|
Evlilikte mutluluk sanatı
Kadinlaricin.net sitesinde Evlilikte mutluluk sanatı baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Evlilikte mutluluk sanatı ile ilgili yazi bulunmaktadir.
30 yıla dayanan bir araştırmaya göre, mutlu ve sağlıklı bir hayat sürmek için ‘zeki, eğitimli ve evli’ olmak gerekiyor. İngilizlerin prestijli gazetesi Times, uzun ve sağlıklı hayatın sırrına dair yeni yapılan bir araştırmanın sonuçlarını yayınladı. Dün yayınlanan ve 30 yıla dayanan bir araştırmaya göre, hayatta başarı çevrenize göre statünüzde yatıyor. University College London uzmanlarının çalışmasına göre daha mutlu ve sağlıklı olmak için “zeki, iyi eğitimli ve evli” olmak gerek. Ev sahibi olmak da bir diğer gösterge. Ancak eğer ev alacaksanız komşularınızın sizden daha zengin olmadığı bir semti seçmek gerekiyor.

Evlilikte mutluluk sanatı!..
“30 yaşında gösteren kadın, muayenehaneye zorlukla getirilebilmişti. Ayılıp bayılıp, sık sık “sinir krizi” geçiriyormuş. Muayene için soruları yöneltmeme fırsat kalmadan yine bir sinir krizi geçirdi. Aslında teşhis açısından muayene sırasında rahatsızlığın gelmesi yararlı bile sayılabilirdi. Çünkü ne kadar anlatılırsa anlatılsın bizzat hekimin müşahede etmesinin üstünlüğü tartışılmazdı. Hanım hasta, birden titreyerek sarsılmış ve kendini külçe gibi yere bırakıvermişti. Tabii aile büyük telaş içinde üzerine üşüştü. Kendilerine hastanın yanından uzaklaşmalarını söyledim. Evet, görünüşü üzüntü ve sıkıntının fazla olduğu hallerde görülebilen konversiyon bayılması idi. Hemen elim gözkapağına gitti, araladığımda gözlerinin kıpır kıpır oynadıklarını gördüm. Artık şüphem kalmamıştı. Ailenin ifadesine göre, son bir haftadır ev işlerini yapamaz olmuştu. Çok sık, bu şekilde krize giriyor, yanında biri devamlı kalmak zorunda kalıyordu. Hastaya defalarca seslenmeme rağmen iletişim kurmak mümkün olmayınca, “Yatıracağız” dedim. “Bir süre hastanede kalmalı, zaten ifadenize göre bir haftadır yemek de yemiyor. Beslenmesini düzenlemek için hastanede yatmalı. Bu hanımın derdi var.” diye ekledim. Kocasının başını bir suçlu gibi eğdiği ve göz temasından kaçtığı dikkatimi çekti. Hastayı hastaneye aldım ve çeşitli ilaçlarla birlikte damar içi beslenmeye (serum takarak) başladım. Hasta aynı günün akşamı konuşmaya başladı. Gerçekten hanım hastamız dolu idi. Gözyaşlarını tutamayarak anlatıyordu: “- Doktor bey, ben 6 yıllık evliyim. 2 ufak çocuğum var. Beyimle bir problemim yok. Ondan zaten aşırı isteklerim olamaz. Geçinip gidiyoruz. Ama eşimin erkek kardeşinin bizimle oturmasına dayanamıyorum. Sakın yanlış anlamayın, onun çamaşırına, bulaşığına değil itirazım. Ayrı otursun, çamaşırını getirsin ak pak edeyim. Yakında daire tutsun, yemeğini götüreyim. Bunlar zoruma gitmiyor. Ben muhafazakar bir bayanım. Evde abdest almam gerekiyor, kendimi aşırı kontrol ediyorum. Bazen yorgun oluyorum, sere serpe yatamıyorum. Beyimle samimiyete dayanan hareketlerde bulunamıyorum. Çünkü eşimin kardeşi bana namahrem. Zaten hayatımın çoğu evimde geçiyor, orada da devamlı kendimi sakınarak sıkıyorum. Ben ona da alışmıştım. Fakat şimdi öğrendiğime göre beyimin ikinci erkek kardeşi de memleketten gelecek ve yanımıza yerleşecekmiş. İşte buna dayanamam, bu kadarı da fazla. Bunu duyunca hastalandım, hepten sinirlerim bozuldu. Kendime hakim olamıyorum.” Gerçekten bu hanım söylediklerinden haklı idi. Böyle bir bayan, vaktinin çoğunu geçirdiği evinde elbette rahat edemez, dolayısıyla hep kendini sakınmak zorunda kalırsa hayat tabii ki işkence halini alırdı. Beyine bunları anlattığımda: “Doktor bey, ben de, onun çilesini biliyor, hak veriyorum. Ancak bizim memleketin âdetidir. Doğulu bir erkek kardeşini evine alır. Böyle yapmazsam, kardeşlerimi reddedersem, akrabalarım tarafından dışlanırım. Herkes beni hakir görür. Ama yine de bir çıkış yolu bulacağımı ümid ediyorum.” diyordu. Böyle devam ediyor Doç. Dr. Sefa Saygılı, kitabında. Gerçekten çözümü ne olabilir böyle bir sıkıntının. Sonra, aileler arasında sadece böylesi sıkıntılar mı var? Kaynana derdi, kıskançlıklar, ekonomik problemler, eşlerin sadakati, moda ve ruh sağlığı gibi yüzlerce sebepten tartışmalar, kavgalar, hatta boşanmaya varan anlaşmazlıklar söz konusu olmuyor mu? Ama herşyin bir çaresi olduğuna göre, böylesi sorunların da üstesinden gelebilir günümüz insanı. İşte bu amaçla akıcı bir üslupla “Evlilikte Mutluluk Sanatı” adlı kitabı kaleme almış ve eşlere pratik olarak aile içi geçimsizlik ve çözüm önerileri sunmuş sayın Saygılı. Bir de “Dünyayı Aldatanlar”dan söz etmiş yazar. Sahi Dünyayı aldatmak mümkün mü? Freud, Darwin, Marks, Nostradamus, Satanizmin kurucusu Anton Lavey gibi insanlar neler yapmışlar dünyayı etkilemek için? Gerçekten, “İnsanların meşhur olmak, başarılı olmak, ilgi çekebilmek uğruna akla gelmeyecek şeytanlıklar düşündüğünü ve yaptığını görüyoruz. Hatta yer yer bu aldatıcı “gerçeğe” milyonlar, milyarlar inanıyor. Aldatıcı “gerçekler” kimi zaman ilim kıyafetiyle, kimi zaman “çağdaşlık” maskesiyle, kimi zaman da “moda” kostümüyle bize takdim ediliyor. Özellikle çağımızda medya, ilim merkezleri ve “otoriteler” tarafından yapılan propagandalar, aldatıcı “gerçeklere” karşı koymak için ortalama insanlarda güç bırakmıyor. Fakat birinin çıkıp “kral çıplak” demesi gerekir. Doç. Dr. Sefa Saygılı, bu konuda da epey araştırma yapmış ve “Dünyayı Aldatanlar” isimli kitabını yayınlamış. Özellikle arayış içersinde olan ve çevrenin karşı koyulmaz baskılarından bunalan gençlik için incelenmesi gereken eserlerden biri olduğu kanaatindeyiz.
Mutluluk Sanatı
Tahmin edebileceğiniz gibi bu bir kitap adı. Howard C. Cutler isimli bir psikiyatrist tarafından kaleme alınmış bir eser. Bu tip bütün kitaplarda olduğu gibi bunda da herhangi bir edebiyat kaygısı yok. Yazar, sadece öğrendiklerini bildiklerine eklemiş ve okuyucuyla paylaşmak istemiş. Çok da iyi yapmış. Kitapta ilginç olan, Amerikalı bir psikiyatristin aldığı katı eğitimden ve doğal ortamındaki bilimsel baskılardan sonra doğunun gizemli ve mistik yapısıyla karşılaşması ve ikisinin sentezini çıkartabilmesi. Bildiğiniz gibi Budizm bizim inançlarımıza son derecede ters. Bir Müslüman’ın bir Budist’le, inanç anlamında herhangi bir konuda aynı fikirde olması imkansız. Çünkü temelde inanç ayrılıkları var. Onların inandıkları, bizim dinimizde putperestliğe giriyor ve affedilmez bir günah olarak kabul görüyor. Dünya üzerinde Müslümanlıktan Budistliğe geçen insan sayısı yok denecek kadar az. Buna karşılık Hıristiyanlıktan Budizm’e geçenler çok fazla ve sayıları gün geçtikçe artıyor. Özellikle Hollywood’un ünlü ve trilyoner halkı bu işe büyük ilgi gösteriyor. Tom Cruise-Nicole Kidman çiftinden John Travolta’ya kadar bir çok yıldız Budist olmayı tercih etti son yıllarda. Bunun bir sebebi olmalı diye düşünüyorum. Aklıma ilk gelen, Hıristiyanlık dinindeki bazı havada kalan konuların insanları tatmin edemeyişi. Bizim asıl olarak kabul ettiğimiz Barnabas İncili ortada olmadığı için bazı kavram karmaşaları yaşanıyor. Zeki ve kültürlü insanlar sorularına net cevaplar almak istiyorlar. Cevaplar yeterli gelmediğinde bu tür tercih değişikliklerine gidiyorlar. Aralarında bizim dinimizi seçenler de var. Fakat genel anlamda İslamiyet yurt dışında tam anlatılamadığından olsa gerek eğilim o yönde olamıyor. Bunun suçlusu elbette İslamiyet gibi dünyanın en medeni ve hoş görülü dinini yanlış tanıtanlar ve insanların korkmasına sebep olanlar. Televizyonu açınca kanın gövdeyi götürdüğü görüntülerle karşılaşanlar ürküyorlar. Neyse, bu başka bir konu. Ben kafası karışmışların neden illa ki Budizm’e yöneldiğini merak ettim. Okurken imanımın zedelenmesi tehlikesinden korktuğum için tedbirli davrandım ve direkt olarak Budist kitaplar okumak yerine başta ismini verdiğim ve daha ziyade bir el kitabı niteliği taşıyan çalışmayı tercih ettim. Zaten kitabın alt başlığı “Yaşam için bir el kitabı”. Günümüz dünyasında her milletten, her kültür ve dinden insanların kaynaşmasını ve el ele vermesini istiyor gönül. Sonuçta bütün insan ırkının kardeş olduğunu hem bütün tek tanrılı dinler hem de bilim adamları söylüyor. Demek ki herkesin aynı fikirde olduğu ilk konu kardeşlik. Öyleyse hepimizin daha esnek ve yapıcı davranması gerekiyor. Bu anlamda bizden farklı fikirleri savunanları dışlayacağımıza onları dinlemeli sonra kendi gerçeklerimizi anlatarak iknaya çalışmalıyız. Böylece ortak paydalarda buluşmak ütopya olmaktan çıkar ve huzur dünyaya dönebilir. Meseleye bu açıdan bakarak okumaya başladım kitabı. Elimde kalem vardı okurken. Doğru bulduğum satırları sizlere de aktarmak isteyeceğimi biliyordum çünkü. Anlatıcı, bizim psikiyatrist. Samimi bir dili var ve yorucu değil. Bakın ilk cümlesi ne olmuş. “Hayatımızın gerçek amacının mutluluğu aramak olduğuna inanıyorum.” Bu doğru mu? Hayatımızın gerçek amacı salt mutlu olmak mı? Bunu daha önce hiç düşünmediğimi itiraf etmeliyim. Ben bunca senedir mutlu olmak amacı için mi yaşadım yani? Doğru galiba. Kim mutsuz olmayı hedefler ki? Peki amacımız mutlu olmaksa izlediğimiz yol doğru mu ya da bunun bir kullanma kılavuzu falan var mı? Biz ne yapacağız da amacımıza ulaşıp mutlu olacağız? Bütün bu soruların cevapları bu yazıya sığmayacak. Yarın devam etmek üzere...
Sözün Özü Aşk, evliliğin şafağı, evlilik aşkın akşamıdır.
Levha Sağır bir kocayla kör bir kadın mutlu bir çifttir.
Bir tatlı huzur Bunaltıcı ve bıktırıcı şehir hayatından bir an olsun uzaklaşıp bir tatlı huzurun peşine düşmek belki de yapılabilecek en mantıklı iş. Yabancılar, her türlü tatil imkanını değerlendirirken bizler bu anlamda fazla istekli görünmüyoruz. Hafta sonu geldiğinde kayak malzemesini, sörfünü ya da özel zevkinin aksesuarı her neyse onu alıp, arabasına atladığı gibi kafasını dinleyebileceği bir yerlere kaçanlar, bence akıllı insanlar kapsamında. Bir monoton programın akışına kendimizi kaptırmış sürüklenip giderken, harcadığımız zamanın yerine konulamayacak bir servet değerinde olduğunu unutuyoruz. Halbuki “her işimi bitirdim, içim rahat” diyen birine hiç rastlamadım. İşler hiç bitmez. Hele de çalışma hayatına alışıksanız, üstelik bir de onu seviyorsanız. Vücutlarımızın bile bizlere bir ömür süresince emanet edildiğini göz önünde bulundurmak lazım. Emanete nasıl davranılması gerektiği ortada. Orta Doğunun batısında bulunan coğrafyamız sebebiyle mi bilmem, her şeyi kendimizi yıpratacak kıvama getirmeyi adet haline getirmişiz. Aşık olmanın illa ki gözyaşı dökmek sanıldığı, iki genç evlenecekse ailelerin kendilerini problem çıkartma mekanizması haline getirmeyi görev edindiği, evliliği yürümediği, eşinden hiç hoşlanmadığı halde mutsuz olmak pahasına işkenceyi sürekli kılıp, etrafa mutlu rolü yapmayı sürdüren insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hiçbirimiz öncelik hakkını kendimize vermiyoruz. Önce başkaları için yaşıyoruz, kendi arzu ve özlemlerimiz hep daha sonraya erteleniyor. Acayip bir “başkaları ne der” sendromu içimizi tüketirken, gidenin doğru düzgün yaşamak için bize verilmiş olan tek şans olduğunu unutuyoruz. Ruhlarımızı tarafsızca dinlesek, özgür bakışlarla hayatımızı, mecburiyetlerimizi süzsek, bütün bunları son etapta mantık eleğinden geçirsek ve ona göre yaşasak, ortaya bugünkü şartlardan daha farklı bir toplum çıkacağına bahse girerim. Çoğunluk umutsuz olduğu için etrafa yayılan negatif enerji işleri böylesine içinden çıkılamaz hale getiriyor. Başkaları ister takdir etsin, ister eleştirip burun kıvırsın; iki insan kapıyı kapatıp baş başa kaldığında yaşanan değme işkence yöntemlerine taş çıkartacak kıvamdaysa neye yarar milletin “aferin”i? Birbirimizin özel hayatıyla bu kadar meşgul olmasak dedikodu gazeteleri ve programları bu denli taleple karşılaşır mıydı? İşte bu prangalardan kurtulmayı aklımıza bile getirmediğimiz için olsa gerek, küçük hafta sonu tatilleri ve kısa mutlu olma imkanları ilgimizi pek çekmiyor. Göz bebeklerindeki mutluluk ışıltısı, hiçbir makyaj malzemesiyle taklit edilemez. Tene yerleşen sevme ve sevilme zerrelerinin etkisini hiçbir yaz tatilinin bronzluğu sağlayamaz. Ben her türlü sorumluluğumuzdan kaçalım, her şeyi boş verelim, çekip gidelim demiyorum. Bütün söylediğim, kendimize biraz daha fazla kulak kabartmak ve değer vermek gerektiği. Çünkü diğer insanlar kadar hayatının baş rolünü üstlenenlerin de mutlu olmaya hakları vardır. Bu sağlandığında küçük mutluluklar da özlendiklerini anlar ve geri dönerler.
Evlilik erkekleri ‘pasifleştiriyor’
Evlenen erkekler meğer fizik olarak da uslanıyormuş. Almanya'nın en çok okunan sağlık dergilerinden Vital'de yayınlanan bir haberde, vücuttaki erkeklik hormonu ‘testosteron’ miktarının evlenen erkeklerde düştüğü, bu sebeple evli erkeklerin ‘sakinleştiği’, agresivitelerini kaybettiği, kadınlara kendilerini kabul ettirme, beğenilme dürtülerinin zayıfladığı öne sürüldü.
Ancak araştırmanın asıl ilginç noktası başka: erkek evli kaldıkça, erkeklik hormonu salgısı az oluyor ancak boşanan erkeklerde bu salgı yeniden artıyor. Yalnız kalan erkek yine agresifleşerek diğer erkeklerle cinsel rekabete giriyor.
Mutsuzluk öyküleri beni evlilikten soğuttu
Ben 33 yaşında ve hiç evlenmemiş bir kadınım. Köşenizde okuduğum yazılar beni çok etkiliyor ve evlilikten soğuyorum. ‘Benim evliliğim de böyle mi olacak’ diyorum. İnsanların işin kolayına kaçtıklarını, hemen ayrılma yolunu seçtiklerini görüyorum.
Erkekler ise daha çok bir başkasına kayma eğilimindeler. Size genellikle evliliğimi nasıl kurtarabilirim diye sormuyorlar. Bazıları bölünmüş bir aileden geldiklerini yazıyorlar ve ben bu insanların kendi ailelerine daha çok dört elle sarılmaları gerektiğini düşünüyorum.
Acaba şimdiki gençler bizim büyüklerimiz gibi aileleri ve evleri için ellerinden gelen her türlü fedakarlığı yapıyorlar mı? Hele bir anne ya da baba olmanın sorumluluğunu hissedebiliyorlar mı? Bir çocuk büyütmenin sorumluluğunu bilmiyorlar mı?
Ben bütün bunları görerek, hem üzülüyor, hem de evliliklere inancımı kaybediyorum. Yarın öbür gün evlenirsem, karşımdaki insanın da evliliği bu kadar hafife alacak biri olup olamayacağı hakkında gerçekten endişe duyuyorum.
Belki de haklısın. Şimdiki gençlerin bizim ya da büyüklerimizin düşündüğü gibi düşünmediği bir gerçek.
En ufak bir zorluk karşısında kolaylıkla pes eden, hemen vazgeçiveren, fedakarlık deyince, çalışıp eve katkıda bulunmakla sınırlı olduğunu düşünen pek çok genç var.
Dediğin gibi erkekler ise, hep ilgi isteyen, destek bekleyen ama özellikle de hanımı çalışıyorsa, ona evde yardımı aklından bile geçirmeyen, üstelik de bu çalışmış, yorulmuş, evin yüküyle de bitkin düşmüş hanımından yatakta cilve bekleyen onlar oluyor.
Tabii bunları genellemeyelim, çünkü eşine gerçekten destek olmayı bilen erkekler de var ama, işte bu dediğim türdeki erkekler, işte biraz ihmal edildiklerini düşündükleri anda, bir başka kadına kayıveriyorlar.
Yine de bunlara bakıp da evlilikten korkmamalısın, bu biraz da senin elinde değil mi? Gördüğüm kadarıyla olgun düşüncede bir insansın.
Erkeğini hoş tuttuğun sürece, iyi idare ettiğin ve ona beklentilerini verdikten, ondan beklentilerini de iyi ifade edip öğrettikten sonra, evliliğin kötü gitmesi için neden yok.
Ben her şeye rağmen evliliğin güzel bir kurum olduğuna inananlardanım ve bunu sık sık tekrarlamaktan kaçınmıyorum
Fakir daha mutlu
Sanılanın aksine, geçim sıkıntısı çeken kişilerin, varlıklılara oranla mutlu olmayı daha iyi bildikleri belirtildi. Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ünal, ramazanla birlikte yardımseverlik duygularının doruğa çıkması sebebiyle, insanların küçük yardımlarla nasıl mutlu olduklarının rahatlıkla gözlemlenebileceğini belirtti.
Her şeye sahip fakat... Prof. Dr. Ünal, geçim sıkıntısı çeken kişilerin, varlıklılara oranla mutlu olmayı daha iyi bildiklerini, bu yüzden daha sık güldüklerini belirterek, “Bir kilo şeker bile, onların gözlerinin içinin parlamasına yetiyor. Çünkü onlar küçük şeylerle mutlu olmayı biliyor” dedi. Doyumsuzluğun, insanın tabiatında olduğunu vurgulayan Ünal, verdikçe doymayan, daha fazlasını isteyen, istediği her şeye sahip olanların ise genelde daha mutsuz olduklarını belirterek, “Evinde bilgisayarından markalı ayakkabılarına kadar her şeyi olan bir çocuk, sokakta çöp toplayandan daha az gülüyor. Varlıklı kişileri, küçük armağanlarla mutlu edemezsiniz” dedi. Ünal, varlıklı olmanın, her şeyi elde etmenin kişiyi mutlu etmeyeceğini, aksine mutsuzluk getireceğini belirterek, “İnsanın her zaman elde etmek istediği, erişmek için çaba sarf ettiği, özlem ve hayalini kurduğu bir beklentisi olmalı. Aksi takdirde gaye yoksa, hayatın manası da olmaz” dedi. “Hedef, sahip olmak ve tüketmek olmamalı, hedef var olmak ve üretmek olmalıdır” sözünü hatırlatan Ünal, “Aslında mutluluk, her şeye pozitif bakmaktan geçer, yoksulluk mutluluğa engel değildir. Kişi bu pozitif bakışı yakalayabiliyorsa, sarayda da yaşasa, çadırda da yaşasa, hatta yatacak bir yeri olmasa bile yüzü gülebilir” diye konuştu.
Sınır koymasını bilin Ünal şöyle devam etti: “Bir de ne yazık ki özellikle bizim gibi tüketim toplumlarında ‘evim, arabam, yazlığım olsun’ tutkusu var. Oysa bunlar mutluluk veren değil, hayatı kolaylaştıran araçlardır. Bu sebeple doyumsuzluğa bir sınır koymasını bilmek gerek. Kişi, en azından elinde sahip olduklarının değerini bilmeli.” . Evlilikte mutluluk sanatı hakkinda aciklamalar Evlilikte mutluluk sanatı konusunda bilgiler
|
|