir marka. Tabii iftar ve sahurda alabilmek için bin miligramlık alıyorum. Belki ağır geldi belki de sırf beni sinir etmek için kaşındırdı. Bu kadar tasvirin altında yatan ruh durumu ise olumlu çok şükür. Detaylı anlatımımın sebebi, birtakım okurlarıma herkesin sıradan ölümlüler olduğunu hatırlatmak. Aldığım mesajlara bakınca beni gözlerinde çok büyüttüklerini görüyorum. Elbette sadece benim için geçerli değildir bu. Ama gerçekte tanınan her insan sıradan bir insandır işte. Herkes kadar grip olabilir, herkes kadar borçlanabilir ve bütün dünyevi sıkıntılara tabidir. Kimseyi fazla abartmamak lazım. Televizyonlara bakınca şaşırıyorum. Ünlüler sanki başka bir galakside yaşıyormuş gibi davranabiliyorlar. Aslında bu bir arz talep meselesi. Talep edilmeseler anlayacaklar dünyanın kaç köşe olduğunu. Gördüğünüz gibi yüksek ateş bile sivri dile çare olmuyor. Ne yapalım bu bir yaradılış meselesi. Her gün kalemlerimizi boşuna bileylemiyoruz. Maksat daha aklı başında, daha istikrarlı ve daha huzurlu bir ülke haline gelebilmek. Bütün olumsuzluklar tersine dönünceye kadar yazarlar yazmaya, çizerler çizmeye devam edecekler. Hepinize sağlıklı günler diliyorum. İnsan, sağlığını kaybedince değerini anlıyor. Elimizdeyken pek önemli gelmeyen bu servet, bizden biraz uzaklaşınca yaygarayı basıyoruz. Bu da bizlerin ne kadar aciz olduğunun imzası gibi.
Sözün Özü Aşk sürekli mutluluktur.
Levha Sağlığı olanın umudu, umudu olanın herşeyi var demektir.
Havadan nem kapmak
Bu yazı, hastalıklar, acılar ve kederler içinde bulunanlar için. Ve sayıları hiç de az olmayan, hassas bünyeliler için.
Daima sağlıklı, neşeli, hayat dolu yazılar yazacak değiliz ya... Biraz da hastalık ve acıların felsefesini yapalım. Ne olduğunu sorgulayalım ve hayatı zorlaştırıyormuş gibi görünen (Zorlaştırdığı şüphe götürmez bir gerçek) sağlık sorunlarının nasıl olup da kimi insanların yakasına yapıştığını anlamaya çalışalım.
İnsan durup dururken hastalanmıyor. Fakat, kişinin hasta olması için illa da dış etkenlere de ihtiyacı yok. Sonra, mutsuz ve kederler içinde bulunması için öyle çok şiddetli talihsizliklerle karşılaşması da şart değil.
Ben öylelerini biliyorum ki, üstünden kamyon geçse, hacı yatmaz gibi doğrulup hayatında hiçbir değişiklik yapmadan sürdürmeyi başardılar. Ne canı yandı ne de ah vah etti. Üstelik beklenmeyecek derecede hızlı iyileşip doktorlar dahil herkesleri şaşırttılar. Ve öylelerini de biliyorum ki, kendilerini evlerine kapatıp nefes almaktan bile korkuyorlar. Burnunu birazcık dışarı uzatsa, nezle, grip yataklara düşüp günlerce kalkamıyorlar.
Aşık olacak kimse yokken, aşk acısıyla kıvrananlar, dertsiz başlarına dert açıp sonra da üzüm üzüm üzülüp kederle dolaşanlar var. Buna karşılık büyük aşk yaşadığını itiraftan çekinmediği halde sevgilisinden ayrılır ayrılmaz (Aşk acısı çekmek şöyle dursun) zerre kadar aklına getirmeyenler var.
Şimdi düşünüyoruz; Acaba üstünden kamyon geçtiği halde yıkılmayan, hastalık nedir bilmeden dolaşıp sevdiğinden ayrılmanın acısını duymayan mı, olmak iyi yoksa, havadan nem kapan, aşkı hayal edip duygulanan, etrafına bakıp kederlenen olmak mı, iyi...
Hemen diyeceksiniz ki, elbette ki, acı duymayan, metanetli, güçlü, hastalıklara karşı dirençli biri olmak daha iyi. Yalnız unuttuğunuz bir nokta var. Bu tip kişiler, vurdum duymaz, algılaması zayıf, duyarlılığı hiç olmayan, baharın farkına varmayan, ne rüzgarın, ne polenlerin ne de dünyanın etkilemediği kişiler. Yani hassasiyet hiç gelişmemiş. Ne teninde, ne beyninde, ne de ruhunda hissetmiyor. Ona hiçbir şey nüfuz edemiyor.
Polenlerden etkilenip allerji olanlar, kapıdan dışarı çıkmaya korkanlar (Tabii bu kadarı fazla) endişe ve ızdırap içinde dolaşanlar, kısaca acıyı çok kuvvetli hissedenler, algılaması çok yüksek olan kişilerdir. Havadaki en ufak değişikliği hemen hissederler. İnsanların üzüntülerini kendi dertleriymiş gibi algılayıp acı çekerler. Dünyanın her bir zerresi onlara nüfuz eder ve şiddetle etkilenirler.
Düşünün bir, ünü yaşadığı ülkenin sınırlarını aşmış sanatçıları düşünün. Onların hayatını okuduğunuz zaman bir çoğunun yaşadıkları sürece acı ve ızdırap dolu bir hayat sürdüklerini anlarsınız. Ve duyarlılıklarının boyutlarını kavrarsınız. Ve yaşadıkları acının yaratıcı enerjiye dönüşüp şaheserlerini nasıl yarattıklarının bilincine varırsınız.
Tabii yaratamayanlar da var. Onlar da bir köşede acılarına gömülüp intihar ediyorlar. Çünkü, sahip oldukları enerjiyi kullanamıyorlar ve yanıyorlar. Yani enerjileri kendilerini yok ediyor . Hastalık Hastalığı hakkinda aciklamalar Hastalık Hastalığı konusunda bilgiler
|
|