Başlarken
Türkiye’de kadınlarla ilgili pek çok şey yazıldı, pek çok şey söylendi. Bazıları kadının Türk toplumunda ikinci planda olduğunu dile getirdi, bazılarına göre ise anne olması dolayısıyla en kutsal varlık olarak nitelendirildi. Kimi “kadının adı yok” dedi, kimileri ise “kadının adı var ancak toplumda gerekli itibarı görmüyor” görüşünü savundu. Söylenenler veya yazılanlar ne olursa olsun kadınlar artık Türk toplumunda belirli bir noktaya geldi. Kadınlar, evlerinde yaptıkları bir takım uğraşlarla aile bütçelerine katkı sağlıyor, erkeklerin hakim olduğu çalışma hayatında ise önemli mevziler kazanıyor. Bu yazı dizisinde iş hayatında babasının veya kocasının desteğini almadan belli bir noktaya gelen kadınları işlemeye çalıştık. Gördüğümüz şu ki iş yaşamında kadınlar, dünyanın her yerinde aynı sorunları yaşıyor. Türk toplumunun ve sanayinin gelişmesiyle birlikte yeni kadın tipi, kendi kurallarıyla sisteme girmeye başladı. Son 15 yılda kadın patron ve yöneticilerin sayısı 4 kat artarak 30 bini buldu. Böylece kadınlar “Kadının yeri evidir” inancını da tarihe gömdüler. H.V.
Ayşe Kapancı’nın en büyük ideali öğretmen olmaktı. Bunu da başardı. Yıllarca yaptığı eğitmenliğin ardından ablasından aldığı bir teklifle cafe dünyasına adım attı. Bugün başta İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde cafeleri var. En büyük ideali, cafenin vatanı sayılan Paris’e açılmak.
Ayşe Kapancı, 1 Aralık 1949’da İstanbul’da doğdu. 42 yıl TCDD’de müfettişlik yapan bir babanın 3 çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya geldi. İlköğretimini tamamladıktan sonra İngiliz Kız Ortaokulu’na devam etti. Daha sora Üsküdar Amerikan Koleji’nde okuyan Ayşe Kapancı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. Kapancı’nın en büyük ideali öğretmek olmaktı, bunu da başardı. Çalışma hayatına liseyi bitirince atıldı. Finlandiya Konsolosluğu’nda tercüman oldu. Üniversitede okurken, biryandan da Coca Cola Türkiye Mümessilliği’nde Genel Müdür Yardımcılığı görevi yaptı. Yaşı henüz 19’du. 20 yaşına gelince, evlenme kararı aldı ve dünya evine girdi.
ANNELİK KUTSAL GÖREV
Kapancı, 1973 yılına kadar çalışmayı sürdürdü. 1973’te doğum yapınca, kısa bir süre için iş hayatını bıraktı. Üç yıl boyunca çocuğunu büyüttü.
Kapancı, “Üç yıl evde otururken, iş hayatıyla ilişkimi kesmedim. Kendimi, çok sevdiğim öğretmenliğe hazırladım. 1977 yılında, Türkiye’de ilk defa ingilizce tedrisat yapan Özel Dost Koleji’nin kuruluş aşamasında yer aldım. Beni 26 yaşında okulun müdür yardımcısı yaptılar” diyor.
Kapancı, Özel Dost Koleji’nde 8 yıl çalıştı. Bu arada oğlu büyümüş ve beşinci sınıfa başlamıştı. Özel okul sınavlarına hazırlanan oğlu için tekrar işini bıraktı. Oğlunun Avusturya Lisesi’ni kazanmasının ardından tekrar iş hayatına döndü. Ailesinin desteği ve çok küçük sermaye ile 1985 yılında Tepum Dil ve Eğitim Hizmetleri A.Ş. diye bir aile şirketi kurdu.
Kapancı’nın bu eğitimcilik serüveni devam ederken, 1993 yılında ablasından çok garip bir teklif aldı. İktisat dokturu olan ablası Ayla Sevand, aynı zamanda bilgisayar şirketine sahipti. Ablası birgün Kapancı’yı çağırarak, ona hayatını değiştirecek bir teklifte bulundu. Ablası, “Bizde yurtdışındaki cafeler gibi bir yer yok. Bir cafe Türkiye’de açalım” dedi.
Kapancı, bundan sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor: “Önce şaka zannettim. Ablamın ciddi olduğunu anlayınca, birden beni de bir heyecan sardı, ‘tabii yaparız’ dedim. Bu şekilde Cafe Keyif doğdu. Nişantaşı’nda bizim meşhur Cafe Keyif’imiz doğdu. Yaklaşık 8 ay boyunca cafenin önünde bu kuyruklar hiç bitmedi. Günde yaklaşık 750-800 kişi gelmeye başladı.”
Cafe Keyif Türkiye çapında çok popüler oldu. Hobi olarak başlanan iş onların tüm zamanını alıyordu. Cafe Keyif’ten sonra Fransa’nın ünlü Lina Sandviç Cafe’sini Türkiye’de açtılar. Ardından Alkazar Sineması içersindeki cafenin de işletmesi alındı. 1997’de Erenköy’deki Marks and Spencer’ın binasında da Vivace isimli bir restoran açılmıştı. Ardında Levent Sabancı Center’ın hemen arkasında bir restoran açtılar. Merter ve İzmir’de de cafe açacaklar. Kapancı, “Sektörde yurt dışına açılmayı hedefliyoruz. Paris’te de düşünüyoruz. Türkiye’yi, Paris’te Türk Mutfağı ile temsil etmeyi çok istiyoruz” diye konuşuyor.
“FEMİNİSTLERİ OYNAMADIM”
Kapancı, bu süratli iş yaşamında kadın olmanın zorluklarını en fazla yaşayanlardan biri. “Kadınsınız diye insanlar bazı şeyleri yapamazsınız diye bakıyorlar. Bu kadar yükü, hele de evli bir kadınsa yapamaz gibi algılıyor toplum. Bu kuşkuyu silmek için kadınların belki iki, belki üç misli daha çok çalışması gerekiyor” diyen Kapancı, çalışma hayatıyla ev hayatını birbirinden ayırmayı çok iyi başarmış.
Kapancı, “Evliliğimin ilk yıllarında sabah işe gittiğim için akşamın yemeğini bir önceki gece hazırlardım. Bütün mesele yaptığınız işi sevmek. Ailemin reisi erkektir dedim, saygılı davrandım. Hiçbir zaman ben çalışıyorum, ekonomik özgürlüğüm var deyip feministleri oynamadım” diyor.
TRT ve şöhret yolunda
“Çalıştığım takdirde hayallerimin gerçek olabileceğini 1990’da TRT’ye gönderdiğim altı eserin denetimden geçmesiyle ve ekrana ilk kez çıkmamla anladım” diyen Ersoy, sanatçı olmayı kafasına koyduktan sonra ünlü bestekar Bahattin Duyarlar’dan ders almaya başladı. Müzik derslerinin ücretini ödeyebilmek için bir taraftan da tezgahtarlık yaptı.
Türk filmi gibi
“Arkadaşım kendisinin bir menajeri olduğunu söyledi. Bu menajer Mehmet Koçak’tı. Beni vakit kaybetmeden İstanbul Pembe Köşk Gazinosu’nun sahibi Cahit Çeki ile tanıştırmaya götürdü. Pembe Köşk’e ilk gittiğim gün Gönül Bayar’ın sahnede provası vardı. Türk filmi gibiydi...
Para yine müziğe
Ersoy, uzun yıllar eğitim görüp de şöhretin basamaklarını tek tek çıkanlardan. Nostalji fırtınasıyla şöhretine şöhret katan Ersoy, kazandığı paraları mülk almak veya bankalara yatırmak yerine Levent Müzik Yapım A.Ş.’ye yatırdı.
“Fiziği düzgün olan sanatçı oluyor”
* Son yıllarda pop müziğinde yaşanan inanılmaz yükselişi takdir eden Ersoy, pop müziğine verilmesi gereken önem ve altyapıya yeni yeni başlandığına inanıyor. Bu durumun bir gelişme olduğunu düşünüyor.
* “Yeni yeni sanatçılar çıksın, insanlara alternatifler sunmak güzel” diyen sanatçı, Türk Sanat Müziği’nin durgunluk içersinde olduğunu kabul ediyor. Yeni yeteneklerin artık eskisi gibi yetişmediğini kaydeden Ersoy, “Ben yıllarca dersler alıp sıramı bekledim.
* Artık fiziğiniz düzgünse biraz da sesiniz varsa, müzik eğitiminize bakılmadan hemen kaset sahibi olabiliyorsunuz. Hakikaten yetenekli olanlar kalıcı oluyor, diğerleri siliniyor” diye Konuşuyor.
İstanbul’da 1958’de dünyaya gelen Muazzez Ersoy’un çocukluğu ve gençlik yılları Kasımpaşa’da geçti...
Ersoy’un müzikle ilgilenmesinde en büyük etken annesinin müziğe olan ilgisi ve sevgisi oldu. Bu sevgi o kadar büyüktü ki, annesi daha gençlik yıllarında bir kızı olursa onu sanatçı yapacağına karar verdi. Annesinin bu tutkusu Ersoy’u da etkisi altına aldı ve ortaokulu bitirdikten sonra öğrenimini müzik dersleri alarak sürdürmeye karar verdi. Ersoy, bu yıllarda İrfan Özbakır ve Baki Duvarlar gibi değerli hocalardan musiki dersleri aldı. Tezgahtarlık yaparak kazandığı bütün parayı da musiki derslerine yatırıyordu. Bu arada 1974’te küçük yaşta evlendi ve 2 yıl evli kaldı. Bu evlilikten Ender isminde bir oğlu oldu.
Sahneyle tanışma
İlk defa canlı olarak Aksaray Lunapark Gazinosu’nda annesiyle birlikte gittiği kadınlar matinesinde Hamiyet Yüceses’i uzaktan dinlemiş Ersoy. Yüceses’ten bir yandan dönemin hit şarkısı “Her Yer Karanlık” şarkısını dinlerken, diğer yandan da hayaller kurarmış, “Bir gün ben de böyle sanatçı olacağım” diye..
Sanatçı olmayı kafasına koyan Ersoy, ünlü bestekar Bahattin Duyarlar’dan ders almaya başladı. Müzik derslerinin ücretini ödeyebilmek için bir taraftan da tezgahtarlık yapıyordu. Sahneyle tanıştığı o günleri şöyle anlatıyor:“Bir gün Beyoğlu’nda müzisyenler kahvesine elimde notalar, hocamı görmeye gittim. Kendisi o sırada yoktu. Birine notaları verip kendisine teslim etmesini rica ettim. Ve ilginçtir orada, ismini şu anda hatırlayamayacağım bir müzisyenden iş teklifi aldım. Bende teklifi kabul ettim. Ve böylece ilk kez Kumbasar Taverna’da sahneye çıkmaya başladım. Sahneye ilk adımımı attığımda hiçbir şey anlamadım. Ruh gibi boşluğa bakıyordum. Sanki boş iskemle ve masalara söylüyordum.”
Assolistliğe adım
Sesini ispat etmişti. Artık sahnelerin yabancısı değildi. O dönemlerde birlikte çalıştığı ve arajman söyleyen arkadaşının kendi geleceğini değiştireceğini tahmin dahi etmiyordu. Kız arkadaşına menajeri olup olmadığını sordu, çünkü kendisi de bir menajer arıyordu. Artık Pembe Köşk Gazinosu’na giden ilk yolu açmıştı. Bundan sonrasını Muazzez Ersoy’un ağzından dinleyelim:
“Arkadaşım kendisinin bir menajeri olduğunu söyledi. Bu menajer Mehmet Koçak’tı. Beni vakit kaybetmeden İstanbul Pembe Köşk Gazinosu’nun sahibi Cahit Çeki ile tanıştırmaya götürdü. Pembe Köşk’e ilk gittiğim gün Gönül Bayar’ın sahnede provası vardı. Mehmet Koçak prova bitiminde beni sahneye çıkarttı. Çeki’nin beni dinlemesini istiyordu. Sadettin Kaynak’tan bir eser, bir uzun hava ve bir tanede hicaz parça okudum. Aynı Türk Filmi gibiydi. Şarkılarımı bitirdikten sonra Çeki beni kolumdan tuttuğu gibi ‘Tamam artık burada çalışıyorsun’ dedi. Ve sonra gazinoyu gezdirdi. İçimi büyük bir heyecanla karışık sevinç sarmıştı. Ve üç yıllık mukavele imzaladım.”
Haftalık 5 bin lira
Ersoy, ilk gün beş bin lira avans aldı. Aylığı ise 20 bin liraya geliyordu. Ersoy için bu çok büyük bir rakamdı. Ancak aldığı para kostüm ve diğer giderlere zar zor yetiyordu. Hatta Ersoy, ilk kostümlerini annesinin bozduğu iki bilezik parasıyla alabilmişti. Ersoy ismi de bu gazino da doğmuştu. Bir tarafta Pembe Köşk Gazinosu’nda çalışırken, diğer yandan da Anadolu turnelerine gidiyordu. O dönemde şöhret olmadığı için Anadolu’da yaptığı çalışmalar için ekstra para almıyordu. Ankara Süreyya ve Altınnal Gazinosu’nda, Dedeman Oteli, Adana Sürmeli, Adana Dergahlar, Bursa Çelikpalas, İzmir Konak Maksim’de çalıştı. Daha sonra çalışmasına ara verdi. İyi yerlerde çalışmasına rağmen bu hırsına yetmiyordu. Çünkü onun ideali televizyona çıkmaktı ve çıktı..
Nostaljiler doğuyor
O günleri “Ekran tecrübemden sonra Körfez Savaşı’nın meydana getirdiği olumsuz şartlara rağmen arka arkaya kaset teklifleri almaya başladım. İlk olarak Atilla Alpsakarya diğer yapımcılardan daha hızlı davranarak Ankara’da bana kaset teklifinde bulundu. Ve ilk kasetim “Seven Olmaz ki”yi yaptım. Arkasından Maksim Gazinosu geldi. Üç yıllığına sayın Fahrettin Aslan’la anlaşma yaptım” sözleriyle anlatan Ersoy, bundan sonra kazandığı paralarla müzik yapım şirketi kurdu. Bir yandan da TV’ye diziler çekmeye başladı. Oyunculukla tanıştı, 1995’te “Nostalji 1”i piyasaya çıkardı..
Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkilere yön veren İktisadi Kalkınma Vakfı’nın başında bulunan Meral Gezgin Eriş, Türkiye’nin ısrarla yerinin AB olduğunun altını çiziyor. Eriş, AB için daha çok atılım yapılması ve Meclis’in daha üretken olması gerektiğini belirtiyor.
Türkiye’yi AB’ye taşıyacak
Meral Gezgin Eriş, 1957’de İstanbul’da doğdu. Türkiye’nin önde gelen sanayicilerinden Nurullah Gezgin’in üç kızından ortancası olan Eriş, ilköğrenimini devlet okullarında yaptı. Daha sonra Avusturya Lisesi’nde okumaya devam eden Eriş, bu okulun en iyi iki öğrencisinden biri oldu. Avusturya Hükümeti’nin bursundan da yararlanarak Viyana Ekonomi Üniversitesi’nde öğrenimine devam etti.
Meral, Viyana Ekonomi Üniversitesi’ni başarıyla tamamladı. Master ve doktora yaptı. Kalkınmakta olan ülkelerin ekonomilerinin nasıl yönetilmesiyle ilgili doktora tezi veren Eriş, 1982’de mezun oldu. Babası mezuniyet töreninde kızına “Türkiye’de artık çok güzel fırsatlar var kızım” dedi.
Türkiye’ye dönerken, bir yandan akademik kariyerine de devam edebileceğini düşündü ve Boğaziçi Üniversitesi’ne başvurdu. Diğer taraftan da babasının şirketlerine gidip gelmeye devam etti, 1983’ten 1989’a kadar babasının şirketlerinde çeşitli kademelerde çalıştı. Bu zaman zarfında patronun kızı olarak hava atmayı sevmedi. Çünkü Meral yaptığı işi hak ederek belli bir yere gelmek istiyordu. Nitekim 1989’da babasının şirketlerinin genel müdürü oldu.
MÜCADELEYİ SEVİYORUM
Meral Gezgin o dönemde çok uğraştığını belirterek, “Gece yarılarından sonra bile fabrikada bulunduğum dönemler oluyordu. O dönemlerde babamın şirketlerinin çeşitli bölümlerinde çalıştım, belirli aşamalardan geçtim. Genel Müdür olana kadar çok çaba sarfettim” diyor.
Gezgin işe başladığında kimse patronun kızı olduğunu bilmiyordu. Çünkü kendisi bilinmesini istemiyordu. Herkes gibi yemekhanede sıraya giriyor, herkes gibi muntazam iş yapıyordu. Daha sonraki günlerde Meral’in patronunun kızı olduğu anlaşılınca bu işe en çok bozulan yemekhanedeki aşçı olmuştu. Çünkü aşçı, “Keşke daha önce bilseydim, size daha fazla yemek verirdim” demişti. İş hayatının acımasız çarkına kendini kaptıran Meral, kadın olmanın da zorluklarıyla karşılaşıyordu. İnsanlar onun kadın kimliğini de göz ardı etmiyorlardı.
İSO VE İKV İLE TANIŞMA
Eriş, bilgisi ve mücadeleci yapısıyla sanayi sektöründe kabul ettirmişti kendini. Türkiye’nin önde gelen sanayicilerinin üye olduğu İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) meclis üyesi olmaya karar verdi. İSO’nun ilk seçimlerinde meclis üyeliğine seçildi. Kendisinden önce sadece bir dönem İSO’da kadın üye bulunmuştu. O dönemde tek kadın üye ise kendisiydi. Eriş o günleri şöyle anlatıyor:
“İSO’nun ne kadar önemli kurum olduğunu biliyordum ve üyesi oldum. 1992’nin Haziran ayında İSO delegesi olarak İKV Genel Kurulu’na katıldım. Ve genel kurulda yönetim kuruluna seçildim. Daha sonra da başkan vekili oldum. 1995’te da başkanlığa getirildim.” Eriş, İktisadi Kalkınma Vakfı’nın önemini ise şöyle anlatıyor: “İKV’deki iş çok önemli. Bizler gibi ülke sevgisiyle yetişmiş insanlar için, çok özel bir yeri olan bir kurum. İKV’de yaptığınız işin ortaya çıkması çok zordur. Çok mücadeleli iş yaparsınız, çok sabırlı olmanız gerekir. Sadece Türkiye’yi değil, tüm Avrupa Birliği’ni ikna etmeniz gereken bir noktaya getirmeniz gereken bir iş. En önemlisi ise siyasileri ikna etme gibi bir misyonunuz var.”
AB’YE ÜYELİK TÜRKİYE’Yİ GELİŞTİRİR
Meral Gezgin Eriş’e göre, Avrupa Birliği’ne üyelik Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve siyasal standartlarının yükseleceği anlamına geliyor. Eriş, AB üyeliği hakkında şunları söylüyor:
“Türkiye’nin AB’ye üye olması demek, AB’ye tam üye olan ülkelerin standartlarını yakalamış olması demek. Her alanda, ekonomik, siyasi, sosyal, sanat alanlarında Türkiye AB üyesi ülkelerin standardına kavuşacak. Türkiye’de bugün çarpık olan gelir dağılımı düzelecek. Hepimizin refahı değişik olacak, hepimizin yaşam düzeyi farklı olacak. O Türkiye’yi hayal ettiğimiz arzu ettiğimiz, hedeflediğimiz için AB’ye tam üyeliği hedeflemiş bulunuyoruz.”
AB’ye üyeliği hedefleyen Türkiye’nin yapması gereken bazı işler olduğunu vurgulayan Eriş, “Öncelikle üyelik sürecinde Türkiye’nin siyasi ve insan hakları alanlarında standartlarını yükseltmesi gerekiyor” diyor. Demokrasinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi, ekonominin genel dengelerinin düzeltilmesi için yapılacak işlerin belli olduğunu ifade eden Eriş, şöyle devam ediyor:
“Bunu yapmak zorundayız. Bu yasal düzenlemelerin olması için TBMM’nin de üretken olması gerekiyor. Türkiye bir yandan bunu yapacak bir yandan da AB, Türkiye’nin bu çabalarında yardımcı destek olacak. AB bizim için hem hedef hem kriterdir.”
AB’ye üye olmak için uluslararası konjonktürün de müsait olması gerektiğini kaydeden Eriş, dünyada çok önemli gelişmeler yaşandığını hatırlatarak 1999’un Nisan ayında NATO’nun Avrupa’nın göbeğini bombaladığını örnek gösteriyor. Eriş, “Türkiye AB’ye ne zaman üye olur, tarih koymak zor. Türkiye’nin atılımları süratle gerçekleştirmesi gerek. Çünkü Türkiye’de bunun potansiyeli var. Türkiye’nin ekonomik siyasi, sosyal yapısı itibariyle bu atılımları gerçekleştirecek gücü var” diyor.
İşimi severek yaparım
Meral Gezgin, hem sanayiciliği, hem İKV başkanlığını hem de ev kadınlığını nasıl bir arada yürütüyor. Cevabı “Zor” oluyor. Ancak sanayicilikten de İKV başkanlığından da ev kadınlığından da mutluluk duyan Eriş, “Sanayicilik başka bir iş yapmaktan çok farklı. Üretmek ve bu üretimi başka insanlarla birlikte yapmak gerçekten çok keyif verici. Doğru ve yaptığı işi severek yapmak insana müthiş bir enerji veriyor. Zamanı ve her dakikayı programlı şekilde kullanır, işinizi severek yaparsanız hiç sorun çıkmıyor” diyor.
KADINLARIN AVANTAJLARI DA FAZLA
İş kadınlarının karşılaştığı zorlukları kabul eden Eriş, ancak kadınların aşması gereken en önemli zorluğun ekonomik bağımsızlık olduğunu ve kadınların iş hayatını çok ciddiye almaları gerektiğini ifade ederek şunları söylüyor: “İş hayatı, bir kadın için çok önemli. Kimliğini, kişiliğini, özgürlüğünü kazanmanın en önemli adımı. Çünkü ekonomik özgürlüğü olmayan kadının, diğer alanlarda da özgür olabilmesi, kişilikli olabilmesi, kimliği olabilmesi çok zor. Kadınlar iş hayatını sadece para kazandıkları bir yer değil, kimliklerini kazandıkları bir alan diye görmeliler. Türkiye’deki kadınların ABD ve Avrupa’daki kadınlara göre daha avantajlı olduğunu savunan Eriş, “Hâlâ Türkiye’de yetişmiş insan sıkıntısı var. Eğer kendinizi yetiştirmişseniz, kadın da olsanız erkek de olsanız kendinize bir yer bulabiliyorsunuz.”
Güneydoğunun anası
Sema Küçüksöz, doğum tarihini vermekten kaçındı. Kendisi, bunun o kadar önemli olmadığını ısrarla söylese de yine de 40-45 yaşlarında olduğunu hatırlattı. Çocukluğunu babasının çiftliğinde geçirmiş, Babası o dönemde İstanbul’un etinin büyük bir bölümünü karşılayan celepti. Kısıklı İlkokulu’nu başarı ile bitiren Küçüksöz, daha sonra Üsküdar Kız Lisesi’ne devam etti. 1972 yılında mankenlik kursuna gitmeye karar verdi. Prova mankenliği yapmaya başladı. Tam bu dönemde bir dükkan açmaya karar verdi. Sema Butik’i açtı. 1974’te Avrupa menşeli malların girişi yasaklanınca işler durma noktasına geldi. Bunun üzerine toptan üretime girmeye karar verdi. Toptancılığa başlayınca işleri açıldı. 1979’a kadar hiçbir sıkıntısı olmadı. Anadolu’da işler çok kötüleşti. Çekler senetler dönmeye başladı. Kimse borcunu ödeyemiyordu. Bu sebeple bir daha çek kullanmamaya karar veren Küçüksöz’ün hâlâ bir çek karnesi yok.
Sıkıntıyı aşmak için 1980’de başlayan Arap turist akınından yararlandı. Suudi ailelerin çocukları için evlilik kıyafetleri yaptı. 1989’da triko üretimine geçerek Avrupa’ya da ihracata başladı. İşleri o kadar yoğundu ki rahatsızlığının bile onu engellemeyeceğini düşünüyordu. Bu dönemde ameliyat oldu, ancak ayaklarına konulan biyot, iki sene doğru dürüst yürümesini engelledi. Sağlığına kavuşabilmek için beş ameliyat geçirdi.
Küçüksöz, çok sevdiği Fenerbahçe’nin yönetimine girmek için çaba gösterdi. Bir toplantıda karşılaştığı, dönemin Fenerbahçe Başkanı Güven Sazak’a yönetim kurulu seçimlerinde neden bir kadın adayın isminin yer almadığını sordu. Bir süre sonra Küçüksöz’ü arayan Sazak, beklenen teklifi iletti. Böylece Fenerbahçe Yönetim Kurulu’na seçildi.
SEVGİ SELİ
Küçüksöz, Şırnak’a yatırım yapmaya nasıl karar verdiğini şöyle anlatıyor:
“Bir gece, saat 23.00 gibi yatmaya karar verdim. Ancak 15 dakika sonra uyandım. İlk önce insanların mutsuzluğu geldi aklıma. Varoşlardaki insanları, onların bulundukları illerinden İstanbul’a göçünü düşündüm. Birden aklıma Şırnak geldi.”
Saat geceyarısını gösterirken 118’i arayan Küçüksöz, Şırnak Emniyet Müdürlüğü’nün telefon numarasını alarak, Şırnak Belediye Başkan Yardımcısı Sait Namda’ya ulaşmayı başardı. Küçüksöz, Namda’dan Şırnak’ın acil ihtiyaç duyduğu malzemeleri öğrendi. Üç gün içinde de bir kamyona yüklediği eşyalarla birlikte Şırnak’a gitti.
Genç, yaşlı, çoluk çocuk, kadın, erkek, bütün Şırnak; Küçüksöz’ü karşılamak için Kasvit Boğazı’na geldi. O sahneyi hayatı boyunca unutmayacağını söyleyen Küçüksöz, “Kararımı vermiştim. Şırnak’a bir okul yapabilirdim. Sonuçta bir okul bir de kilim fabrikası kurmak için çalışmalara başladım” diyor.
Bu arada kardeşi vefat etmişti. Bu ölüm haberi Küçüksöz’ü derinden yaraladı. Bir süre sonra kendini toparlayarak yeniden Şırnak’a gitti. Okul ve kilim atölyesi için 100 milyar lira harcadı Küçüksöz, hem de tek kuruş devletten destek almadan. Şırnaklı çocuklar üzerinde hassasiyetle durdu. Okulun yanında bir de anaokulu yaptırıldı.
Küçüksöz, Güneydoğu’ya yapılanları gördükten sonra başta eleştirdiği devlete daha da hayranlık duymaya başladı. Çünkü devlet Güneydoğu’ya yapılması gereken herşeyi yapmıştı. Küçüksöz, görüşlerini şöyle dile getiriyor:
“Güneydoğu Anadolu’daki ihaleler de birkaç kişinin elinde. Güneydoğu’nun kalkınmasını yine Güneydoğulu insanlar engelliyor. Güneydoğu’yu tanıdıktan sonra kadro satışının ne olduğunu öğrendim. Kadro satışı işe girilmesi için insanlara verilen rüşvetmiş. İnsanlara tarlasını, eşlerinin bileziklerini sattırıyorlar, yazılıdan ayrı bir para, sözlüden ayrı bir para alınıyor ve işe sokuluyor.”
Ağabey diyorlardı
Sema Küçüksöz, kadın olarak iş dünyasında sıkıntılar çekmediğini söylüyor.
Bu arada çok da ilginç olaylarla karşılaştığını belirten Küçüksöz, “İşe başladığımda, bütün insanlar bana ‘ağabey’ dedi. Ağabey lafına o kadar alışmışlardı ki ben de üzerine gitmedim” diyor.
Alışveriş yaparken hiçbir şeye dikkat etmediğini kaydeden Küçüksöz, pazardan bile giyinebileceğini anlatıyor.
Halen Türkiye Futbol Vakfı Başkanlığı görevini yürüten Küçüksöz, kitapçıklar hazırlıyor, Stadyum Dergisi’ni çıkartıyor. Triko sanayicileri, ihracatçılar birliği ve Türk Alman Vakfı ile de ilişkileri var.
Ümraniye Yaman Spor Kulübü ile ilgilenen Küçüksöz, “Yoğun iş programımdan şikayet etmiyorum. Herşeyi programlı ve planlı yapmaya çalışıyorum” diye konuşuyor.
Hayatı doğal besin
Deniz Kurtcebe, 1962’de İstanbul’da doğdu. Eczacı anne ve babanın iki kızından biri olan Kurtcebe, ilköğretimini başarıyla tamamladı. İlkokula başladığı yıllarda annesi de yarım kalan üniversite eğitimini tamamlamak için harekete geçmişti. Bu gelecek yıllarda Kurtcebe için de örnek teşkil edecekti. Ailesi, 5 yaşında okul sıralarıyla tanışan Kurtcebe’ye çalışmanın erdem ve ibadet olduğunu her fırsatta anlattı. Daha ilkokul çağında, çalışmanın bir hayat biçimi olduğunu öğrendi. Altı yaşında olmasına rağmen, hafta sonları babasının küçük eczacılık şirketinde çalışıyordu.
ZOR GÜNLER
Kurtcebe ile ablası, en büyük yabancı okulları kazanmalarına rağmen, hayat savaşında zaman kaybetmemek için Beşiktaş Atatürk Kız Lisesi’ne gitmeye karar verdiler. Ablası Meral okulu birincilikle, Deniz Kurtcebe ise takdirle bitirdi. Üniversitede ilk tercihi eczacılık olmuştu. 1982’de Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni, ardından da bir senelik olan İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadi Enstitüsü’nü bitirdi. Mastır için ABD’ye gitti. ABD’de sözlendi ve 1984 yılında evlenerek Türkiye’ye döndü. Evliliğinden 2 güzel kızı oldu. Çocuklarını okul çağına getirince o da annesinin yolunda gitti. 1992’de, yarım kalan endüstriyel eczacılık mastırını Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde tamamladı. Ancak bu hiç de kolay olmadı. Haftada 3 gün olan derslerine gitmek için akşam saat 22.00’de Ankara trenine biniyor, ertesi akşam da dönüyordu.
ŞİRKET ANAYASASI
Kurtcebe, mastırını da tamamladıktan sonra iş hayatına dört elle sarıldı. Babası Niyazi Kurtsan da şirketi 4 eşit hisseye böldü.
Kurtsan Şirketler Grubu’nda çalışmalarını sürdüren Kurtcebe, bir yandan yeni ürünler geliştirirken, diğer yandan da şirketin gelecek yıllara sağlıklı taşınması için de çalışmalar başlatmış. Ona göre 2000’li yıllar aile şirketlerinin olacak. Şirketlerinin aile şirketi olarak kalması için çabalayan Kurtcebe, bir şirketin anayasası olması gerektiğini düşünüyor. Şirket anayasası ile üçüncü neslin şirkete hangi kurallar çerçevesinde katılabileceğinin belirleneceğini söylüyor. Aile şirketi özeliklerini taşıyarak büyümenin yollarını araştırdıklarını, sonuçta üçüncü neslin yeterince başarılı olamadığını gördüklerini kaydeden Kurtcebe, ortaya çıkan bu sonuçlardan hareketle şirket anayasasını hazırlama gereğini duyduklarını bildirdi.
Kadın olmak bazen avantajlı
Ben hiçbir zaman ev kadını olmadım. Ev kadınlığını zor buluyorum. Çünkü, ev kadınları hep aynı işi tekrar tekrar yapıyorlar. Hergün bir adım önde gitmek benim hedefimdir. Bir taşın üstüne bir taş daha koymak benim hedefimdir. O nedenle ev kadınlığını yapamazmışım gibi geliyor bana” diyen Kurtcebe, iş dünyasında kadın olmanın dezavantajlarının yanında daha çok avantajlarının bulunduğuna inanıyor. Çünkü kadının önce insan, daha sonra anne ve çok yetenekleri olan bir birey olduğu görüşünde.
“Kadının sadece kendi değerini bilmediğini düşünüyorum. Örnek vermek gerekirse, kadınlar kendilerini karşıdakinin yerine koyabiliyorlar. Bunu bir erkek öğrenmiyor. Kadın insanlara iyi muamele etmeyi, insanlar arasında barışı sağlamayı öğreniyor. İnsanları idare etmeyi biliyor. Savaşın beyinlerle, bilgiyle yapıldığı bir devirde erkeğin beden gücünün önemi kalmadı. O yüzden kadınların önü çok açık. 21. Yüzyıl kadın yüzyılı” diye konuşuyor.
Diyet konusunda
Kurtcebe, 21. yüzyılın birçok avantajının yanında dezavantajıyla birlikte geldiğini söylüyor. İnsanların en başta sağlık sorunu ile karşı karşıya kalacağına inanıyor. Kurtcebe şöyle konuşuyor:
“Herşeyin son derece konsantre olduğu, gıdanın hamburger şeklinde yüksek kalorili ama anında yenebilecek şekilde sunulduğu, insanların oturduğu yerden işlerini yürütebilecekleri, dünya ile bağlantıları kurabilecekleri bir yüzyılda, sağlık sorunları da artacaktır. En büyük sorunlardan birini de insanlarının bedenlerinin tembelleşmesi olarak görüyorum. Bu çerçevede sağlıklı yaşamın daha da önem kazanacak, insanların doğadan uzaklaştıkça, doğaya özlem duyacak ve yaşam sürelerini uzatmak için tıp gıdacılar ve kozmetikçilerle işbirliğini artıraracak. Bu çerçevede sağlıklı ve dengeli beslenme önem kazanacak. Dengeli beslenmenin de yüksek miktarda lif yani posa içeren ürünleri her zaman talep görecek. Özellikle doktorlar yüksek lif içiren ürünler yemeği, bağırsak kanserinden kurtulmak için çözüm olduğunu söylüyorlar.”
İnsan sevdiği işte çalışmalı
Kurtcebe kendisini zinde tutmak için ayda üç kitap okuyor. Bu kitapların biri işi üzerine, diğeri psikolojik gelişimle ilgili, üçüncüsü ise kendisini rahatlatacak kitaplar, yani edebiyat üzerine. Hayat felsefesi ise açık yürekli olmak. Karşı tarafı muhakkak dinliyor. Her seçeneği araştırarak inceliyor. Her krize yeni bir fırsat gözü ile bakıyor, kendine güveniyor ve inanıyor. Hatalardan ders çıkarmasını biliyor. İş hayatına yeni atılacaklara da bazı önerileri var Kurtcebe’nin. İşte bu önerilerin bir bölümü:
“İnsanların sevecekleri işte başarılı olacaklarını düşünüyorum. Eğer bir işi severlerse başarının otomatikman geleceğini düşünüyorum. İnsanın amacı yaşamda mutluluk olmalı. Kadın erkek herkes neyi seviyorsa, kendilerini nasıl görüyorlarsa, ona göre iş sahibi olmalarını istiyorum. Hayatta amacın para kazanmak olmaması gerektiğini, işini iyi yapmak olması gerektiğine inanıyorum. Özgürlüğünün erkekten de önemli olduğunu düşünüyorum.”
Yüzde 100 yerli sermaye
Kurtsan Şirketler Grubu’nun ortaboylu ve yüzde 100 yerli sermayeli şirket olduğunu belirten Kurtcebe, şirketin ilaçtan medikal ürünlerine, kozmetikten diyet gıdaya kadar birçok dalda üretim yaptığını söylüyor. Bugün Kurtsan Şirketler Grubu’nda 280 kişi çalışıyor. Yıllık ciroları ise 7 milyon dolar. Yapılan tüm çalışmaların amacı, şirketin sağlıklı büyümesini sürdürerek bir sonraki nesile ulaştırmak.
Ceyda Erem,
FUARCILIĞA YENİ BİR SOLUK GETİRDİ
Ceyda Erem, hangi yıl doğduğunu açıklamaktan özellikle kaçındı. Ona göre kadınların yaşı sorulmaz. Ancak doğduğu günü söylüyor. 24 Haziran Salı. Ramazan Bayramı’nın birinci günü. Erem’in babası birinci dereceden memur. Çeşitli illerde kaymakamlık, sonunda vali yardımcılığı yapmış. Üç kardeşin ortancası olan Erem, babasının memuriyeti nedeniyle birçok vilayet dolaşmış. Sonunda İstanbul’a yerleşen Erem’in, ilkokulda pek de başarılı bir öğrencilik hayatı olmamış. Ona göre, öğrenciliğinin ilk yılları daha çok uyum sağlamakla geçti. Ancak lise yıllarında başarıyı yakaladı. Ardından İstanbul Üniversitesi Botanik Bölümü’nü bitirdi. Bu bölümün hayatına ne tür bir katkı sağlayacağını anlayamadığı için yeniden üniversite imtihanına katıldı. Bu kez Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazandı. Üniversiteye girmesiyle birlikte kendini çalışma hayatında buldu.
HEM ÇALIŞTI, HEM OKUDU
Erem, “İlk iş hayatına Tofaş’ta başladım. Hem çalıştım, hem okula gittim. Üniversitede ders dinlemek veya çalışmak gibi bir zorunluluk yoktu. Benim de zamanım hep kıymetli olmuştu. Zamanımı faydalı işlerle geçirmeyi hep hedef edinmişimdir. Vakit geçirmek için yapacak şey aramam. Bu nedenle hiç kağıt oyunu bilmem. Çünkü oyun oynayarak geçirecek vaktim yoktur” diyor.
Okulu bitirdikten sonra bir yıl da yurtdışında eğitim gören Erem, Türkiye’ye döndüğünde, Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yapmaya karar verdi. Üniversite yetkilileri kendisinden referans isteyince, hocası Vural Savaş’tan yardım istedi. Savaş, bu isteğine şaşırdığı Erem’in hayatına yön verecek olan şu sözleri sarf etti:
“Sana Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yapmak için referans vermiyorum. Mesleki kariyerini geliştirmek için 5 yıl doktora yapacaksın. Sen çok hırslı bir insansın. Ben inanıyorum ki, iş hayatında önemli yerlere geleceksin. Dolayısıyla doktorada kaybedeceğin zamana yazık. Sen hemen iş hayatına atıl.”
Bu sözler Erem’i çok etkiledi ve iş hayatına atılmaya karar verdi. Önceleri reklam ajanslarında, araştırma şirketlerinde çalıştı. Daha sonra Gelişim Yayınları tarafından yayımlanan 11 derginin reklam ve halkla ilişkilerinden sorumlu oldu. Ancak tüm yaptığı işler onu bir türlü tatmin etmedi. Sonunda fuarcılık sektörüne girmeye karar verdi. Erem, “Fuarcılık sektörüne çok başarılı olacağımı umarak girdim. Ama fuarcılıktaki başarının bir diğer faktörü de altyapı. 1985’ten 1993 yılına kadar iğne ile kuyu kazarak günlerimi geçirdim” diye konuşuyor.
“Türkiye’de fuarcılık hâlâ dünyanın çok gerisinde. Geri oluşu mevzuattan da ülkenin durumundan da kaynaklanıyor. Devlet bizim sektöre sahip çıkmıyor. Kısa vadede bizim sektörde yapılması gerekenlere gelince, öncelikle iş dünyası ekonomi yönetimine alınmalı. Ben ve benim gibi insanlardan sektörümle ilgili danışmanlık almaları gerekiyor. Biz onlara bir takım öneriler sunarken, devletin bize yaklaşması gerekiyor. Biz dünya fuarcılık sektöründe koşabilecek yarışmalara girmeye hak kazandık diyebiliriz. Şu anda yarışmalara katılma hakkını kazandık. Ancak 30’uncu mu, 40’ıncı mı, yoksa sonuncu mu oluruz o ayrı. Ön sıralara girebilmemiz için destek almamız gerekir.”
Shelly Ovadia,
SAAT HAYATINI DEĞİŞTİRDİ...
Zengin bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Shelly Ovadia babasının iflas etmesinden sonra İtalya’ya dönmek zorunda kaldı. İsviçre’de Chopard saatlerinin distribütörlüğünün alınmasından sonra Türkiye’ye dönen Shelly, ülkemizde ilk defa saat ve mücevher sergisi düzenleyen kişi oldu.
Shelly Ovadia, 1961 yılında İstanbul’da, İtalyan asıllı zengin bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Babasının iflasının ardından 1970 yılında İtalya’ya dönmek zorunda kaldı.
Okuyabilmek için bebek bakan Ovadia, üniversiteye İsviçre Zürih’te gitti. Bir yandan eğitimini sürdüren, bir yandan da çalışan Ovadia, üniversiteyi bitirdikten sonra babasına yardım etmeye başladı. O dönemde, babası Chopard saatlerinin distribütörlüğünü yapıyordu.
Türkiye’ye de bu saatleri getirmeye karar veren Ovadia, Tektaş Saatçilik ve Aksesuar Ticaret A.Ş. adında bir şirket kurdu. Ürünlerin tanıtımına büyük önem veren Ovadia, İsviçre’li ortakları da ikna ederek, Türkiye’de ilk defa 500 parçadan oluşan saat ve mücevher sergisini açtı.
Serginin ardından ilk mağazasını Nişantaşı’nda açan Shelly, daha sonra Akmerkez’de de 2. mağazasını açtı.
Ovadia, Türkiye’de gerçekten saat ve mücevhere ilgi olduğunu düşünüyor. Saat ve mücevher dünyasının normal hayatın bir parçası olduğuna inanıyor. Bu sebeple saatte bir hayatın bulunduğunu söyleyen Ovadia, “Eskiden bir saat, güzel olduğu düşünülerek alınırdı. Bugün bir saat aldığınız zaman sadece zamanı göstermiyor, bir dünyayı, bir felsefeyi gösteriyor” diyor.
Kadının gözü zirvede
Kariyer'in araştırması, birçok çalışan kadınla röportaj yapılarak, bilimsel kaynaklar taranarak yapıldı ve araştırma kapsamında konuyla ilgili olarak Türkiye'deki yerli yabancı çalışan kadınların kurduğu ‘‘Business Women in Turkey’’ grubuyla bir tartışma toplantısı düzenlendi.
Röportaj yapılan kadınlar, bugüne kadar medyada çok az ve hiç görünmeyen kişilerdi. Bir ‘‘durum saptaması ’’ niteliği taşıyan araştırmada, kadınların iş yaşamında hızla yükseldiği ortaya çıktı. Günümüzün çalışan kadını oldukça bilinçli, bilgili, donanımlı ve enerjik. Yaşadıklarını ve yaşananları sorgulayarak, bunlardan dersler çıkararak, kendi çocuklarını da bu bilinçle yetiştirerek, toplumsal tabuları bilinç ve bilgiyle yıkarak yukarıya doğru yükseliyor. Günümüzün çalışan kadını ‘‘Erkekler Kulübü’’nde bunu başarmanın hiç de kolay olmadığı görüşünde. Ama bu başarılamayacağı anlamına gelmiyor. O nedenle kendi geleceklerini sağlamak için, kendi altyapılarını oluşturuyorlar.
Türkiye'de kadınlar, aslında pek çok yerde zirveyi zorluyorlar. Dünyada birçok gelişmiş ülkede bile kadınlar başbakanlık gibi bir makamı işgal edemezken Türk halkı bir kadını başbakan yaptı. Bugün birçok büyük firmanın, işyerinin yönetim kadrolarında, kilit noktalarında, bileğinin hakkıyla bu yerlere gelmiş kadınlar bulunuyor. İşte Kariyer Dünyası Dergisi'nin son sayısındaki araştırmaya katılan kadınlardan bazıları ve düşünceleri:
MİNE VARGI
İzleyici rekorları kıran Amerikalı ve Eşkiya filmlerinin altında yapımcı olarak Mine Vargı imzası var. 47 yaşındaki Mine Vargı, aynı zamanda 1968 yılı Türkiye Güzeli. Mankenlik, fotomodellik yapmış. Ancak evliyken üniversiteye gidebilmiş, çocuğu varken de mezun olmuş. Tüm yaşamında güzellik kraliçesi olarak değil, mesleği olan halkla ilişkiler ve reklamcılıkla öne çıkmayı tercih etmiş. ‘‘Türkiye güzeli seçilince önüme birçok fırsat çıktı. Ama hiçbir zaman bunun arkasına sığınmak istemedim’’ diyor. Mine Vargı, hiçbir deneyimi olmadan girdiği sinema sektörüne yeni bir çalışma anlayışı katmış: ‘‘Reklam filmi anlayışıyla sinema filmi çekmek... ’’
ŞEBNEM FİNCANCI
İstanbul Tabip Odası, 1996 yılında ilk kez bir kadını genel sekreterliğe getirdi. Bu kadın, adli tıp uzmanı 39 yaşındaki Prof. Dr. Şebnem Fincancı'ydı. Prof. Fincancı, Oda'nın 14 kişilik yönetim kurulunda bulunan 6 kadından biri. Prof. Fincancı, toplumun dayattığı roller nedeniyle kariyer yapabilen kadın sayısının istenilen düzeyde olmadığına dikkat çekiyor. ‘‘Fiziksel güçsüzlük’’ yargısının da tamamen yanlış olduğunu vurguluyor: ‘‘Aslında kadınla erkek arasında hiçbir fark yok. Yapılan tüm araştırmalarda kadının daha dayanıklı olduğu kanıtlanmış.’’
GAYE SÖKMEN
Kendi adına kurduğu mankenlik ajansı var. 39 yaşındaki Gaye Sökmen, kaliteyi ön planda tutmaları nedeniyle Türkiye`de mankenlik mesleğine bakış açısını değiştirdiklerini söylüyor. kendisini de ünlü bir koreograf olan eşi sait Sökmen’in gölgesinde görmüyor. ‘‘Sait'le bölümlerimiz ayrı. birbirimizin işine hiç karışmayız. Her şeyi her zaman konuşuruz, her konuda ona bilgi veririm. Ancak farklı işler yapıyoruz. 25 yaşımdan beri kendi paramı kazanıyorum...’’
NURCAN AKAD
Türk basın tarihinde yazı işleri müdürü konumuna ilk kez bir kanıd geldi: Nurcan Akad. Hürriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü olan Akad, iş yaşamında ‘‘erkek dayanışmasının çok güçlü’’ olduğuna dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: ‘‘Başarılı olmak, insanın yalnızca kişisel yetenekleriyle, bu işe yatkınlığıyla ilgili değil. Gazete yönetimlerindeki anlayışın da başarının değerlendirilmesinde önemli payı var. Hürriyet'in belli dönemlerinde yazı işlerinin kapısından kadının girmesi bile yasaklanmış...’’
Ev hanımlığından iş kadınlığına
Bozova ilçesinde kaymakamlıktan aldıkları krediyle, ilçenin ilk ev yemekleri lokantasını açarak işletmeciliğe adım atan 3 kadın, el emeği ve hünerlerini lezzete dönüştürerek, fakirliğin üstesinden gelmeye çalışıyor. 8 çocuk annesi Fidan Kırlangıç (38) ile evlendikten kısa süre sonra eşini kaybeden kardeşi Gülser Kırlangıç (33), geçim sıkıntısından kurtulmak için halk eğitim merkezinin düzenlediği dikiş-nakış kurslarına katıldı. Halk eğitim merkezinde usta öğretici olarak çalışan Semra Gündüz’ün telkiniyle lokanta açmaya karar veren Fidan Kırlangıç, yakınlarının karşı çıkmasına rağmen, geri adım atmadı. Kardeşi Gülser ile kaymakamlığa başvurarak 4 bin 200 YTL’lik kredi alan Fidan Kırlangıç, Semra Gündüz’e de ortaklık teklifinde bulundu. 15 metrekarelik ‘Ev Sofrası Lokantası’nı 6 bin YTL’lik masrafla 2 ay önce hizmete açan ortaklar, yöresel yemek ve tatlı çeşitleriyle kısa sürede gözde mekanlardan biri haline geldi. Ortaklardan Fidan Kırlangıç, işlerinin beklenenden iyi gittiğini söyleyerek, “Artık ben de çalışıp, aile bütçeme katkıda bulunabiliyorum” dedi.
Yılın iş kadını
Tokat’ın Zile ilçesinde akaryakıt istasyonu işleten ve değişik küçük çaplı işletmeleri ile 50 kişiye istihdam sağlayan 23 yaşındaki Sevim Alp, yılın iş kadını seçildi. İşletmesini yaptığı Zile Lider Akaryakıt Sanayi Ticaret Limited Şirketi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olan Sevim Alp, bayan olduğu için ilk zamanlar tepki aldığını, fakat artık insanların alıştığını, her bayanın çalışarak ekonomiye katkıda bulunması gerektiğini belirterek, “1997 yılında Yüsek Okulu bitirdikten sonra evime döndüm. Babam benim çalışma azmimi görerek Başkan Yardımcısı olarak beni yanına aldı. Şu anda tek başıma burayı idare ediyorum ve tüm sorumluluk benim üzerimde. Tek idealim, en kısa zamanda büyük şehirlere açılarak ticaret alanımızı genişletmek. “diye konuştu. Zile Ticaret ve Sanayi Odası (ZTSO) Başkanı Ferruh Köknel ise, 23 yaşında yılın iş kadını ünvanı alan Alp’in elini sıkarak, “Göstermiş olduğunuz çalışma azminin ve sağlamış olduğunuz istihdamla, Türkiye’deki ekonomik krize adeta meydan okuyorsunuz. Ben inanıyorum ki, tüm insanlarımız sizin göstermiş olduğunuz azmi gösterse, kriz yaşamayız” dedi.
Kadınımız her alanda kendini kanıtlıyor
Türk Toplumunda Kadın’ konulu panele sanatta kadın adına Ayten Gökçer, iş hayatındaki kadın adına Nadire İçkale, dinde kadın adına Prof. Dr. Beyza Bilgin ve politikada kadın adına Devlet Bakanı Işılay Saygın katıldı.
Panel sırasında kadınların siyasetin her alanında, özellikle belediyelerde yer almaları gerektiğini vurgulayan Bakan Saygın, ‘‘Milletvekili için önemli olan para değildir. Yeter ki, kadınlarımız heyecanlarını yitirmesinler. Ben bütün kadınların heyecan duyabileceği bir noktaya geldim. Buraya da genel başkanların lütuflarıyla değil seçimle geldim. Hiçbir zaman kadın ve erkek ayrımı yapmadım. Kadınlara uygulanan kotaya karşıyım. Kadınlar haklarına sahip çıkmak zorundadır. Daha çok kadının parlamentoya girmesini istiyorum’’ dedi.
İş kadını Nadire İçkale de, kadınların her alanda önce kendilerine güvenmelerini istedi. Kadınların erkeklere bağımlı olma hissinden kurtulmaları gerektiğini vurgulayarak; ‘‘Eşimin vefatından sonra çevrem beni, işin başına geçme konusunda hiç teşvik etmedi. Tam tersi öyle bir durum ortaya kondu ki, beni korkutup yıldırmak istediler. Ama kendime güveniyordum ve başardım. Bugünkü başarımı da kendime olan güvenime borçluyum. Kadınlar başarı için kenetlenmeli, birlik ve beraberlik içinde gönülden yanyana gelmeli. Her alanda yeteneklerini geliştirmeli’’ dedi.
30 yıllık tiyatro yaşamının zorluklarla geçtiğini belirten Ayten Gökçer, herkesin üzerine aldığı işi en iyi şekilde yapması gerektiğini belirtti. Örnek iyi olursa, onu aşmak isteyenler daha iyi olmak zorundadır görüşünü savunan sanatçı, sanatçılara alkıştan başka bir şey kalmadığını vurguladı: ‘‘Ben mesleki yaşamımda akıl almaz entrikalara karşı savaşmak zorunda kaldım. Ancak sahne bizim için her şeydir. En acımasız sevgilimiz de en büyük aşkımız da sahnedir. Bu yüzden evliliklerimiz bitmiştir. Sevdalarmız tükenmiştir. Ayrıca sahne çok da acımasızdır. En küçük bir başarısızlıkta yerlere savrulursunuz.’’
Merakı nedeniyle İlahiyat Fakültesi’ne girdiğini söyleyen öğretim üyesi Prof. Dr. Beyza Bilgin, mesleğinin ilk yıllarında çok horlandığını, zorlu yollarda zaman zaman yaralar alarak ilerlediğini söyledi. Prof. Dr. Bilgin, bugün ise başarısının övgüyle karşılandığını belirtti.
İslamda ayrım yok
Prof. Dr. Beyza Bilgin, İslamda kadın ve erkek ayrımı olmadığını belirterek; ‘‘İslam kadına değer verir. Ancak Kuranı yorumlayanlar kendi yorumlarını öne çıkarıyor. Türkiye'de din alanında kadınlar diğer ülkelerden de öndedir. Zorlukları aşmak ve başarılı olmak için direnmek ve yılmadan çalışmak gerekiyor. Kadınları başarma inançlarını yitirmeden, baş koydukları uğurda geri adım atmadan ilerlemeledir’’ diyor.
Cinsiyetçi ideoloji değişmiyor
Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün yaptırdığı bir araştırma, teknolojik gelişmelerin sanayide kadın istihdamına etkilerini ortaya koyuyor. Bu araştırmanın sonuçlarına göre iş hayatında kadına yönelik geleneksel görüşler değişmeye başlasa bile kadının cinsiyetçi bir ideolojiyle karşı karşıya kaldığı gerçeğinin değişmediği ortaya çıkıyor.
Araştırma sonuçlarına göre kadının toplumdaki yeri büyük ölçüde cinsiyetçi ideolojiyle belirleniyor. Hatta üretim içindeki ezilmişlik, sürekli olarak irdeleniyor ve bir temele oturuyor. Araştırmada yapılan tüm anketlerin değerlendirilmesi sonucunda, cinsiyetçi ideolojinin kadın istihdamına etkisi üç ana unsurda toplanıyor:
1 Kadınların iş hayatında maruz kaldıkları cinsiyete dayalı ayrımcı tutum,
2 ‘‘Kadın işi’’ kavramının aileler tarafından benimsenmiş olması,
3 Kadınların ailevi sorumluluklardan dolayı ilerleme hevesi ve hırsı olamaması.
Bu da Türkiye'de kadınların cinsiyete dayalı ayrımcılığa çalışma hayatında maruz kaldığını ortaya koyuyor. Hem kadınların, hem de ailelerinin bir kadın için uygun görülen iş çerçevesini ‘‘kadın işi’’ olarak ayırmaları dikkat çekiyor. Evli kadınların çoğu maddi zorluklar nedeniyle çalışıyor. Çocuksuz kadınlar doğacak çocukla birlikte işi bırakmak zorunda kalabileceklerini, çünkü eşlerinin hiçbir sorumluluğu almadığını belirtiyor. Kadın işçilerin çok azı çalışma hayatında yükselmeyi hedefliyor. Çünkü cinsiyete dayalı ayrımcılığı kırmanın zor ve yıpratıcı olduğunu düşünüyor. Kadınların yüzde 55'i kadınların erkeklere oranla daha itaatkar olduğunu belirtiyor. Yapılan haksızlığa sessiz kalamayacağını söyleyen çok az kadın bulunuyor.
Teknolojinin etkisi
Yeni teknolojilerin kadının çalışma hayatına etkileri incelendiğinde, büyük çoğunluğun sekreterlik ve büro işlerinde yoğunlaştığı görülüyor. l980'li yıllarla birlikte iplik ve dokumada yeni teknolojilerin hızla yayıldığı saptanıyor. l992'ye gelindiğinde iplik ve dokuma alt sektöründe toplam çalışan sayısındaki artış, yüzde 59.2 olarak belirlenirken kadın çalışanlardaki artış sadece yüzde 33 düzeyinde kalıyor. 131 bin 816 çalışanın sadece 36 bin 744'ünü kadınlar oluşturuyor. Özel sektörlerde yüzde 29.5 kadın çalışan varken, devlet sektöründe yüzde 19.4 kadın istihdam ediliyor. Tekstil firmaları bazında yeni teknoloji ve kadın istihdamına bakıldığında, bin 36 kişinin çalıştığı sektörde, yüzde 28.3 kadın görev yapıyor. l980 yılında bu sektörlerde kadın şef ya da müdür yer almıyor. l990'lı yıllarla birlikte kadın şef ve müdür oranı çok düşük bir yüzde ile artış gösteriyor.
Kadınların büyük bir kısmı iş toplantılarında kadınların girişken olamadığı, çünkü ezici bir baskıyı sürekli yaşadıkları görüşünde birleşiyor. Ankete katılan bütün kadınlar çalışma hayatına girerken, hem eşlerini hem de ailelerini ikna etmek durumunda olduklarını belirtiyor. Rapora göre; l970'lerden bu yana artan şehirleşme ve l980'lerde büyüyen geçim sıkıntısıyla, ‘‘Kadının dışarda çalışması geleneklere aykırıdır’’ tabusunun yıkıldığı saptanıyor. l990 yılında kadın ücretlilerin yüzde 45.4'nün toplum hizmetleri sektöründe, yüzde 24.9'unun da sanayide çalıştıkları belirleniyor.
KADINA UYGUN İŞLER
Kadının sanayileşme ile birlikte, artan sınai faaliyetlere katılımı da ‘‘Kadına uygun işler’’ çerçevesinde gelişiyor. Sosyal olarak, işverenlerce kadına uygun görülen işler iki sınıfa ayrılıyor. Birinci sınıfta kadınların fiziksel güçsüzlükleri ve teknik bilgisizlikleri etken oluyor. İkinci sınıfta da kadınların bazı işleri yapmaları ahlaki açıdan uygun bulunmuyor.
Fabrikalarda işler, kolay ve hafif, zor ve ağır, sabır ve el hüneri isteyen, vasıf ve deneyim gerektiren, mekanik ve teknik bilgi isteyen gibi özelliklerle birbirinden ayrılıyor. Bu özellikler çerçevesinde, işçilere de cinsiyetlerine göre dağılım yapılıyor. Böylece kadınlara sıkıcı, monoton, tekrara dayanan işler uygun görülüyor. Türkiye'de fabrikalarda çalışan işçilere, cinsiyete göre bir ayrımcılık yapıldığı araştırmada ortaya çıkıyor. Kadın işçilerin, ‘‘düz işçi’’ veya ‘‘vasıfsız işçi’’ gibi kabul edildiği belirleniyor. l990'ların başında yönetici durumundaki 151 bin ücretliden sadece 11 bininin kadın olduğu saptanıyor.
İş Kadınları
Üniversite öğrencileri içinde kızların payı 20 yılda yüzde 26'dan yüzde 41'e yükseldi. Üniversite mezunları içinde kızların payı son 10 yıllık dönemde her yıl ortalama yüzde 13.3 arttı. Erkeklerdeki artış oranı bu oranın beş puan altında. Önümüzdeki 10 yılda ticaret ve bankacılık gibi sektörlerde çalışan kadınların oranı yüzde toplam 55 oranında artacak. Ereklerde beklenen artış oranı ise bunun yarısını bile altında ve yüzde 22 dolayında. Doğurganlık hızının düşüşü, ev işleri için gerekli makinelerin yaygınlaşması, kadınların boş vaktini artırıyor.
Bu rakamlar çok güzel ama iş hayatına atılınca tablo değişiyor. Kadınların istihdamı genellikle firmaların alt ve orta kademelerinde yoğunlaşıyor. Doruklara göz koyan kadın, kafasını Amerikalılar'ın deyimi ile bir cam tavana (glass ceiling) çarpıveriyor.
Bazı kadınlar engellerle boğuşmayı bırakıp evine kesin dönüş yapıyor. Bazıları "Eziliyoruz, hakkımız yeniyor" diyerek kurban rolünü oynuyor.
Bir bölüm kadın profesyonel ise, oyunu erkeklerin kurallarına göre oynuyor. Bu kez karşımıza erkeklerden daha gaddar ve acımasız yöntemlerle kariyer mücadelesi öneren kadınlar çıkıyor.
Durum Amerika ve Avrupa ülkelerinde de pek farklı değl. ABD'de çalışanların yüzde 46'sı kadın ama üst yönetimde kadınların oranı yüzde 3'ü aşmıyor. Kadife eldivenin altındaki demir yumruklara orada da sık sık rastlanıyor.
Cam tavan konusunda ilk umut ışığını feministlerin anası Betty Friedan yaktı. Friedan 1980'lerin başında kadınlara ileri komutunu şu sözlerle verdi: "Yeni dönemde iş dünyasının en çok ihtiyaç duyduğu nitelikler, katılımcılık, yaratıcılık ve yeni fikirlerdir. Bu ihtiyacı da en iyi şekilde, cinsiyetlerine has özellikler nedeniyle kadınlar karşılayabilir. Mücadeleyi bırakmayın, erkekleşmiş tavırları terkedin ve kendi yönetim stilinizi geliştirin". Bu işaretin ardından cam tavanı parçalamaya yönelik fikir ve eylemler, dalga dalga yayıldı. Prof. Judy Rosener, 1990 yılında yönetim dünyasının en saygın dergisi olan Harvard Business Review'da yayınladığı "Kadınların Yönetim Stili" adlı makalesinde şu görüşleri savundu.
- Kadınlar, yönetim işlevinde farklılıklarını, kendi cinslerin özelliklerini kullandıkları takdirde erkeklerin başarısını yakalayabilir hatta onları geçebilir.
- Erkek yöneticiler, daha çok emir-komuta zincirine, hiyerarşiye ve "emir demiri keser" kuralına inanır. Kadınlar ise, ellerindeki kudret ve bilgiyi paylaşmayı esas alan "interaktif" bir yönetim stiline daha yatkındır. Zaman otoriter yönetim tarzının aleyhine, katılımcılığın lehine işlediği için, gelecek kadın yöneticilerin olacak.
- Kadın doğası itibariyle olaylar ve faktörler arasındaki ilişkileri erkeklerden daha net bir şekilde sezer ve görür. Kadınlar, olayın bütününü daha iyi kavrayabilir. Erkekler ise sezgisi yerine daha çok mantığının ve deneyiminin sesini dinler. Günümüzde değişimi anlamak, mantıktan çok sezgi ile mümkün olduğu için kadınlar bu alanda da avantajlı.
- 21. Yüzyıl'da, bankacılık ve ticaret gibi alanları içeren hizmetler sektörü sanayiden daha hızlı gelişecek. Bu sektörde müşteriye odaklanma, kaliteli ve hızlı servis çok servis önem kazanacak. İnsanlarla ilişkiler ve pozitif motivasyon konusundaki yetenekleri zaten genlerinde mevcut olan kadınlar, gelecek yüzyılda ön plana çıkacak.
Rosener'in ve onun takipçilerinin görüşleri üzerindeki tartışmalar henüz sona ermiş değil. Ancak bir nokta şimdiden kesin gibi: Nüfusun yarısını oluşturan kadrınların, iş dünyasına, sivil toplum örgütlerine ve siyasete, kendi cinslerinin tüm olumlu özellikleri ile ağırlıklarını koymaları hem nicel hem de nitel yararlar sağlayacak: Daha fazla sayıda yönetici adayı ekonomi için büyük bir zenginlik oluşturacak. Kadınların, insancıl, katılımcı, sezgisel, gözlemci yönetim stilleri ise, toplumdaki çirkinlikleri ve verimsizlikleri zamanla azaltacak.
Yükselen kadına öneriler
Erkekleri taklit etmeyin: Erkeklerin yükselmek için uyguladıkları kulisleri ve taktikleri uygulamayın ve oyunu onların kuralları ile oynamayı reddedin. Yönetimde kalmak için erkeklere has sertliklerden uzak durun.
Kendi yönetim stilinizi geliştirin: İçinizden ve genlerinizden gelen sesi dinleyerek, kadınlara has, sıcak, interaktifliğe, diyaloğa gönüllülüğe dayanan bir yönetim stili geliştirmeyi hedefleyin. Bu işte başarılı olduğunuz ölçüde, sizi arkadan hançerleyen kadınların sayısı ve astınız olan erkeklerin direnci azalacak.
Edilgen olmayın: Erkeklerin gereksiz bulduğunuz alışkanlıklarına kafayı takmak yerine, siz de kendi alışkanlıklarınıza öncelik verin. Örnek: Erkeklerin kaba ve anlamsız gördüğünüz futbol maçlarına yönelen merakını, gece-gündüz eleştirmek yerine siz de daha "nezih" bulduğunuz sporlarla ilgilenin.
Kalıcı bağlantılar kurun: Sosyal ve iş ilişkilerinizi kokteyllerde kartvizit dağıtarak değil, daha kalıcı bağlantılarla kurmaya çalışın. Sosyal faaliyetlere daha fazla zaman ayırın.
Gözlemleriniz çok önemli: Çocuklarınızdan geleceğin ipuçlarını öğrenebilirsiniz. Çarşıda, pazarda tüketici talebindeki farklılaşmayı sezebilirsiniz. Söyleşiler, toplumla bağınızı canlı tutar.
Olmadı mı işi bırakın: İstediklerinizi gerçekleştiremediğinizde işi eve kesin dönüş yapmamak koşulu ile bırakın. İstatistikler, bu konuda kadınların erkeklerden daha cesur olduğunu söylüyor.
Kadınlar destek bekliyor
Meslek sahibi olan kadınlar, yükselmek için canlarını dişlerine takarak çalışıyorlar. Ya erkekler? Onlara da yeni bir görev düşüyor. Kadının başarısını artırması için ona destek vermek. Oysa erkekler, genellikle kadınlara yardımcı olmaya, onlara destek vermeye pek yanaşmıyorlar.
‘‘Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır’’. Bu klasikleşmiş sözü artık değiştirmek gerekiyor. Kadınlar, erkeklerin çalışma dünyasına girdikten sonra kavramlar değişmeye başladı.
Geleneksel olarak kadının görevi, dört duvar arasını yuvaya dönüştürmekti. Yuvanın bakımı, temizliği, yönetimi kadından sorulurdu. Kadın evin içinde her işe koşan yorulmak bilmeyen kişiydi.
Günümüzde ise koşullar yavaş yavaş değişmeye başladı. Kırsal kesimde kadın gene aynı görevleri üstlenmek zorunda, ama kentlerde kadının durumu değişmeye başladı. Erkeğin çalışma dünyasına giren kadın, her alanda erkeklerle yarışıyor. Tıpkı erkek gibi çalışan kadın da yükselme, mevki elde etme hırsına sahip. Yüzyıllar boyunca hep erkeğin gölgesinde kalan kadın bugün öne çıkma çabası içinde.
Bu süreç içinde kadına destek vermeyen erkekler için ise değişme zamanı geldi. Kadınların onlara yaptıklarının karşılığını şimdi vermeye çalışmalılar. Erkek, mesleğinde ilerlemeye çalışan karısının sorunlarıyla ilgilenip ona önerilerde bulunmalı. Ve gerektiğinde kendisi geri plana çekilip eşini öne çıkarmalı.