Kadınlar
     
Kategoriler
Kadın sağlığı
Hamilelik ve Doğum
Kadınlar için Moda
Kadınlar için Güzellik
Kadınlar için Diyet Listesi
Çocuklar
Kadınlar için Ev İşleri
Kadınlara Tatil yerleri
Evlilik sorunları
Yemek Tarifleri
Pratik Bilgiler
Yaşam
Kim Kimdir
Kadınlar hakkında
Resimler

 

 

Kadınlar » Pratik Bilgiler

» Deprem Habercileri

 

Deprem Habercileri

Kadinlaricin.net sitesinde Deprem Habercileri baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Deprem Habercileri ile ilgili yazi bulunmaktadir.

Deprem Habercileri  ,resim ,resimleri

 

Dikkat, baş dönmesi bile deprem habercisi olabilir

Türkiye ve Japonya'da yapılan araştırmalar, insanların da deprem habercisi olduğunu ortaya çıkardı. Doç. Dr. Ülkü Ulusoy'un Marmara, Prof. Motoji Ikeya'nın da Kobe depremini yaşayan yüzlerce kişiye ulaşarak yaptığı araştırma aynı sonucu verdi: İnsan da depremi hissedebilir.

Son yüzyıl içinde üç milyon insanın hayatını kaybetmesine yol açan depremler, sismologları, ön belirtileri belirlemek için yoğun bir çaba içine soktu. Bu çerçevede, Türk ve Japon bilim adamlarının yaptığı son araştırmalar ilginç veriler ortaya koydu. Deprem öncesi hayvanlarda, bitkilerde ve gökyüzündeki değişiklikler yanısıra, insanlardaki değişiklikleri de araştıran Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ülkü Ulusoy ile Osaka Üniversitesi Kuantum Jeofizik Laboratuvarı'nda görevli Prof. Dr. Motoji Ikeya, Marmara ve Kobe'deki depremler öncesinde, insanlarda bazı ortak değişimler olduğunu tesbit ettiler.

Kültür Bakanlığı tarafından ‘‘Deprem Habercisi Olaylar’’ başlığı altında kitaplaştırılan çalışmada, deprem öncesinde insanlarda mide bulantısı, yiyeceklerden tiksinti, başdönmesi, denge bozukluğu gibi belirtilerin ortaya çıktığı belirtildi.

Araştırma için 17 Ocak 1997'de meydana gelen 7.2 büyüklükteki Kobe depremi sonrası bin 711, 17 Ağustos 1999'daki 7.4 büyüklükteki Marmara depremi sonrası da 4 50 kişiyle yüzyüze ya da telefon, faks ve internetle iletişim kuruldu.

İshalde artış, ádette sapma


Kobe ve Marmara depremlerini yaşayanlar, depremden önce uyku saati olmasına karşın bebeklerin uyanıp ağladığını; depremden bir gün önce başdönmesi, kusma, bulantı, nefes almada güçlük, başağrısı, yorgunluk belirtileri ortaya çıktığını söylediler. Bunlara ilaveten Kobeliler, depremden önce yanaklarında soğukluk hissettiklerini, rüzgár olmadığı halde yaprakların hışırdadığını, deprem merkezi civarında çevreye kötü bir kokunun yayıldığını, akıl hastalarının farklı tepkiler ortaya koyduklarını da vurguladılar. Marmara depremini yaşayanlar ise bu ortak belirtilere ilaveten ishal, regl dönemlerinde sapma ve yüksek tansiyondan şikayet ettiler.


Akşam sefaları aniden soluyor

Doç. Ülkü Ulusoy ve Prof. Motoji Ikeya'nın sunuş yazılarının bulunduğu kitapta, her iki depremde yaşanan diğer sıradışı olaylar ise şöyle sıralandı:

Akşam sefası: Yapraklarda su kaybı, aniden solma

Köpek: Dayanılmaz biçimde uluma, yüksek sesle havlama, huzursuzluk

Kedi: Çığlık atma, yüksek bir ağaca veya sahibinin kucağına tırmanma

At: Kişneme, dörtnala koşma

Fare: Yer altından çıkma

Muhabbet kuşu: Delice çırpınma

Saat: Normalden çok hızlı veya yavaş çalışma

Telsiz: Kendiliğinden parazitlenme

Oto teybi: Kendiliğinden kanal arama

Televizyon: Kırmızı çizgili parazitlenme

Floresan lamba: Deprem fırtınası sırasında belli belirsiz ışıma

Cep telefonu: Çalışmama, parazitlenme

Buzdolabı: Kompresörde berbat bir gürültü

Çam ağacı: Yapraklarda yanmışçasına su kaybı başgösteriyor.

Depremin güneş tutulmasıyla ilgisi

Depremin güneş tutulmasıyla ilgisi olduğunu ileriye süren bilim adamları var. Gerçekten güneş tutulduğu gün belki de çoğu insan “Acaba bu olayın ardından bir felaket yaşanır mı?” diye kendi kendisine sormuştur.
Araştırmacılar ve meraklılar, eski gazeteleri ve daha başka kaynakları karıştırarak güneş tutulmasını takip eden günlerde depremlerin olup olmadığını tesbit edebilirler. Ben fizikçi değilim, bilim adamı da değilim. Ne var ki güneş tutulması pek sık rastlanmayacak olaylardan biri olduğu için, tabiatta bazı dengelerin bozulmasına yol açabilir diye düşünmekteyim.
Kısas-ı Enbiya’da geçer: Şuayb Peygamber zamanında Medyen halkının uğradığı o büyük depremin öncesinde dayanılmaz sıcaklar olur. Öyle ki ırmaklar bile kaynar. Bu sıcaklar yedi gün sürmüştür. Daha sonra bir bulut gelmiş, halk bu bulutun altında toplanmıştır ve şöyle deniliyor:
“Buluttan ateş yağdı, cümlesi yandı, Ehl-i Medyen dahi bir sayha (çığlık) ile telef oldu.”
Prof. Seyyid Kutup’tan tercüme, Kur’an-ı Kerim’deki kıssaları bir araya getiren bir başka kitapta ise Medyen Halkını kavuran sıcağın derecesi “vücutlarından “bardaktan boşalır gibi” ter boşalıyordu” şeklinde ifade edilir. Nihayet sekizinci gün gökte, başlarının üstünde güneşi örten siyah bir duman görürler. Serinleyip ferahlayacaklarını düşünürlerken birden o büyük sarsıntı her yanı kasıp kavurur...
Güneşin kara bir bulutla örtülmesi güneş tutulmasından başka bir şey olabilir miydi acaba? Gerçi o felaket Şuayb’i dinlemeyenlere verilmiş bir ceza idi ama, herhalde fizik olarak da bir açıklaması vardı.
Bu bahsi okuyunca bugünün bilim adamlarının güneş tutulmasıyla deprem arasında kurdukları bağ doğrusu bana aykırı gelmiyor.
Hazreti Şuayb Medyen ve Eyke halkına ölçüyü ve tartıyı eksik yapmamaları, hak yememeleri hususunda öğütlerde bulunuyordu. Kur’an-ı Kerim’in bazı surelerinde Hz. Şuayb’ın bu uyarıları, Medyen halkının onu dinlememesi ve o büyük afetin gelip çatışı belirtilmiştir.
“Ey milletim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka tanrınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; İnanıyorsanız, bilin ki bunlar sizin için hayırlıdır. (A’raf Suresi-85)
Ne var ki Medyen halkı Hz. Şuayb’ın bildirdiklerini kulak ardı eder ve ona “Seni ve inananlarını kasabamızdan çıkarırız.” tehdidinde bulunurlar. Ve derler ki;
“Sen ancak büyülenmiş birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür” dediler. Şuayb ‘Rabbim yaptıklarınızı çok iyi bilir’ dedi. Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Gerçekten o gün azabı büyük bir gündü.” (Şuara Suresi-185, 186, 187, 188, 189)
Güneşi örten bulut, bulutlu gün, gölge günü gibi tabirler yaşanılan olağan günlerden çok farklı bir günü ifade ediyor. Kimbilir o nasıl bir sıcak, o nasıl bir gölgeydi?
Şu var ki herşey Allah’ın iradesi ve gücüyle tecelli ediyor.

Deprem Nedir

Deprem Dehşeti
Güçlü toplumlar zor zamanlarda gösterdikleri reflekslerinden belli olur. İstanbul ve çevresini sarsan depreme hazırlıksız yakalanışımız, devlet ve toplum olarak şimdiye kadar vurdumduymazlığa terkettiğimiz bazı hayati konulara ciddi bir şekilde eğilmemiz gerektiği gerçeğini acı bir şekilde ortaya koydu. Bu dizide depremler hakkında merak ettiğiniz her şey ele alınmaya çalışıldı. “Depremler nerelerde, neden oluşur?”, “Tahmin edilebilirler mi?”, “Deprem kuşağında olmak ne demek?”, “Bina yapımına ilişkin yasal düzenlemeler hangileridir ve ne kadar uygulanmaktadır?” gibi birçok soruya cevap verildi. Tehlikeden azami derecede korunabilmek ve gereksiz panikleri önleyebilmek için her şeyden önce karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi tanımamız lazım. Sanırım ancak böylece üzerimizdeki kayıtsızlık haletinden sıyrılabileceğiz.

Yer sarsılınca...
elaket geliyorum diyordu. 1992’de Erzincan, 1995’te Dinar, 1998’de Adana depremin soğuk nefesini hissettiklerinde kimsenin hatırlamak ve anlamak istemediği şey; İstanbul ve çevresinin deprem olma ihtimali açısından bu bölgelerden hiç bir farklılığının olmamasıydı. Binaların yapılışındaki usulsüzlükler ve yetkililerin vurdumduymazlığına, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı verilerine göre Türkiye nüfusunun yüzde 98’inin depreme hassas bölgede yaşadığı gerçeği eklendiğinde ortaya çıkan tablo bir dehşet senaryosunu kaçınılmaz kılıyordu.
Trafik canavarından korkup içkili veya ehliyetsiz araba kullanmaktan ya da hatalı sollama yapmaktan korkmayan zihniyet bir kez daha arz-ı endam ediyordu. Tehlike işaretlerini kimse görmüyordu, çünkü görmek istemiyordu. Bu konuda halkı ve yetkilileri defalarca uyaran uzmanların sesi ise boşlukta yankılanıyordu. Geliyorum diyen felaket 17 Ağustos gecesi yaşandığında görülen büyük şaşkınlığa şaşmak gerekiyordu herhalde. Çünkü yine aynı bakanlığın yayınladığı verilere göre nüfusu 1milyondan fazla 17 il, riskli bölgede yer alıyor. Son 96 yıl içinde Türkiye’de meydana gelen dikkate değer 128 deprem sonrasında, 65 bin kişi öldü, 125 bin kişi yaralandı, 510 bin yapı yıkıldı ya da ağır hasar gördü. (Son depremin bilançosu bu rakamlara dahil değildir.)
Uzmanlar tarafından Türkiye’nin en önemli ama en fazla ihmal edilen tehditi olarak gösterilen depremi olmadan önce konuşmak gerekiyor. Tarih bize İstanbul’un her yüzyılda bir büyük bir depremle sarsıldığını, coğrafya ise Avrupa kıtasında deprem ihtimali en yüksek olan yerin Marmara Bölgesi olduğunu söylüyor. Bütün bunlara rağmen hem yetkililer hem de halk bu tehlikeyi görmezlikten geliyor. Ve bu garip körebe oyunundan bir gece vakti çaresizlik içinde uyanılıyor.
Türkiye topraklarının yüzde 90’ı deprem kuşağında bulunuyor. Ülkemizin üzerinde bulunduğu yer kabuğu her yıl birkaç milimetre batıya doğru kayıyor. Bu ülkemizin jeolojik fayların tam anlamıyla dehşet fazında durduğu manasına geliyor. Maalesef yer altı bu kadar kaygan bir zemin üzerinde bulunan Türkiye’nin yer üstünde binaların bir çoğu depreme dayanıklılığı gözönüne alınarak yapılmıyor. Dört beş asır öncesinin teknolojisi ile yapılan Sultan Ahmet Camii, Ayasofya, Topkapı Sarayı gibi yapılarda hasar bile meydana gelmezken geçen yıl yapıldığı belirtilen birçok bina depremle birlikte adeta kum yığınına döndü.

MERKEZ ÜSSÜ İSTANBUL OLSAYDI
Türkiye’de sözkonusu deprem olduğunda büyük bir ‘adam sende’ciliğin hüküm sürdüğü görülüyor. Yetkililer konu ile ilgili daha önce yaptıkları açıklamalarda İstanbul’da Richter ölçeğine göre sadece 6 noktasında bir deprem yaşanmasının tam anlamıyla büyük bir felaket olacağını belirtiyorlardı. Buna rağmen yeterli hiç bir önlemin alınmadığı acı verici bir şekilde ortaya çıktı. Türkiye’de deprem yönetmelikleri uygulamada hiçe sayılıyor; en fazla görülen çarpıklıkların başında inşaat malzemesinin kalitesinden çalma ve donatıyı yanlış yerleştirme geliyor. Ülkemizin sanayi ve endüstri gücünün yaklaşık yüzde 45’inin bulunduğu İstanbul ve çevresinde bazı yüksek binalar haricinde deprem yönetmelikleri uygulanmıyor. Bütün bunlara denetimsizliğin alışkanlık haline gelmesi ve hepsinden önemlisi kurtarma çalışmalarının önceden organize edilmemesi eklendiğinde ortaya tam bir ‘ölüm adayı’ ülke görüntüsü çıkıyor.

ÖLÜM YOKUŞLARI
Türkiye’deki deprem yönetmeliğine göre özellikle yokuş yerlerde binaların ayrık yapılması ve katların aynı seviyede olması gerekiyor. Oysa etrafımızdaki yokuş yerlere baktığınızda binaların bitişik olduğunu ve bu yüzden katların aynı seviyede olmadığını görüyorsunuz. Böylece ufak bir sarsıntı bile bu binaların birbiri üzerine yüklenerek çökmesine yetiyor. Yani zemin ve malzeme açısından depreme dayanıklı bir şekilde yapılan bir bina başka bir yapının üzerine yüklenmesi üzerine çökebiliyor. Şimdi bu gözle yaşadığınız şehre bakın, her tarafta ‘ölüm yokuş’ları göreceksiniz.

Afyon facianın habercisi miydi ?
Ağustos 1999 Salı sabahı 03:02’de meydana gelen büyük depremden yaklaşık 3 saat önce Afyon’da saat 23:15 sularında takriben 5.0 şiddetinde öncü bir deprem yaşandı. İki ayrı fay hattında meydana gelse de Afyon’daki yer sarsıntısının İzmit merkez üslü depremin habercisi olma ihtimali çok yüksek. Depremlerle ilgilenen bilim adamlarının uzun yıllardır cevaplamaya çalıştıkları en önemli sorulardan biri şudur: Bir deprem, yakın çevresinde başka bir depreme yol açar mı? 1992 yılında California’da meydana gelen Richter ölçeğine göre 7.5 şiddetinde olan Landers depreminden yaklaşık 3,5 saat sonra 40 km güneybatıda meydana gelen 6.5 şiddetinde Bigbear depreminin kaynak alanında bir gerilme artışı olduğu ve bunun Bigbear depremini tetiklediği ortaya çıktı.

ÖNCÜ DEPREMLERE DİKKAT!
Bu konuda yapılan araştırmalar sonucunda şu sonuçlara ulaşıldı. Bir depremi oluşturan fay, üzerindeki ve çevresindeki faylar üzerindeki gerilmeyi değiştirebiliyor ve bazı faylar üzerinde gerilmeyi arttırarak yeni bir depreme yol açabiliyor. Bilim adamları, faylar üzerinde etkisi olan gerilme dağılımını hesaplayabiliyorlar. Bu çalışmalar yardımıyla deprem tehlikesi yüksek bölgeler çok daha ayrıntılı olarak belirlenebiliyor. Çin’de 1970’li yıllarda bu tür bir metot kullanılarak deprem tehlikesi tahmin edilmiş ve bir şehir önceden boşaltılarak bir faciadan dönülmüştür. Buna rağmen her büyük depremden önce bir öncü deprem olacak diye de bir kural yok. Nitekim Çinli uzmanlar 1976 yılında T’ang-Shan bölgesinde meydana gelen ve yaklaşık 250 bin insanın ölmesine yol açan depremi önceden kestirememişlerdir.
SORULAR
Afyon’daki deprem İstanbul ve çevresinin üzerinde bulunduğu fay hattında bir gerilim artışına neden oldu mu? Eğer olduysa bu üç saat önceden tespit edilip halk muhtemel bir deprem hakkında uyarılamaz mıydı? Yüzde 90’ı birinci dereceden deprem bölgesi içerisinde kabul edilen Türkiye’de bu tür çalışmaları yürütebilecek donanım ve organizasyon kabiliyeti bulunuyor mu? Cevap hayırsa akla gelen ilk soru şu ‘İnsan canı bu kadar ucuz mu?
Korkunun hediyesi
Her deprem sonrasında ‘bize olmaz’ anlayışına bürünerek vurdumduymazlığa yönelmek üzerimizde dolaşan ölümü küçümsemek manasına geliyor.
Türkiye’de binaların depreme karşı dayanıklılığını sağlamak için iki önemli yasa bulunuyor. Bunlardan ilki ‘İmar Kanunu’, ikincisi ise ‘Afet Yönetmeliği.’ İmar Kanunu, Türkiye’nin neresinde olursa olsun inşa edilecek binaların hangi kurallar çerçevesinde yapılabileceğini öngörüyor. Afet Yönetmeliği ise deprem bölgelerinde uyulması gereken asgari şartları bütün teknik yönleriyle ortaya koyuyor.

KANUN VAR, RUHSAT YOK
Bu kanunlara göre yapılmış bir binanın depreme karşı büyük oranda dayanıklı olduğundan rahatlıkla söz edilebilir. Oysa ülkemizde sorun kanunlarda değil, uygulamada ortaya çıkıyor. Çünkü bu düzenlemeler gözönüne alınmadan yapıldığından ülkemizdeki birçok binanın ruhsatı yok.Devlet bu tür binalara ruhsat vermiyor, ancak bütün altyapı hizmetlerini bu konutlara götürmekte de beis görmüyor. Yetkililer bu hereketle “böyle yapın” diyor, ama öyle yapılmazsa herhangi bir yaptırımı yok.
Depreme dayanıklı bir bina yapmak daha pahalı olduğundan insanlar ruhsat almayı pek avantajlı görmüyor. Sonuçta da Türkiye’nin yüzde 65’i kaçak yapılaşma olarak bilinen hiçbir kanuni düzenleme gözönüne alınarak inşa edilmemiş yapılarla doldu. Bu durumun seçim dönemlerinde ‘İmar Affı’ gibi vaatlerle propaganda malzemesi haline getirilmesi ise işin bir başka trajik boyutunu oluşturuyor. İnsanların kendilerini yığınlar halinde ölüme davet eden politikacılara daha fazla oy verdiğini düşünmek acı veriyor.

İSTANBUL’DA DEPREM
İstanbul, Marmara Bölgesi’nden geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde bulunuyor. 1960’larda düzenlenen ‘Türkiye Deprem Haritası’na göre, İstanbul 2. derece deprem kuşağında kabul ediliyor. Bu yüzden İstanbul’daki binalar 2. dereceden deprem bölgesi koşullarına göre yapılıyor. Fakat uzmanlar İstanbul’un kesinlikle 1. dereceden deprem kuşağı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu yanlışlığın düzeltilmesi için girişimlerden bir sonuç alınamaması da yetkililerin İstanbullular’a karşı gösterdiği kayıtsızlığın açık bir göstergesi olarak beliriyor. Oysa İstanbul’da son bin yılda en çok yüzyılda bir yerin iyice sarsıldığı görülüyor.

KONUŞAN TARİH
İstanbul’da 19. yüzyıla kadar meydana gelen depremlerin kayıtlarına bakıldığında çok yıkıcı depremlerin 158 yıl, yıkıcı depremlerin 43 yıl, ağır hasar yapıcı depremlerin 11 yıl ortalamasıyla tekrarladığı görülüyor.
İstanbul’da yaşanan büyük depremlerden biri ise ‘Küçük Kıyamet’ olarak isimlendirilen 1509 depremidir. Halley Kuyruklu Yıldızı’nın da izlendiği bu tarihte, kentteki 109 mescidin ve 1070 binanın yıkıldığı, sağlam minare kalmadığı belirtiliyor. (1999 depreminden bir hafta önce güneş tutulmasına şahit olduğumuzu hatırladığımızda depremlerle gök olayları arasındaki ilişki araştırılmaya değer gözüküyor)

1509 DEPREMİNDEN 1999 DEPREMİNE
Bunun yanı sıra, 5 binle 13 bin arasında değişen sayıda kişinin öldüğü, Topkapı Sarayı’nın yıkıldığı ve devrin padişahı II.Bayezid’in İstanbul’dan ayrılıp Edirne’ye yerleştiği de bilinenler arasında. Galata ve Beyoğlu’nda hemen hemen bütün evlerin yıkıldığı, bazı yüzeylerde açılmaların olduğu ve kum fışkırmalarının görüldüğü bu depremin hasarlarını onarmak için 3000 ustayla 66 bin amele çalıştırıldığı kaydediliyor. İstanbul’da çok büyük hasara yol açan 10 Temmuz 1894’teki depremin merkezi ise Adapazarı’ndan
Çatalca’ya uzanan deniz altından bir çizgiydi. Yaklaşık 2 bin insanın hayatını kaybettiği sarsıntıda Kapalı Çarşı çöktü. En çok hasar, Sarayburnu ile surlar arasındaki yarımadada görüldü. Ölü sayısının fazla olmayışında en önemli sebep binaların büyük çoğunluğunun tahtadan olması ve kargirlerin de en çok 2-3 katlı küçük yapılar oluşuydu.
Yine bu binaların yıkılmasıyla sokakların kapanmayışı yaralı kurtarma çalışmalarını kolaylaştırdı. 100 yıl sonraki İstanbul’a baktığımızda ise nüfusun 10 milyonun üstünde olduğunu, fay hattı üzerinde bulunan Marmara kıyılarında bu rakamın yaklaşık yarısının toplandığını görüyoruz. Yolların genişliği neredeyse aynı kalmasına rağmen, binaların yüksekliği ise 5-10 kata çıktı. Böyle bir şehirde deprem için özel bir hazırlığın yapılması bile çok güç gözüküyor.
Davetsiz misafir
Yeri ve vaktinin bilinemezliğinden doğan sır perdesi depremlerin korkunçluğunu ve dehşetini arttıran en önemli faktördür. Depremleri mercek altına alan sismoloji ve jeoloji gibi bilim dalları kapsamında yapılan uzun yıllar süren çalışmalar bir depremin ne zaman ve nerede olacağını tespit konusunda hemen hemen hiçbir ilerleme kaydedememiştir. Bilimadamları depremlerin sanıldığından daha karmaşık bir şekilde oluştuğunu belirtiyorlar. Özellikle ABD ve Japonya’da depremler üzerine çalışan kimi kurumların bazı ilerlemeler sağladığı biliniyor. Fakat bu çalışmalar bir depremi tahmin için çok uzun bir zamanı, kaynağı ve emeği gerektiriyor. Ve bütün bu çabaya rağmen büyük bir depremin doğru tahmin edilebilme ihtimali halen oldukça düşük.

TAHMİN ETMEK ZOR
Depremi bir gün önceden kestirebilmek şu an için mümkün gibi gözükmüyor. Bu yüzden depremi tahmin etmek için harcanak kaynağın özellikle bina denetim ve yapımlarında, profosyonel acil kurtarma ve yardım ekiplerinin oluşturulmasında kullanılmasının daha gerçekci olacağı ifade ediliyor. Bununla beraber geçmişte oluşan depremlerin istatiksel analizinden yani hangi tarihte kaç şiddetinde depremler oluştuğuna bakılarak (yüksek oranlı tutarlılığa sahip olmasa da) depremlerin tekrarlanma dönemleri ve belirli bir zaman kesiti içinde belirli şiddette bir depremin oluşma ihtimali bulunabiliyor.

BİLENLER SÖYLÜYORDU
İşte bu son bahsettiğimiz yönteme dayanarak İstanbul ve çevresinin bir deprem tehditi altında bulunduğunu işi bilenler söylüyorlardı. Bilim ve Teknik Dergisinin 366. sayısında (shf. 64-66) depremle ilgili yayınlanan bir makalede şu görüşlere yer verilmişti:
“İstanbul ve çevresinde 1900 yılı öncesi ve daha eski devirlerde oluşan depremleri ele alan istatistiksel çalışmalar, İstanbul ve yakın çevresinde 100 yıllık bir dönem içerisinde 6.8 büyüklüğünde bir depremin meydana gelme ihtimalinin % 49 olduğunu gösteriyor.”
Sanırım bundan daha açık ve kesinlikte bir uyarı beklenemezdi. İstanbul’a oldukça yakın olan ve hareket ettikleri taktirde birbirlerini tetikleyebilecek yakınlıkta bulunan iki önemli fay hattı bulunuyor. Marmara Denizi ortasında yer alan kuzeydoğu-güneybatı yönünde uzanan bu iki fay boyunca gelecekte büyük bir depremin oluşması yerli ve yabancı birçok uzman tarafından hiç de uzak olmayan bir ihtimal olarak görülüyordu.
Bir gün hava durumlarından sonra deprem raporlarını da alabilir miyiz? Bilinmez. Fakat buna benzer bir raporu Çinliler bundan yaklaşık 25 yıl önce dinlediklerinde tam anlamıyla şok olmuşlardı. 4 Şubat 1975’te 7.3 şiddetinde bir deprem Pekin’in doğusundaki Haicheng-Yingkow bölgesini yerle bir etti. Çin’de evler genellikle depreme dayanıklı olmadıkları için normal koşullarda bu şiddette bir depremde onbinlerce insan ölebilirdi. Ama Çinli uzmanlar bazı öncü sarsıntılara dayanarak bir deprem olabileceği konusunda bir kaç saat önceden uyarınca hükümet bölgede yaşayan 300 bin insanı acilen boşalttı ve sonuçta sadece 300 kadar kişi öldü.
Uzun süredir bölgede küçük sarsıntılar kaydeden Çinli uzmanlar, bunların gelecek büyük bir depremin habercisi olduğunu düşündüler. 1975’te başarılı olan uzmanlar sadece bir yıl sonra tam anlamıyla havlu attılar. 1976’da Tangshan’ı yıkan ve 240 bin kişinin ölümüne yol açan deprem olduğunda Çinli uzmanlar sadece bakakaldılar. O bölgede bu şiddette bir depremin olabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Ve Tangshan depreminden sonra Çinli sismologların depremlerin kısa zaman öncesinden haber verileceğine dair umutları iyice yokoldu.

Beklenince olmuyor
Depremleri tahmin etme konusunda özellikle 1970’li yıllarda büyük ilerlemeler sağlayacaklarını düşünen bilimadamları şimdilerde kendilerinden bu kadar emin değiller. Uzmanların büyük çoğunluğu deprem öncesinde hayvanların garip davranışlarda bulunduğunu ve geniş açıdan bakıldığında manzaraların eğiminde değişikliklerin meydana geldiğini söylüyorlar ama, artık bu bilgilerin de yüzde yüz doğru olmadığı ortaya çıktı. Depremlerin beklendiklerinde olmadığı beklenmediklerinde ise olduğu görüldü. Bununla ilgili en fazla bilinen olay ise ABD’nin Kaliforniya eyaletinde bulunan Parkfield köyü sakinlerinin yaşadıkları tecrübedir. Parkfield’de ilk kaydedilen deprem 1857’de olmuştu. Bu tarihten sonra 6 şiddetinin üzerinde olan depremler 1881, 1901, 1922, 1934 ve 1966’da meydana geldi. Yani depremler sırayla 24, 20, 21, 12 ve 32 yıl aralıklarla meydana gelmişti. Parkfield’deki uzmanlar buradan depremlerin yaklaşık 22 yılda bir olduğu sonucuna vardılar. Ayrıca 1934 ve 1966 depremlerinin ikisinden de tam 17 dakika önce haber veren şok sarsıntılar yaşanmıştı. Yine 1966 depreminden hemen önce bir de su borusu patlamıştı. Altyapısı sağlam olan bir ülkede meydana geldiği için de, su borusunun patlaması deprem habercisi olarak kabul edilmişti. Bütün bunları alt alta koyan bazı bilimadamları Parkfield’da 1988 ile 1993 arasında bir deprem olacağı sonucunda vardılar. Oysa hiçbirşey olmadı...
Kuzey Anadolu Fay Hattı, doğuda Karlıova ile batıda Mudurnu Vadisi arasında doğu-batı doğrultusunda bir yay gibi uzanır. Dünyanın en aktif ve en önemli kırık hatları arasında yer alan Kuzey Anadolu Fay zonunun uzunluğu yaklaşık 1200 kilometredir. Genişliği ise 100 metre ile 10 kilometre arasında değişir.
Kuzey Anadolu Fay Hattı’nda 1939’dan bu yana 6.7 şiddetinden büyük tam 12 deprem yaşandı. Bu depremlerde onbinlerce kişi öldü, bir o kadarı da yaralandı. Hat, İzmit’in altından Marmara Denizi’ne ve buradan da Ege’ye doğru gitmektedir. Türkiye’de kaydedilen en büyük deprem, bu hat üzerinde yer alan illerimizden biri olan Erzincan’da 26 Aralık 1939’da yaşanmıştı. Geceyarısı olan depremde yaklaşık 35 bin kişi ölmüştü.
Son yaşadığımız deprem de bu hattın batı ucunda meydana geldi. Bazı bilim adamlarına göre bu fay hattının en büyük özelliği hâlâ aktif olması, yani doğal gelişimini sürdürmesi. Bu yüzden diğer fay hatlarından çok daha fazla ve şiddetli depremler bu kuşakta görülebiliyor. Kuzey Anadolu Fay Hattındaki depremlerin belirli bir düzene bağlı olmaksızın oluşması yüzünden bu hatta oluşacak bir sarsıntıyı kestirebilmek iyice güçleşiyor. Normal şartlarda bir depremi tahmin etmek, zaten büyük zorluklar içeriyor. Söz konusu fay hattında görülen şiddetli depremlere baktığınızda, adeta birbirlerini yıkan domino taşlarına benzer bir durumla karşı karşıya olduğunuzu görüyorsunuz.
1997 yılında fay hattındaki gerilimi ölçen bilimadamları, İzmit’in güneyinde 30 yıl içinde bir deprem olma ihtimalinin yüzde 12 olduğunu açıklamışlardı.

RİSKLE İÇ İÇE YAŞAMAK
Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın batı kısmında yer alan Marmara Bölgesi’nin ne kadar büyük bir deprem riski ile iç içe yaşadığını görmek mümkün. Marmara Denizi’ni çevreleyen kırık zonlarda oluşabilecek depremlerden özellikle 25 kilometre uzaklıktaki yerleşim birimlerinde ağır hasarlar oluşması kuvvetle muhtemel.
Yapılardaki hasarlar; depremin büyüklüğüne (yani şiddetine), depremin merkez üssüne uzaklığına, yerel zemin şartları, yapı tipleri ve inşaat kalitesine göre farklı oranlarda oluşur. Zemin kalitesi açısından olaya bakacak olursak; gevşek zeminlerin sarsıntı büyütme oranı ve titreşim periyodları büyük, sert zeminlerde ve kayalık bölgelerde ise küçüktür. Kurutulmuş bataklık bölgeleri, dere yatakları, dolgu ve heyelan alanları gibi gevşek zeminler üzerindeki yapılar, sert-kayalık bölgelerde inşa edilmiş yapılara oranla daha fazla hasar görürler.
Hatta depremin merkez üssüne nispeten uzak olmasına rağmen zemini gevşek olan bölgeler, zemini sağlam olan bölgelere nazaran daha fazla sarsılabilmektedir. Fakat depremin büyüklüğü ve yerinin, deprem hasarları açısından en önemli faktörlerin başında gelmekte olduğunu belirtmek gerekiyor.

Volkanik PATLAMA hikayesi
Kriz anları, toplumların gücü kadar dirayetinin sınanabildiği gerçek zaman dilimleri oluyor. 17 Ağustos’tan beri kimbilir kaç kere okuyucularımızın, CNN’in filan saatte (ya da günde) deprem olacağı yönünde haber verdiği iddiasının doğru olup olmadığını soran telefonlarına muhatap olduk. Bizi arayanlara böyle bir şey olmadığını zaten olmasının da mümkün olamayacağını anlatsak da herhalde bu söylentiyi duyanların büyük çoğunluğu belirtilen saatlerde dışarıda kalmayı tercih etti. Başka bir söylenti ise Marmara Denizi’nde volkanik patlama olduğu yönündeydi. Buna göre Yalova’da 500 metre derinlikte mezgit avlayan balıkçıların ağlarının kaynayarak yanması ve bazı ağlara erimiş mağmayı andıran taşların takılması, denizin dibinde volkanik bir patlama olduğunu akla getiriyordu. Balıkçıların deprem öncesi ve sonrasında denizde karşılaştıkları suyun kabarması ve ufukta kırmızı bir ışık belirmesi gibi anormallikler de volkanik patlamayla ilişkilendiriliyordu.

OYSA...
İşin uzmanlarına göre bir volkanik patlama öyle bir anda ortaya çıkmaz. Yani volkanik patlama deprem gibi değildir. Araştırma kurumlarının rahatlıkla tespit edebildikleri dünyanın belirli yerlerinde görülür. Yine volkanik patlama öyle hemen kesilmez, uzun sürer ve durdurulamaz. Deprem öncesinde, sırasında ve sonrasında denizlerde ve balıklarda bazı garipliklerin görülmesi ise zaten bilinmektedir.
Bu konuda en ileri çalışmaları yaptığı bilinen Japon bilim adamlarının deprem öncesinde gözlemledikleri işaretlerden bir tanesi 29 Şubat 1972’de, Hachijo Adası açıklarında avlanan balıkçıların ağlarına doluşan anormal sayıdaki balıklardı. Balıkçıların ağına normalden on kat fazla balık dolmuş ve az sonra da ada 7.4 şiddetinde bir depremle sarsılmıştı. Japonlar depremlerle balıklar (özellikle kedi balıkları) arasındaki ilişkiyi çok önemsiyorlar. Peki gökyüzündeki kızıllıkla, ağlara takılan mağma parçalarına ne diyeceksin? diye soracak olursanız, bunlar büyük bir ihtimalle Tüpraş yangını ile ilişkili gözüküyor. Bu kadar büyük çapta bir yangının çevreye verdiği zararlar bir gün kapsamlı şekilde ele alındığında bu sorulara da tatmin edilir cevaplar bulunabileceğini sanıyorum.

 

Erken uyarı sistemimiz olsaydı
- Basında ve özellikle televizyonların haber bültenlerinde deprem sonrası tartışılan konulardan biri de ‘sismik alarm sistemi’yle ilgiliydi. Dolaşan rivayete (!) göre Japonya’da “sismik alarm” adlı bir sistem işlemekteydi ve bunun sayesinde Japonlar depremleri önceden tespit edebilmekte ve böylece halkı erkenden uyarabilmekteydi.

Yer kabuğu, (yani karaların ve denizlerin üzerinde durduğu kara parçası) haritada ayrı ayrı renklerde gösterilmiş olan levhalardan oluşmaktadır. Depremlerin bu kabuğu oluşturan levhaların sınırlarında oluştuğuu söylenmektedir. Dünyanın özellikle bazı bölgelerinde depremlerin tekrarlandığı gözlenmiştir ve bu kesimler hep levha sınırlarıdır. Depremlerin yoğun olarak gözlendiği bölgeler yeryüzünde üç ana kuşak oluşturur:

1. KUŞAK (Pasifik Deprem Kuşağı): Şili’den kuzeye doğru Güney Amerika kıyıları, Orta Amerika, Meksika, ABD’nin batı kıyıları ve Alaska’nın güneyinden Aleutian Adaları, Japonya, Filipinler, Yeni Gine, Güney Pasifik Adaları ve Yeni Zelanda’yı içine alan en büyük deprem kuşağıdır. Yeryüzündeki büyük depremlerin yüzde 81’i bu kuşak üzerinde gerçekleşir.
2. KUŞAK (Alpine): Endonezya’dan (Java-Sumatra) başlayıp Himalayalar ve Akdeniz üzerinden Atlantik okyanusuna ulaşan kuşaktır. Yeryüzündeki büyük depremlerin yüzde 17’si bu kuşakta oluşur.
3. KUŞAK (Atlantik): Bu kuşak Atlantik Okyanusu ortasında yer alan levha sınırı (Atlantik Okyanus Sırtı) boyunca uzanır.

- Oysa bu da eksik ve yanlış bilgilenmeye dayanan safsatadan öte bir şey değil. Depremlerin sebep olacağı can ve mal kaybını en aza indirmek amacıyla gelişmiş ülkelerde çeşitli önlemlere başvurulmaktadır. Bir nevi ‘erken uyarı’ diyebileceğimiz sismik alarm sistemi aslında sadece Japonya’da değil, dünyanın gelişmiş birçok ülkesinde de uygulanmaktadır.

- ABD’li uzman Thomas Heaton “Herkes Türkiye’deki (bina yapımına ilişkin) kanunların düşük seviyede olduğunu zannediyor, oysa Kaliforniya’dakilerle hemen hemen aynı düzeyde olduğunu söyleyebilirim” diyor ve ekliyor “Fakat sorun uygulamada çıkıyor.”
- Reçete aramayalım, elimizde pusula varken yön sormanın mantığı yok. Eğer bu ülkedeki binaların yaklaşık yüzde 65’i ‘kaçak’ yapılıyorsa kanunların ne işe yaradığını düşünmeliyiz. Binayı ‘ruhsatsız’ yapan kişi de suçlu, buna göz yuman devlet de.
- Yine aynı ABD’li uzman “Türkiye’de gerçekten nispeten ileri seviyede bir deprem mühendisliği grubu bulunuyor” diyor. İşte bu yüzden nerelerde hata yaptığımızı söyleyen İTÜ uzmanları tarafından hazırlanan raporu önemsemeliyiz. Bu ülkenin beyinlerini ciddiye alıp sözlerine kulak vermemiz gerekiyor.

Tüpraş yangını olmazdı...
Sistemin bazen yanlış alarm verdiği görülse de bu durum sadece bahsedilen tesislerde kısa bir süre şalter kapatılmasına yol açmakta ve sonra çalışmaya devam edilebilmektedir. Anlaşılacağı üzere sismik alarm sistemi, depremi saatler öncesinden tahmin ederek halkı uyaramaz. Fakat Türkiye’de hele İzmit ve Adapazarı gibi deprem kuşağında bulunan ve tarım arazisi olarak kullanılması gereken bölgenin yumuşak zeminine ağır endüstrinin kurulduğu bir yerde bu sistemin devrede olması TÜPRAŞ yangını gibi bir facia ile karşı karşıya kalınmayacağı manasına gelecektir.

Sistem nasıl işliyor?
Bir deprem anında yer altındaki kayıtçılara iki tür deprem dalgası ulaşmaktadır. Bunlardan ilki “P” dalgasıdır ve yıkım etkisi düşüktür. Bu “P” dalgalarından hemen sonra (en fazla 5 dakika sonra) yıkım etkisi yüksek olan “S” dalgaları oluşmaktadır. Depremlerin nükleer ya da TÜPRAŞ’a benzer enerji santrallerine vereceği zararın felaketin boyutlarını muazzam bir şekilde artıracağını hesaplayan gelişmiş ülkeler, ‘sismik alarm’ adlı bir erken uyarı sistemini uygulamaktadırlar.
Yer altındaki deprem kayıtçıları “P” dalgalarını tespit ettikten saniyeler sonra bu sistem doğal gaz şebekeleriyle yüksek gerilim hatlarını kapamaktadır. Böylece depremden kaynaklanabilecek yangınlar önlenebilmektedir. Yine çok yüksek binalardaki asansörleri kitleyerek ve hızlı trenleri durdurarak can kayıplarını azaltmaktadır.

Yerin altında neler oldu?
Ülkemiz üç levhanın kesişme noktasında bulunuyor. Bu levhalardan biri diğerini sıkıştırdığında ortaya çıkan enerji, fay hatları boyunca depremlere sebep oluyor.

Yer kabuğu levha denilen iç içe geçmiş büyük plakalardan oluşur. Bu levhalar yerin içerisindeki dinamizm sebebiyle hareket halindedir. İşte bu ateş tabakası üzerinde birbirine geçmiş şekilde yüzen levhaların, üç değişik levha hareketi olur. Bu levhalardan ya biri diğerinin üzerine doğru çıkar, ya birbirlerini sıyırır ya da birbirlerinden uzaklaşır. Yer kabuğunda hareket eden levhaların birbirine bu şekilde yüklenmesi sonucunda bir tür enerji (stress) oluşur. Bu enerji de levhaların hareketleri sonucunda fay ya da kırık denilen sınırlardan açığa çıkar. Bu sınırlardaki hareketlenmelere de deprem denilir.
İzmit depremi grafikte de görülebileceği gibi Afrika ve Arap levhaları tarafından sıkıştırılan Anadolu levhasının, kuzeyindeki Avrasya levhasını sıyırarak, Batı’ya doğru yönelmesi ile oluştu. Anadolu levhasının her yıl yaklaşık 2 cm kadar batıya gittiği belirtilmektedir. Anadolu levhası ile Avrasya levhası arasındaki sınırda bu hareketlenmelerin görüldüğü iki fay hattı vardır: Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayı.

Ev yaptırırken dikkat!..
Alacağınız arsanın imar parselli olmasına özen gösteriniz. İnşaata başlamadan önce mutlaka statik-betonarme projelerinizi bir inşaat mühendisine yaptırınız. Projenin inşaat mühendisleri odası tarafından onaylanmasını sağlayın. Bina yaptıracağınız ustanın inşaat mühendisinin yaptığı projeyi okumasını bilen ve konusunda deneyimli uzman kişiler olmasına dikkat edin. Projenin ustalar tarafından uygulanması sırasında bir inşaat mühendisinin imalatı kontrol etmesini sağlayın. İnşaatınızda kullanacağınız inşaat malzemelerinin (inşaat demiri ve çimento dahil) TSE belgeli olmasına dikkat edin. Eğer kontrol mühendisiniz ve projeleriniz yoksa depreme karşı dayanıklı yapı yapmanızın mümkün olmadığını aklınızdan çıkarmayın. İnşaat mühendisleri ile depremden sonra değil, önce tanışmaya çalışın!

Istanbul riskli bölge
Uzmanlar, hangi gün hangi saatte olacağını söyleyemeseler de İstanbul’un özellikle güney kıyılarının en riskli deprem bölgelerinden biri olduğu konusunda fikir birliği içerisindeler.

Bilim adamları yüzyıllar boyu devamlı hareket halinde olan ve üzerinde depremler oluşan yerlere aktif fay hattı demektedirler. İstanbul’a en yakın aktif fay hatları ise yaklaşık 20 kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. Bu fay hatları, bulundukları bölgede her an deprem olma ihtimali bulunan, riskin en yüksek olduğu yerlerdir. Uzmanlar Marmara Bölgesi’nden geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın batı ucunun sismik yapısı hakkında derinlemesine bilgiye sahip değiller. Bu yüzden bu bölgedeki deprem ihtimaliyle ilgili kesin bir şey söylenemiyor.
İzmit depreminin İstanbul’a yakın fay hatlarını tetikleyebileceği söylense de bu fay hatlarındaki enerji birikimi ve gerilim hakkında bir şey bilinmiyor. Çünkü ülkemizde bu tür araştırmaların yapılabilmesi için gerekli cihazlar ve çalışma grupları oluşturulmuş değil. Marmara Bölgesi’nde 1894’te yaşanan depremin merkez üssü Adalar’dı. Bu yüzden depremin İstanbul’a verdiği zarar da büyük oldu. Son büyük deprem ise İstanbul’da yaklaşık 6 şiddetinde hissedildi. Bununla beraber depremin en fazla zarar verdiği Avcılar’da felaketin boyutlarının artmasında bölgede kayma olması ve zeminin yumuşak olmasının büyük etkisi oldu.
Bir depremin yumuşak zemin denilen suya doymuş, gevşek topraklar üzerinde inşa edilmiş yapılara etkisi; sert zemin olarak tabir edilen kayalık bölgelerde kurulmuş olan binalara nispeten dört beş kat daha fazladır.

TEHLİKELİ YUMUŞAK ZEMİNLER
İstanbul’da özellikle Zeytinburnu, Bakırköy’ün bütün sahil şeridi ve içerilere doğru Büyükçekmece, Küçükçekmece, Halkalı, Gürpınar, Hadımköy, Kumburgaz ve Çorlu’nun büyük kısımları yumuşak zemin olarak kabul ediliyor. İstanbul Teknik Üniversitesi uzmanlarının deprem bölgesindeki incelemelerinden sonra hazırladıkları rapordan anlaşıldığı kadarıyla son deprem sonrası oluşan yaklaşık 100 kilometre uzunluğundaki kırık, Adapazarı’ndan başlayarak Gölcük, İzmit ve Körfez’den geçerek Çınarcık’tan denize iniyor.
Uzmanlara göre, İzmit Körfezi ve Çınarcık çukurluğundaki kırıklar üzerinde var olan deprem riski, bu deprem sonrasında kesin olarak artmış vaziyette. Yine buradaki hareketlenmelerin önümüzdeki en fazla 30 yıl içinde batıya komşu kırıklara yani İstanbul ve çevresindeki faylara sıçrayıp benzer büyüklükte deprem meydana getirmesi her zaman için mümkün olarak görülüyor. Şimdiye kadar görülen artçı depremlerin büyük çoğunluğu Adapazarı ile Çınarcık çukurluğu arasında kalan koridor ve çevresinde yer almaktadır. Bu artçı depremlerin seyrek de olsa orta büyüklüklere çıkabileceği ve zaman içinde azalarak en az bir yıl devam edebileceği belirtiliyor. Öte yandan İstanbul’un Marmara Denizi’ne kıyısı bulunan kesimlerinde incelemeler yapan uzmanlar bu bölgelerde çöküntü yaşanabileceği sonucuna ulaştılar. Yine deprem sonucunda oluşacak tsunamilerin (büyük deniz dalgaları) depremin şiddetine göre yaklaşık 3 veya 4 metreye çıkabileceği bunun da Ataköy ve Kadıköy gibi ilçelerin kıyı bölgelerinde hasara yol açabileceği belirtiliyor. (17 Ağustos’u izleyen günlerde deprem korkusu yaşayan İstanbullu bazı vatandaşlarımızın çadırlarını deniz kıyılarını kurduklarını düşündüğümüzde traji komik bir durum ortaya çıkıyor.) Aslında muhtemel bir deprem halinde en az hasara uğrayacak yerleri önceden belirleyebilmek de tam olarak mümkün gözükmüyor. Çünkü zeminin yapısı ve inşaatın kalitesi kadar fay hareketlenmelerinin alacağı yönde depremin hasar etkisini arttıracak ya da azaltacaktır.

Ev satın alırken...
Alacağınız dairenin ruhsatlı ve projeli olmasına dikkat ediniz. Dairenin seramik ve fayansına gösterdiğiniz ihtimam kadar, binanın taşıyıcı sistemine de (kolon-kiriş-döşeme) özen gösterin. Daire alacağınız müteahhidin projelere ve standartlara uygun imalat yapan biri olması önemlidir. Alacağınız evin yapım aşamaları hakkında belediye ve inşaat mühendisleri odası gibi ilgili kurumlara da başvurarak bilgi alınız. Eğer bir kooperatife katılacaksanız, binanın betonarme karkas sistemi olarak adlandırılan iskeletinin inşa edilirken projelere uygun olup olmadığının, özellikle beton ve demir kontrollerinin mutlaka bir inşaat mühendisi tarafından yapılmasını sağlayınız.

‘Kaçıncı dereceden’ tartışması
İstanbul’un kaçıncı derece deprem bölgesinde bulunduğu konusunda uzmanlar ile yetkililer arasında görüş farklılığı bulunuyor. Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’deki bütün il ve ilçeleri deprem riskleri açısından derecelendirdiği tabloda İstanbul ikinci dereceden deprem bölgesi içerisinde kabul ediliyor. Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nün deprem derecelendirmesi yaparken fay hatlarına uzaklık ve yakınlığı kıstas olarak kabul ettiği ifade ediliyor. Resmi olarak İstanbul’un 38 ilçesinden 19’u birinci dereceden, 18’i ikinci dereceden, 1 tanesi ise (Eyüp) üçüncü dereceden deprem bölgesi. Oysa uzmanlar İstanbul’daki yapıların büyük bölümünün inşaat kalitesi ve zemin yapısı gözönüne alındığında şehrin kesinlikle birinci dereceden deprem bölgesi içerisinde kabul edilmesi gerektiğini vurguluyorlar. Nitekim merkez üssü İzmit olmasına rağmen 17 Ağustos’taki depremin İstanbul’da 1000’in üzerinde can kaybına neden olduğu hatırlandığında bilimadamlarına hak vermemek elde değil.

Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’daki birinci derece deprem bölgeleri içerisinde kabul ettiği Küçükçekmece’de bir nükleer araştırma merkezi bulunuyor. Şiddetli bir depremde olabilecekleri insan düşünmek bile istemiyor.

Testi kırılmadan...
İstanbul’da nükleer serpinti riski

3200 dönüm arazi üzerine kurulmuş olan Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde 5 Megawatt gücünde TR-1 araştırma reaktörü bulunuyor. Şiddetli bir sarsıntıda İstanbul’u deprem kadar bir facia bekliyor. O da nükleer serpinti.

Felaketler yaşanmadan önce aslında ‘tehlike işaretleri’ verir ve ‘geliyorum’ der. Çoğu kez bunlar ya görmek istenmez ya da görülse de umursanmaz. Ve facia kapıyı çaldığında insanoğlu bütün ihmalkarlıklarının faturasının er geç bir gün ödendiği gerçeği ile yüzleşir. Tüpraş yangınından çıkarılacak en mühim ders bu derece hayati öneme sahip tesislerin bundan sonra deprem riski az olan bölgelerde kurulması gerekliliği olmalı. Tehlikeli kuşaklarda yer alan bu tür tesislerin depremlere ve yangınlara karşı dayanıklı ve son teknoloji ile donatılmış olmaları gerekiyor. Oysa İzmit depreminde günyüzüne çıktı ki yaşanan facianın boyutlarını bir anda bir kaç katına çıkarabilecek bir yangını ne önlemek için yeterli donanım vardı ne de söndürmek için. Richter ölçeğine göre 9 şiddetindeki bir depreme dayanıklı olarak inşa edildiği iddia edilen tesisin 7.4’e teslim olduğuna hayretle şahit olduk. Yine Afet İşleri Genel Müdürlüğü Deprem Araştırma Dairesi’nin hazırladığı haritaya göre tamamı birinci derece deprem bölgesi sınırları içerisinde bulunan İzmir’deki Aliağa petrol rafinerisinin büyük bir depreme ya da yangına ne kadar hazırlıklı olduğu yeniden incelenmeli.

VE İSTANBUL KÜÇÜKÇEKMECE
Şiddetli bir deprem olması halinde İstanbul bir başka büyük felaketle karşı karşıya kalabilir. Uzmanlar ve yetkililer tarafından şehrin deprem açısından en riskli bölgelerinden biri olarak kabul edilen Küçükçekmece’de bulunan Türkiye Atom Enerjisi Nükleer Araştırma Merkezi, şiddetli bir deprem sonrası büyük hasar görebilir. Bu durumda İstanbul’u deprem kadar tehlikeli bir facia bekliyor demektir; nükleer serpinti. Küçükçekmece gölünün kıyısında 3200 dönüm arazi üzerine kurulmuş olan Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde 5 Megawatt gücünde TR-1 araştırma reaktörü bulunuyor. Bu reaktör tıp ve endüstride kullanım için radyoizotop üretmekte ve nükleer sahada yapılan bilimsel araştırmalar amacıyla da kullanılmaktadır. Bütün uzmanlar tarafından tartışmasız bir şekilde İstanbul’da büyük bir deprem olması halinde en fazla hasara uğrayacak yerlerin başında gösterilen bölgede bir nükleer araştırma merkezinin kurulmuş olmasını
nasıl açıklamak gerekiyor bilemiyorum ve yorumu size bırakıyorum.

Depreme dayanıklı yapının ham maddesi SAMAN
Saman ve otlardan sıkıştırılmış plakaların “yoğunlaştırılmış straforla lamine edilmesi” sonucu oluşturulan panellerden yapılan evler, 8.5 şiddetindeki depreme karşı koyuyor. Patenti Amerikan WBSL Firması’na ait olan Insulspan Yapı Teknolojisi, deprem felaketinin yaşandığı pek çok ülkenin benimsediği bir yapı teknolojisi olarak dikkati çekiyor. Bu teknolojiyi deprem felaketi yaşayan pek çok ülkenin benimsediği ifade ediliyor. ABD Silahlı Kuvvetleri’nin tüm lojmanlarını bu teknolojiyi kullanarak yaptığı belirtiliyor. Mariot Oteller zinciri Filipinler’de bu teknoloji yardımı ile 35 katlı otel yaparken Japonya’nın Kobe kentinde yaşanan ve çok sayıda binaya hasar veren depremin ardından, kent bu teknoloji kullanılarak yeniden inşa edildi. Güney Afrika’nın Cape Town kentinde ise 150 bine yakın gecekondu yıkılarak, yine bu teknoloji sayesinde depreme dayanıklı binalar yapıldı. Insulspan Yapı Teknolojisi ile inşa edilen binalarda kullanılan panellerin, aynı kalınlıktaki beton duvara göre, darbeye üç misli dayanıklı; sese, soğuğa ve sıcağa karşı izolasyonlu olduğunu ifade ediliyor.

İzmit depremi, İstanbul’a yakın fay hatlarını tetikledi mi? Yoksa şimdilik herşey yolunda mı? İşte birçok uzmandan farklı görüşler:

Istanbul depreme hazır mı?
Gerekli tedbirler alınmazsa bir dahaki sefere her şey çok daha kötü olabilir. İstanbul bir depreme hazır değil. Eğer merkez üssü İzmit olan 17 Ağustos’taki deprem İstanbul’da gerçekleşmiş olsaydı ölü sayısı 40 binin rahatlıkla üç dört katı olacaktı. 1997 yılında, Türk ve Amerikalı jeologların yaptıkları araştırmalarda, 1500 kilometrelik Kuzey Anadolu Fay hattı üzerinde 6.7 şiddetinin üzerinde görülen 10 depremin, batıdan doğuya doğru ilerlediği, her depremin bir sonraki sarsıntının olduğu fay bölgesindeki gerilimi arttırdığı tespit edildi.
ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nden Ross Stein ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Aykut Barka’nın başkanlığını yaptığı ekip, o tarihte İzmit Körfezi’nin en savunmasız yer olduğu sonucuna vardı. Bu tahminleri 17 Ağustos’ta doğrulandı. Stein, elde ettikleri sonuçların depremlerin birbirini tetiklediği gerçeğini ortaya koyduğunu söylüyor. Stein’e göre şiddetli bir depremden sonra, Kuzey Anadolu Fay hattının, bu depremin batısında kalan bölümünde büyük bir deprem gerçekleşme ihtimali üç kat artıyor.
ABD’deki Massachussets Teknoloji Enstitüsi’nde Jeofizik Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Nafi Toksöz’e göre de Kuzey Anadolu Fay hattında şimdiye kadar görülen depremlerin izlediği güzergah ve gelişime bakıldığında ibre şimdi son depremin merkez üssünden yaklaşık 100 kilometre uzaklıktaki İstanbul’u gösteriyor. Toksöz, İzmit’in batısında İstanbul’un da içinde bulunduğu bölgede büyük bir sismik boşluk olduğunu belirtiyor. Buna göre bu alanda Richter ölçeğine göre 7 şiddetinden büyük bir depremin görülmesi için bütün bileşenler hazır.

FARKLI GÖRÜŞLER
Bununla beraber bütün jeologlar Prof. Toksöz’le aynı fikirde değil. Cambridge Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan jeofizik uzmanı Dan McKenzie’ye göre ise İzmit depreminin İstanbul’a yakın fay hatlarını tetikleyeceğini kesin olarak söylemek mümkün değil. McKenzie dünyada başka hiçbir fay hattının Kuzey Anadolu Fay hattının izlediği gelişimi göstermediğini belirtiyor. Bu yüzden depremlerin birbirini izlemesinin sadece bir tesadüf olabileceğini düşünüyor.
Oysa Stein depremlerin izlediği basit yolun fay hattının kendine özgü geometrisinden kaynaklandığı inancını taşıyor. Kuzey Anadolu Fay hattı, diğer fay hatlarından büyük ölçüde izole olmuş bir vaziyette batıya doğru düzgün bir şekil çiziyor. Bu durum her deprem sonrasında fay hattının diğer kısımlarına gerilim (stress) transferi olmasını kolaylaştırıyor.
Ve bir başka teori
Londra’daki Brunel Üniversitesi’ne bağlı Neotektonik Araştırma Merkezi’nden Iain Stewart’a göre ise İzmit depremi İstanbul’a büyük bir zaman kazandırdı. Bu teoriye göre İstanbul’da tehlike bitmiş değil ama şehrin “infaz süresi” uzamış durumda. Stewart İstanbul’da bir deprem ihtimalinin “kaçınılmaz” olduğu düşüncesini taşıyor. Fakat 17 Ağustos’taki deprem, İzmit’in batısındaki (İstanbul’a yakın) değil doğusundaki fay hatlarındaki gerilimi arttırdı. Stewar bunun ispatı olarak da İzmit depreminden sonra görülen artçı şokların büyük kısmının depremin merkez üssünün doğusunda gerçekleşmesini gösteriyor.
Prof. Nafi Toksöz bu teoriye karşı çıkıyor ve artçı şokların izlediği seyirle bir sonraki depremin nerede olacağı arasında hiçbir ilişki bulunmadığını iddia ediyor. Bütün bu bilgi karmaşası içerisindeki İstanbul’lular nefesini tutmuş bekliyor. 1923 yılında Tokyo’yu vuran depremden bu yana nüfusu beş milyonu aşan büyük bir şehirde şiddetli bir deprem yaşanmadı. Yani o tarihten bu yana hiçbir büyük şehir bir depremin merkez üssü olmadı. O deprem Tokyo’da 140 bin kişinin ölümüne sebep olmuştu ve Tokyo’nun nüfusu şimdiki İstanbul’un yarısı kadardı.

İnşaat demirlerine dikkat
İnşaatların diğer bütün malzemeleri gibi özellikle demirin de TSE belgeli olanlarının kullanılması gerekiyor. Zaten yasal olarak Türk Standartları Enstitüsü’nün 1996 tarihinde belirlediği TS 708 Beton Çelik Çubukları standardı “mecburi” tutulmuş durumda. Yani TSE tescili olmayan bir üreticinin inşaat demiri satması yasak. TSE belgeli olmayan demirlerin büyük çoğunluğu hurdaya çıkmış yorgun raylardan ya da gemi saçlarından yapılıyor ve şiddetli sarsıntılarda hemen kırılıyor. Böylece depremden korunmak için kolonların ya da kapı kirişlerinin altına girenlerin kurtulma şansı neredeyse sıfıra iniyor.

Güneş tutulması ile depremler arasında bir ilişki var mıdır? Bu konu bilimadamları arasında tartışma konusu. (Mesele deprem olunca bilimadamlarının pek anlaşamadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım). 17 Ağustos depremini izleyen günlerde konu ile ilgili ilk tespitlerden biri Atatürk Üniversitesi Deprem Araştırma Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Salih Bayraktutan’dan geldi. Bayraktutan açıkça depreme güneş tutulmasının sebep olduğu görüşünü savundu. Buna göre 11 Ağustos tarihinde Türkiye’den de izlenebilen güneş tutulması sebebiyle gök cisimleri birbirini etkiledi ve ani ısı kaybı sonucu yeryüzü ve yeraltındaki hareketler hızlandı.
Güneş tutulmasından 2 saat sonra Marmara Denizi’nde med-cezir (gel-git) olayının yaşandığını belirten Bayraktutan’a göre, 6 gün sonra aynı bölgede depremin yaşanması bir tesadüf değildi. Ay ve güneş aynı hizaya geldiği anda yeryüzünde ani ısı değişimi oldu ve ileri boyutta bir çekim gücü oluştu. Bunun sonucunda sular çekildi ve fay hattı bulunan bölgelerde büyük parçalanmalar meydana geldi. Güneş tutulması anında dünyadaki med-cezir olayları daha çok arttı.

ALEVLER İÇİNDEKİ AY
Tutulmanın en iyi izlendiği Türkiye’de ay ve güneşin çekim güçlerinin etkisiyle üzerinde bulunduğu fay hattını parçaladı ve bu deprem yaşandı. Özetlersek Bayraktutan’a göre ani ısı değişimi ve çekim gücünün yeraltındaki hareketliliği etkilemesi depremin meydana gelmesine sebep oldu. Bununla beraber eski metotları kullanarak deprem tahmini yapan uzmanlar da bulunuyor. ABD’li Michael K. Lee bu kişilerden biri. Aslında din öğretmeni olan Lee, Hawaii yerlilerinin bazı inanışlarını inceleyerek, depremlerle ilgili çeşitli sonuçlara ulaştı. Yerliler, gözyüzünde “Pele” dedikleri bir şeyi gördüklerinde, volkanların patladığını, depremler olduğunu söylüyorlardı. Yerli dilinde “Hina ike ahi” de denilen bu doğa olayının anlamı, “alevler içindeki ay”dı. Lee, Hawaii yerlilerinin güneş tutulmasını izleyerek, depremi tahmin etmek için bir metod kullandıklarını tespit etti. Bu yöntemi bir astronomi programı yardımı ile bilgisayar ortamına aktararak tahminlerde bulunmaya başladı.
Elde ettiği sonuçları tarih, yer ve şiddet vererek bir gün sınıfta tahtaya yazıyor. Öğrenciler ilk önce bunun şaka olduğunu zannediyor fakat yazılan tahminlerin bazılarının tuttuğunu görünce tam anlamıyla şok oluyorlar. Lee’nin 1996 yılından bu yana yaptığı tahminlerin yüzde 40’ının tuttuğu belirtiliyor. Lee, ay tutulmasının da depremlerin işaretçisi olduğunu fakat güneş tutulması kadar kesin sonuç elde edemediğini söylüyor.

BİLİM DÜNYASI ŞAŞKIN
Buna benzer birçok şeye olduğu gibi Lee’nin metoduna da bilimsel çevrelerde şüphe ile yaklaşılıyor.
Lee ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi ile temasa geçmeye çalışsa da ilgi görmemiş. Fakat Lee’nin teorileri popüler bir televizyon programında geniş bir şekilde ele alınınca iş değişiyor. Lee şu an dünya çapında büyük ilgi görüyor. Gök olayları ile yer sarsıntıları arasındaki ilişkinin araştırılması gerektiğini söyleyen Lee, güneş ve ay tutulmalarının tektonik levhalar ve fay hatları üzerindeki etkisinin incelenmeyi hakettiğini düşünüyor.
Lise öğretmeni olan Lee, deprem tahminleriyle sadece boş zamanlarında uğraşıyor. Yine Lee’nin listesinde 1999 ve 2006 yılında Türkiye’de deprem olacağının yazdığı ifade ediliyor.
İstanbul’da meydana gelen büyük depremlerden biri 1509 yılında olmuştu. Aynı yıl Halley Kuyruklu Yıldızı’nın da izlendiği biliniyor. 11 Ağustos’taki güneş tutulmasından bir hafta sonra İzmit depremi oldu. Türkiye’nin 29 Mart 2006’da bir kez daha güneş tutulmasına şahit olacağını hatırlatıp bu konuyu geçelim.

Garip ama gerçek...
* 26 Şubat 1979’da Pasifik Okyanusu’nun kuzey batısındaki St. Helens volkanının bulunduğu yerde güneş tutulması oldu, 15 ay sonra volkan patladı. 30 Mayıs 1984’de Meksika’da ay tutulması yaşandı ve yaklaşık 15 ay sonra 19 Eylül 1985’te Meksika’da büyük bir deprem yaşandı.

* Yine on yıl sonra 10 Mayıs 1994’de Kuzey Meksika’da güneş tutulması görüldü ve yaklaşık 15 ay sonra 14 Eylül 1995’te Meksika şiddetli bir depremle bir kez daha sarsıldı.

Felaketin faturası hedef küçülttürdü
Bölgedeki sanayi tesislerimizin büyük çoğunluğu fazla hasar almadan bu faciadan kurtulmuş olsa da belini doğrultmaya çalışan ekonomimiz büyük bir darbe aldı

Depremler ekonomik boyutları açısından da büyük zararlara sebep oluyor. Mesela,1994’te ABD’nin California eyaletinde meydana gelen deprem, 50 milyar dolarlık ekonomik kayba yol açarken, 1995’te Japonya’nın Kobe şehrindeki deprem 200 milyar dolarlık zarara uğratmıştır. Yaşanılan son depremin Türkiye’ye faturası ise İTO Başkanı Mehmet Yıldırım’a göre 10 milyar doları, TUSİAD Başkanı Erkut Yücaoğlu’na göre de 20 milyar doları bulabilir. Yine ABD’li uzmanlar tarafından hazırlanıp Ankara elçisi Mark Parris tarafından onaylandığı belirtilen bir başka rapora göre ise Türkiye’nin deprem felaketinde uğradığı zarar 4 ile 7 milyar dolar arasında değişiyor.

ENFLASYON BİLDİĞİNİZ GİBİ...
Depremin ekonomiye görünür en büyük etkisinin düşme eğilimindeki enflasyonun özellikle kamu harcamalarının artmasıyla yeniden yükselişe geçmesi olacağı belirtiliyor. Ekonominin bilinen sarmalın içine düşmesi işten bile değil; deprem bölgelerini onarmak için artan kamu harcamaları bütçe açığını da artıracaktır. Yine kamu harcamalarının finansmanı için iç borçlanmaya yüklenileceğinden faizler de artacaktır.
Onbinlerce kişinin evsiz kalması özellikle İstanbul ve çevresinde kira ücretlerini şimdiden yukarılara çekti bile. Bölgedeki sanayinin pek fazla zarar görmemesi (görenlerin de büyük ölçüde sigortalı olması), fabrikaların pek yakın zamanda yeniden üretime geçebilmelerini sağlayacak. Bununla birlikte ilk aylarda hissedilecek enerji eksikliği ve özel sektöre ait imalat sanayi tesislerinin büyük tahribata uğramamasına rağmen, çalışanların birçoğunun maddi ve manevi kayıplara maruz kalması üretimde düşüşler yaşanmasına sebep olacaktır. Bütün bunlar büyüme hızını da belli ölçüde düşürecektir.
Öte yandan gözlemciler, acil para ihtiyacı olan Türk hükümetinin deprem koşulları yüzünden daha az talepkar davranacağı sanılan IMF ile hemen bir stand-by anlaşmasına gideceğini vurguluyorlar.

HASARLARI AZALTABİLİRİZ
Depremleri önleyemeyiz, ama yol açtıkları hasarları büyük ölçüde azaltabiliriz. Bunun için en başta depremlerin zararlarını azaltmaya yönelik araştırma gruplarının oluşturulması ve finanse edilmesi gerekiyor. Bu şekilde özellikle Marmara Bölgesi’nin yerleşim alanlarındaki zeminlerin depreme dayanıklılıklarının ve yerleşime uygunluğunun tespiti yapılabilir. Böylece Türkiye’nin can damarı sayılabilecek sanayi ve endüstriyel tesislerin büyük bölümünün birinci dereceden deprem bölgelerinde hem de zayıf zeminler üzerinde kurulmuş olması yanlışlığına düşülmez.

Deprem Vergisi ertelendi ama...
Deprem ertesinde hükümetin bütçe plan komisyonunda görüşmeye açtığı ‘deprem vergisi’ ciddi tartışmalara yolaçtı. Ek vergiyle ilgili taslağın Meclis’te onaylanması, Meclis Plan Bütçe Komisyonu’ndaki görüşmelerden sonra ertelendi. Ertelemenin birçok sebebi bulunuyor. En başta kamuoyunun gösterdiği tepki geliyor. Yine ek verginin oranını belirleyebilmek için deprem hasarının faturasının ve bütçeye maliyetinin kesin verilere dayanması gerekiyor. İç ve dış yardımların ulaşacağı toplam miktar da bilinmiyor. Vergi ertelenerek gönüllü bağışların da önü kesilmemeye çalışıldı. Yalnız ertelemenin sadece iki ay için olduğunu hatırlatmakta yarar var. Ekonomistlerin büyük çoğunluğu hükümetin ‘deprem vergisi’nden vazgeçeceğini zannetmiyor.
MEKSİKA
Meksika’yı 1985 Eylül’ünde vuran şiddetli deprem, büyük hasara yol açtı. Şehirdeki binaların birçoğu yerle bir olurken, 30 bin kişi evsiz kaldı ve 7 bin kişi öldü.

ABD
Alaska’da 1964’te meydana gelen Richter ölçeğine göre 8.6 şiddetindeki deprem, Kuzey Amerika’da görülen en şiddetli depremlerden biriydi. Birçok köprü yıkıldı ve yollar kullanılamaz hale geldi. Buna rağmen sadece 131 kişi öldü.

ABD
Loma Prieta Depremi olarak adlandırılan Ekim 1989’da ABD’nin San Francisco şehrinde meydana gelen 7.1 şiddetindeki depremde bütün büyük köprüler ve birçok ev yerle bir oldu.

JAPONYA
Japonya’nın Kobe şehrinde Ocak 1995’te meydana gelen deprem, 1923’ten sonra ülkede görülen en yıkıcı sarsıntılardan biriydi. Depremle birlikte başlayan ateş kasırgası Kobe’yi tanınmaz hale getirdi, 5 bin kişi öldü, yüzbinlerce kişi de evsiz kaldı.

ERMENİSTAN
Ermenistan’ın en büyük ikinci şehri olan Leninakan (şimdiki adı Gümrü) 1988’in Aralık ayında büyük bir depremle sarsıldı. Deprem sonucu 400 binden fazla insan evsiz kaldı.

Deprem kuşağında hayat sürsek de sel felaketlerini sık sık yaşasak da afet yönetmeyi bilmiyoruz. Batılı ülkelerin aldıkları tedbirler ve uyguladıkları yöntemler ‘insana verilen değeri’ gösteriyor.


Onlar ne yapıyor biz ne yapıyoruz
Her faciadan sonra üzüntülere gark oluyoruz ve sonra hiçbir ders almadan herşeyi unutuveriyoruz. Oysa şimdi eksikliklerimizi görmeye ve kapatmaya çalışmanın tam zamanı. ‘Nerede hata yaptık ve bundan sonra nasıl olmaldır

Depremi önceden haber veren ışıldak
Zonguldak’ta, Dr. Metehan Karaca isimli elektronikçi, yer sarsıntılarını önceden tespit ederek karanlıkta çevresini aydınlatan ışıldaklı deprem aleti geliştirdi. Zonguldak İl Emniyet Müdürlüğü’nde görevli Dr. Metehan Karaca, yaptığı açıklamada, elektronik aletlere karşı merakı olduğunu belirterek, “Yaşanan son deprem felaketinden sonra, oto alarmlarında kullanılan ışın ayarını bir ışıldakla birleştirerek söz konusu deprem alarmını geliştirdim. En küçük sarsıntıda derin uykuda olan bir kişiyi uyandırma özelliğine sahip olan alet, ayrıca karanlık ortamı da aydınlatıyor. Işıldaklı alet sayesinde, muhtemel deprem felaketlerinde karanlıkta kalan insanlar aydınlığa kavuşacaklar ve buna göre tedbirlerini alma imkanına sahip olacaklar.”

Deprem öncesi hayvanların anormal hareketleri

Türkiye’nin % 96’sı “Deprem bölgesi” üzerindedir. Maalesef nesiller boyu birçok deprem olduğu halde; okullarda ve medyada depremle ilgili bir bilgi yani “deprem kültürü” verilmedi. Asrın en şiddetli depremi üzerine yeni yeni şeyler öğrenmeye başladık. Bundan sonra depremle yaşamayı öğreneceğiz ve önceki hataları inşallah tekrar etmeyiz. Kırık fay hattına imar ruhsatı verilmez; o fay hattına bilim adamlarının ikazına rağmen en mahrem ve stratejik tersane ve sanayi tesislerini ve Tüpraş gibi hayati tesisi yapma hatasına düşmeyiz. Ceddimiz dağ ve tepe eteklerine, su boylarına, verimsiz ve kayalık ya da sert zeminler üzerine binalarını yapmışlardır. Ayrıca depreme karşı daha dayanıklı ahşap inşaatta ısrar etmişlerdir. Bizler ise zemin etüdü yapmadan, böyle yerlere 20 katlı binalar yapmışız.
Tabiatın ayrılmaz parçası olan hayvanların deprem öncesi davranışları önemlidir. Marmara depremini 4-5 saat önce hisseden kafes kuşlarının tüyleri döküldü. Kafeslerden çıkmak için çılgınca davranışlar yaptılar. Darıca ve İstanbul’da buna şahit olanların sayısı fazladır. Darıca’daki Boğaziçi Hayvanat Bahçesi 140 bin metrekaredir. Darıca Kuş Cennetinde 350 çeşit kuş bulunuyor. 60 değişik hayvan var. Japonya ve Çin’de bilim adamları 200’den fazla hayvanın deprem öncesi davranışlarını takip etmektedirler. Bu hayvanlardan yılanlar yuvalarını terk ediyor. Köpekler durup dururken anormal davranışlarda bulunup, uzun uzun uluyorlar. Tavuklar garip hareketler yapıp, yükseğe çıkıyorlar. Fareler insanlardan korkmalarına rağmen deprem öncesi yuvalarından fırlayıp evleri terk ediyorlar. Ördekler sudan kaçıyorlar. Bu hayvanlar arasında depreme en hassas hayvan, sülünlerdir. Sismik (deprem) sarsıntıları ile diğer sarsıntıları ayırt edebiliyorlar.
2 Şubat 1975 tarihinde Mançurya’nın Haicheng kentinin % 90’ını yerle bir eden deprem öncesi hayvanların anormal hareketleri ile kent tahliye edilerek büyük bir facia önlenmiştir. 17 Ağustos depremini tetkik için gelen Amerikan St. Cloud Üniversitesinden Jeolog Rothaus ile Mc. Master Üniversitesi’nden Ed Reinhardt, görüşlerini şöyle ifade etmişlerdir:
“Basit bir deprem değil. Toprak katmanlarının birbiri içine geçmesi, Karadeniz’in İstanbul-Zonguldak arasındaki kıyı şeridinin haritasının değiştiğini söylemek yanlış olmaz. Kıyıda denize dik inen binlerce ton kaya denize döküldü. Karadeniz’in altında, Türkiye kıyısındaki faylar daha derine indi. Dev dalgalar meydana geldi. Bu hadise, bizi tarih kayıtlarında en fazla hayrete düşüren yer sarsıntısı oldu. Görülmemiş bir tabii afet idi.”
Türkiye 1939’dan bu yana 60 yıl içinde 7 büyük deprem gördü. Bu zaman zarfında okullarda akrebin solunum sistemini bile öğrettiler. Ama depremle birlikte nasıl yaşanacağına dair tek kelime öğretilmedi. Deprem kültürünü 17 Ağustos 1999’dan sonra öğrenmeye başladık. 1903 yılından 1998 sonuna kadar 77 büyük deprem oldu. Bu depremlerde 63 bin 716 kişi öldü ve 396 bin 880 bina hasar gördü. Son depremin tahribatı 95 yıl toplamından fazladır. Nüfusun %98’i deprem riskli bölgelerde yaşıyor. Nüfusun %71’i birinci ve ikinci derece deprem bölgesinde oturmaktadır. Ülkenin %70’i birinci ve ikinci derece deprem bölgesidir. Türkiye’nin %96’sı ise deprem risklidir.
Amerika’nın California eyaletindeki fay hattı ile Kuzey Anadolu fay hattı uzunluk ve şekil bakımından aynı sayılır. Yalnız 1906 San Francisco’da yaşanan 7.9 şiddetindeki depremden sonra, 1971’de 6.6 şiddetinde San Fernando, 1989’da 7.1 şiddetinde Loma Prieta ve 1994’te Northridye’de olmak üzere 3 deprem olmuştur. Halbuki Türkiye’de 7’si büyük 77 deprem olmuştur. Marmara depreminde 110 km’lik fay hattı boyunca 4 metrelik zemin kayması olmuştur. Kaymanın 60 km.’si karada ve geri kalanı denizdedir. ABD’li uzmanlara göre depremin etkisi, Hiroşima ve Nagazaki’yi yerle bir eden atom bombasından 400 misli daha güçlüdür. Bu depremde 383 yıllık Sultanahmet Camii’nin sıvası bile dökülmezken, 2-3 yıllık yeni camilerden bazıları yıkıldı. Tarihi binalar son depremde hiç hasar görmedi. Dünyada her an binlerce deprem oluyor, ama biz bunları hafif oldukları için hissetmiyoruz. Ancak 6 ve yukarı şiddetinde olunca hissediyoruz.

Deprem Öncesi ve SonrasıXX. asrın son günlerinde ülke ve millet olarak zor ve felaketli, ıstıraplı bir dönemden geçiyoruz. TV ekranlarında, gazete manşetlerinde gördüklerimiz okuduklarımız felaketin azameti hakkında gerçek bir fikir vermekten uzaktır. Bizzat görmek ve içinde yaşamak gerekiyor. Öyle sanıyorum ki Türkiye depremi, bütün özellikleri, vüs’ati, doğruları ve yanlışları ile insanlık tarihinde ve takviminde bir nirengi noktası oluşturacak, bizden sonraki kuşaklar, Türkiye ile ilgili konularda “depremden önce, depremden sonra” diye söze başlayacaklar. Bu toplumsal bir alışkanlıktır. İnsanlar kolay kolay unutulamayacak olayları bir “Milad” gibi sayarlar, öncesini sonrasını ona göre anlatırlar. Kurtuluş Savaşı’nda Yunan ordusunun Türk süvarileri önünde İzmir’e doğru kaçarken Manisa’yı baştan başa yaktıkları günleri küçücük bir çocuk olarak yaşamıştım. Bu yaşıma geldim, hâlâ ne zaman nerede bir yanık kokusu duysam burnumun direği sızlar, o günleri anımsarım. O gün bugündür daha hâlâ Manisalılar aralarında konuşurken bu tarihi bir referans gibi kullanırlar; “Yangından evvel.. Yangından sonra..” diye söze başlarlar. Aslında bu, olayı görmüş, içinde yaşamış olanlar için geçerli olmak gerekir.. Ama öyle olmuyor, Manisa yangını sırasında henüz doğmamış olanlar da aynı ayrımı yapmaya devam ediyorlar. 17 Ağustos 1999 sabaha karşı İzmit’ten başlayarak, Adapazarı, Derince, Gölcük, Yalova ve hatta İstanbul’a kadar uzanan ve binlerce insanımızın canına ve onbinlercesinin de evsiz barksız kalmasına neden olan depremler dizisi de mutlaka öyle olacak. Birçok kuşaklar için bir yaşam Milad’ı oluşturacak.
Günümüzde, iletişim ve haberleşme teknolojisi öylesine ilerledi ki, dünyanın neresinde olursa olsun olayları anında öğreniyor ve daha da genişleyerek gelişen sözlü, görüntülü ve yazılı medya aracılığı ile sanki olayların içinde imişsiniz gibi yaşıyorsunuz. Ama olayın bizzat içinde yaşamış olmak bir başka etki yapıyor. Biz olayı Tuzla’daki evimizde yaşadık. İki yaşlı insan olarak diğer komşular gibi evimizi terketmeyi bile düşünemedik. Korkunç bir olaydı. Allah kimseye bir daha göstermesin.. Genç bir yeğenim var. Dr. Ali Tanör, kendisi gönüllü olarak hizmete talip olmuş, Adapazarı’na vermişler. Gördüklerini, yaşadıklarını anlatırken inanınız hem ağlıyor hem de bizleri ağlatıyordu. Bir yabancı yardım heyeti uçaklarla geldiklerinden yarım saat içinde organize olmuşlar. Önce Karamürsel adresini vermişler, orada daha yere ayak basamadan Adapazarı’na gitmelerini söylemişler. Kimsede hiç bezginlik, yorgunluk veya ters bir reaksiyon eseri yok.. Peki deyip hemen Adapazarı’na yönelmişler, çadırlarını kurup hasta ve yaralıların hemen ilk muayene ve tedavilerini yapmaya başlamışlar. Gerekli bütün ilaç, araç ve gereçlerini beraberlerinde getirmişler. Seyyar sahra hastanesinde ameliyatları bile yapıyorlarmış. Hiçbirinde en ufak bir yorgunluk veya bezginlik eseri görülmüyormüş. Yeğenim yurtdışında bulunmuş, burada da bir Amerikan şirketinde çalışıyor. Anlattıklarını biraz da bu alışkanlık ve dostluğun gölgesinde dinlemeyi denedik fakat o kadar içten konuşuyor ve anlatıyordu ki bizler çocuğa böyle bir izlenim vermiş olmak olasılığından adeta utandık.
Deprem felaketinin henüz tam bir bilançosunu çıkarmak mümkün değil, ama tartışmaları başladı bile.. Biz geçen hafta Hükümetin, devletin tedbirde geç kaldığı yolundaki kanaatimizi bu sütunda yazdık. Gelişmeler yazık ki bunu doğruladı. Ayrıca felaketzedelerin istedikleri ve içlerinden geldiği gibi konuşmaları doğaldır.

Sismolog Nusret Sancaklı, “17 Ağustos günü yaşanan deprem, 1 milyon atom bombasının patlaması sonucu oluşan enerjiyi ortaya çıkarmıştır...


Tokyo Üniversitesi Deprem Araştırma Enstitüsü Sismoloji Bölümü’nde . Deprem Habercileri hakkinda aciklamalar Deprem Habercileri konusunda bilgiler

 

Pratik Bilgiler Diger Sayfalar :

 

Ara
En Çok Okunanlar
Okunma: 3
2011 Erkek saç modelleri
Okunma: 3
Çeyiz Listesi
Okunma: 2
Davulcu Manileri
Okunma: 2
Kanser aşısı
Okunma: 2
Brunch Mekanları Brunch Nedir
Okunma: 2
Erkeksiz çocuk doğurma
Okunma: 2
Kırmızı biberin faydaları
Okunma: 2
Ülser Tedavisi
Okunma: 2
Cinsellik ve Cinsellikle ilgili bilgiler
Okunma: 2
Cinsel uyarıcılar Cinsel Sağlık Ürünleri
Resim
Çin Halk Cumhuriyeti hakkında bilgi
Çin Halk Cumhuriyeti hakkında bilgi

 |   | 
Copyright © 2007
Kadınlar

Bu sitedeki yazılar sadece bilgi amaçlıdır.Doktorunuza danışmadan, tedavi amaçlı kullanmayınız..!

Saglikarsiv Sigorta Kadınlar İçin Blog