|
Sorumluluk duygusu nedir
Kadinlaricin.net sitesinde Sorumluluk duygusu nedir baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Sorumluluk duygusu nedir ile ilgili yazi bulunmaktadir.
|
 |
|
|
| |
Delikanlı benzin istasyonunun marketinin önüne arabasını park edip içeri girdi, az sonra bir paket sigarayla çıktı. Arabasına doğru yürürken bir taraftan sigara paketini açıyordu. Paketin baş tarafındaki jelâtin kâğıdını soyup yere attı, arabasına girdi.
Pompaların başında arabasına benzin almakta olan orta yaşlı, uzun boylu adam hızla bu tarafa yürüdü. Yerdeki jelâtin kâğıdını aldı, arabasını çalıştırmak üzere olan gencin yanına gitti, kâğıdı pencereden uzattı: “Bir şey düşürdünüz. Buyrun!”
Delikanlı neye uğradığını anlayamadı. Jelâtin kâğıdını alıp avucunun içinde sıktı. Karşısındaki iri yarı bir adamdı, kafa tutmak işine gelmedi, gazı sonuna kadar kökleyip öfkesini egzoz borusundan çıkararak bastı gitti.
Bu sorumluluk karşısında hayretler içinde kalmıştım. Orta yaşlı adam markete girdi, arkasından yürüdüm. Baktım kahve alıyor.
“Kahve benden olsun. Az önceki davranışınızı gördüm. Tebrik ederim.” “Her vatandaşın görevi bu. Vatandaşlık oy vermek, vergi vermek, emekli maaşı almak değil ki yalnızca. Çöpünü oraya atacak, o çöp sulara karışıp benim sağlığımı, ailemin sağlığını, suçsuz insanların sağlığını tehdit edecek. Onun sorumsuzluğunun cezasını biz çekeceğiz. Buna müsaade edemem.”
Kartını verdi: Barry K. Kelner. Lisede beden eğitimi öğretmeni ve aynı zamanda Amerikan futbolu antrenörü.
“Nisan ayındaki Dünya Günü’nde ne yaptınız? Kolları sıvayıp temizliğe giriştiniz mi? Herkes kendi çevresine göz kulak olursa, herkes kendi çevresinin sorumluluğunu taşırsa bu dünyayı temiz tutmak zor iş midir? Ben her sene Dünya Günü’nde birkaç arkadaşımla birlikte oturduğum kasabada göl ve dere temizliği yaparım.”
Mr. Kelner kahvesini alıp arabasına bindi, gitti. Onun bu davranışı ve sözleri beni sistem ve insanlar üzerinde düşünmeye sevketti. Herşeyin insanda başlayıp insanda bittiğini bir kere daha anladım. Amerika’daki devlet sistemini beğeniyoruz. “Başkanlık sistemi” diyoruz, “bakın tıkır tıkır işliyor” diyoruz. “Devlet bir iki mühim saha dışında herşeyden elini çekmiş, herşey özel sektörün elinde” diye övüyoruz. Hepsi tamam... Ama fertlerde vatandaş olma şuuru yoksa hangi sistemi getirirseniz getirin sonuç müspet olmayacaktır. Vatandaş olma şuuru ise sorumluluk duygusu demektir. Kendine karşı, ailesine, çevresine, milletine, insanlığa, Allah’a karşı sorumluluk duygusu. Okullarda çocuklara ilk öğretilecek şey sanırım sorumluluk duygusudur. Sorumluluk vermek başlı başına bir eğitimdir. Sorumluluk duygusu veremediğimiz çocuk cilt cilt kitabı ezberlemiş de olsa eğitimi eksik kalmış, hatta yanlış eğitilmiş sayılır. Kennedy’nin bir sözü var. “Yanlış eğitilmiş çocuk kaybedilmiş demektir.”
Çocuklarımızı kaybetmemek için yanlış ve doğru eğitimlerin ne olduğu üzerinde iyi düşünmemiz gerekir.
Evet, sistemler insanlarla kâimdir ve ancak, sorumluluk duygusu taşıyan fertlerin ağır bastığı, çoğunlukta olduğu sistemler mükemmel işler. Ama her ferdin, sorumluluğun ne olduğunu anlaması, kendi sorumluluğunun sınırlarını bilmesi şarttır. Köşedeki bakkalın, adliyedeki çaycının, üniversitedeki öğretim üyesinin, atölyedeki mühendisin devlet idaresi, hükûmetin politikası, anayasanın maddeleri üzerinde fikir yürütüp hüküm vermesi sorumlulukları dahilinde değildir. Bu işi, onlara yasaklayamayız, elbette düşünce ve söz hürriyeti var. Ama öncelikle onların malı doğru tartmak, çayı iyi demlemek, ilmî faaliyetlerle kendini göstermek, iş üretmek sorumlulukları vardır. Asıl sorumlu oldukları işi savsaklayıp başkalarının sorumluluk dairelerinde at oynatmaları işe yaramayacağı gibi bazen zararlı sonuçlar da doğurur.
Meselâ, köpek ısırdığı için kuduz aşısı olmak üzere başvuran hastayı “aşımız yok!” diyerek döndüren ve ölümüne sebep olan hastanenin başhekiminin cumhuriyet, demokrasi, lâiklik, türban vesaire üzerinde söz söylemek sorumluluğu yoktur, zaten hakkı da yoktur.
Herkes kendi işini en iyi şekilde yapması gerektiği şuurunda olmaz da, kendi işini bırakıp başkasının yapıp ettikleri üzerinde kendini söz sahibi kabul ederse ortada bir kuru gürültü dolaşır durur. Memleketimizin kuru gürültüye mi ihtiyacı var? O kadar çok kuru gürültü var ki zaten!
Mr. Kelner yere çöp atanları protesto etmek için bir grup arkadaşıyla New Jersey Valiliği’nin önünde pankart açıp valiyi göreve çağırmadı; delikanlıya dersini en tesirli şekilde kendisi verdi. O delikanlı yere her çöp atacağında bu adam gibi birinin karşısına çıkma ihtimaliyle irkilecektir. Mr. Kelner kasabasındaki gölün temizliği için “devlet bu işe el atmalıdır” diyerek Washington’a dilekçe yazmadı, arkadaşlarını toplayıp kollarını sıvadı, temizliğe girişti.
Sabahleyin sokağa çıktığınızda yere tükürenlere, burnundaki ifrazatı atanlara “Kardeşim, burası senin lavabon mu?” diye sorabiliyor musunuz? Yere çöp atanlara attıkları çöpü kaldırtabiliyor musunuz? Kapalı yerlerde sigara tüttürenlerin sigaralarını söndürtme cesareti gösterebiliyor musunuz? Kuyruğa girilmesi gereken yerlerde sıraya riayet etmeyip öne atılanları uyarabiliyor musunuz? Şahit olduğunuz bir haksızlık karşısında -hemen o anda- sesinizi yükseltebiliyor musunuz?
Ve bütün bu menfî hareketlerden öncelikle kendiniz sakınabiliyor musunuz? Sorumluluk duygusu önce kendi hareketlerimizi denetim altına almakla başlar. Yoksa “ele verir talkını, kendi yutar salkımı” durumuna düşeriz.
Sorumluluğunun sınırlarını bilen ve gereğini yerine getiren insan milliyetçidir.
Gündelik hayatın içinde her birimiz, tek tek bu sorumluluğa sahip olduğumuz zaman bu küçük sorumluluklar halka halka genişleyip bütün devlet kademelerini içine alır.
“Devlet” dediğimiz mücerred bir mefhum değil, insanların meydana getirdiği bir yapıdır.
Güzellikler sevgiyle başlar
KARGAŞA ve sorunların yaşandığı dünyamızda, güzellikler içinde yaşamanın şartı sevgidir. İnsan sevdiği zaman çevresindeki olumsuzlukları ve kötülükleri daha iyimser ve mantıklı olarak kabul eder. Böylece hayata daha çok bağlanır. Sevgi, her şeyin çözümünü bulan bir anahtardır.
Çocuk daha ana rahminden itibaren sevgiyle büyütülürse, hayatta başarısız olması imkansız denecek kadar az ihtimaldir. İlk sevgi tohumunu anne-babadan alan çocuk sağlıklı yetişir.
Büyüdükçe ailesinden aldığı sevgi ve saygıyı arkadaşları ve büyükleri ile paylaşmaya başlar. Dolayısıyla çevresindeki kişilerle olan ilişkileri güçlü ve sağlıklı olacağı için, bu sağlıklı ortam derslerini ve ileride de iş ilişkilerini etkileyecektir. Sonra kuracağı yuvasında da kendi çocuğuna bu sevgiyi aşılayacaktır. Görüldüğü gibi sevgi ve saygı, beraberinde de bir çok olumlu davranışlar ile sonuçlar getirecektir.
SORUMLULUK DUYGUSU
Zaman zaman çocuklarımıza sorumluluk duygusunu, eşyalarına zarar vermeme alışkanlıklarını, kurallara uyumda da disiplini sağlayamadığımızdan yakınır dururuz. Tabii ki bu güzel alışkanlıkları kazandırmanın birçok yolu vardır.
Ancak sizler hangi yolu denerseniz deneyin, eğer çocuğnuza sevgiyle yaklaşmazsanız başarılı olamazsınız. Çocukların hisleri ve duyguları çok kuvvetli ve hassastır. Siz eğer zorla istediğiniz davranışı kazandırmaya çalışırsanız, o bir iki defalığına göstermelik olarak istediğinizi yapacaktır. Fakat bunun sürekliliğinini bulamayabilirsiniz.
Bunun yerine gerekli disiplini, sevginizi göstererek ve ona güvendiğinizi, onun iyiliği için çalıştığınızı, o davranışın ileride onu olumsuz etkileyeceğini bildirerek, çocuğunuzla birer yetişkinmiş gibi konuşursanız olumlu sonuca ulaşacağınızı göreceksiniz.
Unutmayalım ki çocuklar sevgiyle yeşeren çiçeklerdir, önemsemek ve değerlerini görmek isterler.
Sosyal sorumluluk gerçek sorumluluk İş dünyasını kurtlar sofrası olarak görenler dünyada çok var. Kuzuların sesi pek çıkmadığından, kurtluk kural, kuzuluk istisna oluyor. Ammaa, ne zaman ki, kurtlardan bazıları, vatan, millet, toplumsal sorumluluk, dürüstlük, hak, hukuk, adalet, eşitlik gibi laflar ediyor, işte o zaman canım çok sıkılıyor. Etik değerler dünyada yükselen değerler ya. Bakıyoruz, bizde de birileri ortaya çıkıyor, bu maksatla dernekler, vakıflar filan kuruyorlar. İsmi lazım değil, pahalı ilaç satıcılarından birinin adını böyle bir vakfın öncüleri arasında görünce, nutkum tutuldu. Tam bir, “gündüz ağacı sula, akşam dibine zehir dök” zihniyeti yani. İş dünyasında bu sıralar sosyal sorumluluk ve etik konusu bayağı bir canlandı. Kimi firmalar, sosyal sorumluluğu iş stratejilerinin bir parçası olarak ele alır oldular. İnsan haklarından sağlığa, çevre korumadan eğitime, fakirlikle mücadeleden gelir dağılımının çarpıklığına kadar toplumun birçok problemi, iş dünyasının da ilgisini çekiyor. Çekiyor ama, benim de aklıma bazı sorular takılıyor... Bir firmanın asıl işi müşterilerinin ve tüketicilerinin refah ve mutluluğunu sağlamak değil mi? Bunu gerçekleştirdikleri ölçüde başarılı sayılmaları gerekmez mi? Öyleyse, toplumun meseleleriyle ayrıca ilgilenmek niye? Her kurum ve her işletme üstüne doğrudan vazife olmayan konularla uğraşacağına, asıl işlerini tam yapsalar, yani müşterilerini memnun etseler, yetmez mi? Topluma borçlarını böylece ödemiş olmazlar mı? Acaba, firmaların sosyal sorumluluk ve etik kampanyalarıyla Walker Research adlı bir kuruluşun bulguları arasında bir ilgi olabilir mi? Araştırma, tüketicilerin % 76’sının aynı fiyat ve kalitedeki mallar arasında “hayırsever” firmaların markasını seçeceklerini göstermiş. Ayrıca, Fortune Dergisi’nin her yıl yaptığı en beğenilen şirketler araştırmasında, beğeniyi etkileyen kriterlerden birinin “sosyal sorumluluk” olduğu ortaya çıkmış. Yani, müşteriler, markalarının ve firmalarının çevrelerine duyarlı görünmelerinden hoşlanıyorlarmış. Bu noktada firmalarımızın ciddî bir “samimiyet” testinden geçmelerine ihtiyaç var. Dikkatimi çekiyor, iş dünyamızın çoğu yabancı büyük firmaları, etik ve sosyal sorumluluk konularıyla sanki biraz daha yakından ilgileniyorlarmış gibi görünüyorlar. Büyük firmaların, medyayı kullanmalarının da bunda payı var, elbette. Lakin, küçük ve orta boy işletmelerimizin bu alanda sesleri çıkmıyor. Veya, çıkıyor da, pek duyulmuyor. İnanıyorum ki, Anadolu’nun bağrından çıkan, devlete yük olmadan, ondan beslenmeden, dünya pazarlarında bile Türkiye’nin ismini şerefle duyuran yerli firmalarımız, kendi yakın çevrelerine de en büyük hayırları yapıyorlardır. Ama, reklamını yapmazlar ve hatta bunu, birazcık ayıp bile sayarlar. İşini düzgün yapan, insanlık-hak-hukuk-adalet-devlet nedir iyi bilen dürüst firmalarımıza teklifimiz şudur ki: Başkalarına özenip “sosyal sorumluluk” dalgasına kendilerini kaptırmasınlar. Onun yerine, müşterilerine ve çalışanlarına saygılı davrandıklarını, onlara haklarını eksiksiz verdiklerini, yasalara aykırı iş yapmadıklarını, adaleti yanıltmaya girişmediklerini, devlete dayanmadıklarını, devletin gücünü arkalarına almadıklarını, devletin bürokratlarıyla paslaşmadıklarını, teşvik-destek nedir bilmediklerini, insanlara iş ve aş vermeyi, verimliliği, millî serveti israf etmemeyi en büyük sosyal sorumluluk gördüklerini her fırsatta, her zeminde, göğüslerini gere gere ilan etsinler. En büyük sosyal sorumluluk bence budur.
Sağlam kafa sağlam vücutta mı yoksa sağlam gende mi?
İnsanın bazı özelliklerini tamamen kalıtım, bazı özelliklerini de çevre belirliyor. Örneğin dille ilgili yetiler, sağlam bir karakter ya da sorumluluk duygusu kalıtım yoluyla geçiyor, diğer karakter özellikleri daha çok toplumsal çevreye bağlı olarak gelişmekte.
Doğal bir rastlantı, Korinna Rahls ve Inge Frisius isimli ikizleri tamamen özdeş canlılar olarak dünyaya getirmişti. Göz rengi, burun biçimi, kemik ve iç organların yapıları tümüyle aynı. Fakat aynı kalıtım özelliklerine rağmen 69 yıl sonra onların ikiz olduğuna inanmak gerçekten zor. Inge’nın pürüzsüz yüzünü alagarson kesilmiş platin sarısı saçları ve büyük gözlüklerin arkasından bakan sevimli ve meraklı gözleri tamamlıyor.
Oysa yaşamı büyük zorluklarla geçen Korinna’nın yüzünde derin kırışıklıklar oluşmuş, kına rengine boyalı saçları dağınık ve ikiz kardeşi gibi de gözlük kullanmıyor.
Ama en belirgin farklılık ikizlerin karakterlerinde.
Farklı tipler
İkinci olarak dünyaya gelen İnge, bugün memleketi olan Celle’de müstakil bir evde yaşıyor. Henüz çocukken aile tarafından yönlendirildiği moda desinatörlüğünü meslek seçmiş, evlendikten sonra işini bırakmış ve dünyaya dört çocuk getirdikten sonra de resimle uğraşmaya başlamıştı.
Kardeşiyle birlikte yaşamış olduğu çocukluğunu kısaca şöyle özetliyor İnge: ‘Her şey çok güzeldi, hiçbir zaman yalnızlık hissetmedik ve her zaman çifttik.’
Korinna Rahls’ın çocukluk dönemiyle ilgili anılarıysa biraz daha farklı; ona göre kız kardeşinin, ailesi, arkadaşları ve öğretmenleriyle arası daha iyiydi. Yaşam, Korinna’nın kartlarıyla farklı oynamıştı. Babanın tahminine göre Korinna mantıklı düşünemiyordu. Bu yüzden ana baba, Korinna’yı hayal dünyasından çıkarıp ayaklarının yere daha sağlam basması için yoğun bir çaba harcamışlardı.
Ancak aile içindeki eğitim pek işe yaramamıştı. Evet, Korinna ailesinin isteği üzerine ‘doğru dürüst bir meslek’ edinmişti ama bunu sırf oyuncu olabilmek için yerine getirmişti. Büyük bir azimle yaşamdaki zorlukları aşarak sonunda şarkıcı ve daha sonra da orkestra şefi oldu. Korinna şimdi müzisyen olan eşiyle eski bir apartman dairesinde yaşıyor.
İkizlerin yaşama bakış açıları da farklı. Korinna rastlantılara asla değer vermezken, kadere inanan İnge, her rastlantının yeni bir başlangıç için bir şans olduğunu söylüyor.
Çevrenin etkisi
Bunlara benzer karşıt davranışları diğer 190 ikizde daha saptayan Max- Planck Psikolojik Araştırmalar Enstitüsü bilim adamları, karakteristik farkların %40-50 olarak çevre tarafından belirlendiğine inanıyorlar.
Sonuçlar aslında sürpriz oldu. Çünkü daha önceleri Amerika’da karakter özellikleri üzerine yapılan araştırmalar, tek yumurta ikizlerinde büyük paralellikler göstermiş ve bu sonuç genlerin son derece etkili olduklarına dair bir kanıt olarak kabul edilmişti.
Bulgular özellikle de 1979 yılındaki Minnesota ikizleri araştırmasıyla ünlenmişti.
İkizler Jim Lewis ve Jim Springer, doğumlarından hemen sonra farklı aileler tarafından evlat edinmişlerdi. İlk kez 39 yıl sonra karşılaşan iki kardeş de o tarihe dek benzin istasyonu bekçiliği ve şerif yardımcısı olarak çalışmışlardı. İkisi de iki kez evlenmişti. Eşlerinin, büyük oğullarının ve hatta çocukluklarında sahip oldukları köpeklerin isimleri bile aynıydı.
Ne var ki Max-Planck Enstitüsü araştırmacılarının bulguları, kalıtımın mı yoksa çevre faktörlerinin mi daha ağır bastığını açıkça gösteremiyor.
Dille ilgili yetiler,
sağlam bir karakter ya da
sorumluluk duygusu kalıtım yoluyla geçmesine rağmen, diğer karakter özellikleri daha çok toplumsal çevreye bağlı olarak gelişmekte.
İkiz kardeşlerden biri iç- diğeriyse dış ilişkilere bağlanıyor. Başat olan ikizde (bu genelde ilk doğan oluyor) ailesi, arkadaşları ve öğretmenlerine olan ilgi azalırken, ikinci doğan ikiz, kardeş ilişkisinin korunmasına ve gelişmesine özen göstererek yetişmekte. İşte bu iş bölümü iki kardeşi farklı karakter özelliklerine doğru sürükleyebilir diyor araştırmacılar.
Ama yine de bazı ikizlerde öğrenme yetisi ve zekada çok önemli benzerlikler görülmekte. Söz konusu testte de benzer sonuçlara ulaşılmış. Birbirleriyle örtüşen sonuçlar iki hafta içinde aynı testin iki kez tekrarlanmasıyla elde edilmiş. Fakat çift yumurta ikizleri bu konuda normal kardeşler kadar farklılık gösteriyorlar.
Zeka ve öğrenme
Max-Planck Enstitüsü araştırmacıları, ikizlerde, bir insanın özsaygısının neye bağlı olduğunu araştırdıklarında diğer bir sürprizle daha karşılaştılar. Geppert’e göre bu durumda kalıtım daha ağır basıyor.
Spiegel dergisinde yayımlanan habere göre (8/2002), buradan yola çıkılarak, özgüvenin, insanların birlikte yaşadığı kişilerin yönlendirmelerine bağlı olarak geliştiği düşünülebilir. Fakat araştırmalar şaşırtıcı bir biçimde durumun hiç de böyle olmadığını göstermiş.
. Sorumluluk duygusu nedir hakkinda aciklamalar Sorumluluk duygusu nedir konusunda bilgiler
|
|