Kadınlar
           
Kadın sağlığı
Hamilelik ve Doğum
Kadınlar için Moda
Kadınlar için Güzellik
Kadınlar için Diyet Listesi
Çocuk ve Çocuk bakımı hakkında bilgiler
Kadınlar için Ev İşleri
Kadınlar için Tatil yerleri
Evlilik sorunları
Yemek Tarifleri
Faydalı bilgiler
Yaşam
Kim Kimdir
Kadınlar hakkında
Resimler

 

 

Kadınlar » Çocuk ve Çocuk bakımı hakkında bilgiler

» Öğretmenler Günü yazıları

Öğretmenler Günü yazıları

2010-08-23 13:14:26 Kadinlaricin.net sitesinde Öğretmenler Günü yazıları baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Öğretmenler Günü yazıları ile ilgili yazi bulunmaktadir.

Öğretmenler Günü yazıları

 

Öğretmenler Günü

Öğretmeninizi aradınız mı?
 
24 Kasım Öğretmenler Günü törenlerini veren ATV kanalının ekranında bu sözler, tören haberleri süresince yazılı kaldı.
Bir an içim burkuldu. Mesleğini İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda idealizmini kaybetmeden sürdüren, 1987 yılında TRT’de yayınlanan “Gönül Dostları” dizisiyle o döneme hakim olan: “Hiçbir şey olamıyorsan, bari öğretmen ol!” zihniyetiyle horlanan öğretmenlik mesleğini unutulmuş saygınlığı çerçevesinde tekrar gündeme getiren bir senaryo yazarı olarak unutulduğumun farkına vardım. Rastlantı bu ya, o zamana kadar beni arayan birkaç sadık öğrencim de aramamıştı. Hani ne derler, gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Galiba emekliliğin en hazmedilemeyen yanı bu... Yavaş yavaş, sindire sindire unutuluyorsunuz
Ne yazık ki birkaç yıl önce emekli olduğum öğretim kurumundan ve eğitim camiasından da bir hatırlayan çıkmadı.
Hatta, yazmış olduğum dizide ideal öğretmen tipini olağanüstü bir başarıyla canlandıran Fatma Girik bile telefon açıp bu günümü kutlamadı.
Dolayısıyle, bu yıl Öğretmenler Günü’nde mahzun oldum. Bu duygularımı siz sevgili okuyucularımla paylaşıyorum. Tahmin ediyorum ki çoğunuzun yüreğinde bir şekilde vefasızlık yarası var. Ekrandaki o yazı ilgimi çekmeseydi belki bu kadar etkilenmeyecektim. Çünkü, artık kıran kırana süren yaşam kavgasında insanda birçok değerler gibi vefa duygusunun da kaybolup gittiğinin bilincindeyim. Müzik piyasasıyla boğuşan, biraz daha popüler olmak, biraz daha kazanmak için çırpınan şöhret sahibi öğrencilerim (ki, onlar kendilerini bildikleri için burada isim vermiyorum) işleri güçleri de yok da benim hatırımı mı soracaklardı? Ben, onlar için görevini yapıp gitmiş, unutulmaya mahkum binlerce öğretmenden biriydim.
Hem, öğretmen günümüz toplumunda ne ifade ediyordu? Atatürk zamanındaki seçkin yerini ve saygınlığını çoktan kaybetmişti. Korkunç boyutlara varan ekonomik sorunlarla başbaşa bırakılmış, dersten arta kalan zamanlarında işportacılık, pazarcılık, şoförlük gibi işler yapmağa zorlanmış, kendini geliştirme fırsatı bulamayan, kültürel ihtiyaçlarını köreltmeğe zorlanan sıradan bir kişi haline gelmişti. Artık TV kanallarında gösterilen trajik öğretmen manzaraları, öğretmene saygı yerine acıma duyguları uyandırıyordu.
Evet, 2001 yılında, eğitimin ve kültürün değerini hâlâ kavrayamamış Türkiye’de öğretmen, acınacak bir durumdaydı.
Yöneticiler ve siyasiler, Atatürk’ün gözbebeği öğretmenleri, Cumhuriyet’in yerleşmesinde, yaşamasında birinci derecede rol oynayan o mübarek insanları, ne yazık ki kendi hallerine terketmişlerdi...

Öğretmenlik, giderek kadın mesleği haline geliyor. Özellikle okul öncesi eğitimde kadın mutlak tercih nedeni. İlk öğretimden sonra düzey yükseldikçe erkeklerin oranı yükseliyor. Ancak genel ortalamaya bakıldığında, kadınların erkekleri yakaladığı görülüyor.

Ülkemizde kadın ve erkek nüfusu hemen hemen aynı olmasına rağmen, okur yazarlık ve okullaşma oranlarında aynı eşitliğe ulaşılamıyor.

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre, okur yazar olmayan kadın nüfusu, erkek nüfusunun 3 katından fazla. 1995-96 öğretim yılı verilerine bakıldığında ise, zorunlu ilköğretimin ilk 5 yılında kız öğrencilerin oranının 48.9, erkek öğrencilerin oranının ise 51.1 ile hemen hemen eşit göründüğü ortaya çıkıyor. Ancak, yapılan araştırmalar, kızların zorunlu eğitime başlamaları halinde bile zorunlu eğitimi tamamlama şanslarının erkeklerin gerisinde olduğunu ortaya çıkarıyor.

KADINA UYGUN MESLEK

Eğitim sektöründe meslek dağılımına bakıldığında ise, öğretmenliğin daha çok kadına uygun meslek olarak görüldüğü belirleniyor. Nedeni ise, ev, eş ve çocukla ilgili sorumluluklarını aksatmayacak çalışma saatlerine ve tatillerine sahip oluşu ve çocuk eğitimin daha çok kadınların görevi olarak kabul edilmesi.

Türkiye'de hizmet sektörleri arasında yüzde 37.2 oranı ile eğitim ve öğretim hizmetleri en kalabalık grubu oluşturuyor. Kamu çalışanları arasında en fazla istihdam edilen alan ise yine eğitim ve öğretim hizmetleri grubu oluyor.

BAKANLIKTA YOKLAR

Eğitim sektöründe yöneticilik düzeyine bakıldığında Milli Eğitim Bakanlığı'nın merkez örgütü yöneticisi kadın oranının çok düşük olduğu görülüyor. Müsteşar, müsteşar yardımcısı, kurul başkanı ve bağımsız daire başkanı gibi üst düzey yönetici kadın bulunmuyor. 14 genel müdür yardımcısından sadece 2'si kadın. Yöneticilik düzeyinde en yüksek temsil ise yüzde 19.23 genel müdür yardımcılığında görülüyor.

Müfettişler incelendiğinde ise ilköğretimdeki 3 bin 12 müfettişten yalnızca yüzde 3.82'sinin, bakanlık müfettişlerinden ise 351'nden yalnızca yüzde 3.70'nin kadın olduğu ortaya çıkıyor.

Öğretmenlerime rahmetler diliyorum
 
Her sene 24 Kasım günü öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır. Hani mayıs ayında anneler günü, veya haziranda babalar günü, veya sevgililer günü gibi rutin etkinliklerden biri olarak biraz da törensel ve hissiz protokol konuşmalarıyla.
Öğretmenlik insanlık tarihi ile yaşıt, şerefli bir meslektir. İnsan oğlu yaratıldığından beri, neslini devam ettirmek için bir öğretmene ihtiyaç duymuştur.
Hatta insanlardan farklı, diğer canlılar da yavrularına doğuştan var olan sevkitabiileri ile mutlaka bir şeyler öğretir. Ama insanın bu canlılardan önemli farkları vardır.
Kedi kendi yavrusuna fareyi öğretir. Tavuk da kendi civcivine.
Ama öğretmen kendi çocuğu olmayanlara da öğreterek; insanın şerefli mahluk olmasına şahitlik eder. Öğretmenliği ne kadar yazsam yine de az gelir. Benim takıldığım her sene kutlama törenlerinde kullanılan dil ve usuledir.
Öğretmenlerimizin varlık sebeplerini, getirip getirip maddeye, paraya bağlıyoruz.
Elbette ki öğretmenin yaşama standartlarını yükseltelim, onları müreffeh kılalım.
Ancak öğretmenler hiçbir zaman, sokak köşelerinde ağırlık tartan ve deliğinden para atılarak çalışan basküller değildir. Hiçbir insanın hiçbir zaman, her şeyinin para olmadığı gibi.
Öğretmenler günü kutlama konuşmalarını yapan birçok siyasinin “öğretmenler ek iş yapıyor” lafını sık sık kullanmaları, bana göre öğretmenleri aşağılamaya dönük davranıştır.
Böyle yapma zorunda kalan bazı öğretmenlerin olmasını, kitleye mal etmek ve onları acınacak durumda göstermek, neye ve kime yarar. Bu konuşmaları duyan öğrencileri o öğretmenine ne gözle bakar. Onun öğütlerinden ne kadar etkilenir.
Bu gün öğretmenlerimizin paradan önemli daha nice dertleri var.
1-Dizilerdeki okul sahnelerinde öğretmen, gırgıra alınacak biri olarak sunuluyor. Ders değil sanki şovmen gösterisi.
2-Okul müdürleri para pul peşinde koşan, cebini doldurmaya çalışan bir uyanık rolünde.
3- İdealist öğrenci yetiştirmeye gayret eden öğretmen “vatan millet Sakarya” lafları ile alaya alınıyor.
4-Zengin çocuklarının dizideki rol de olsa, öğretmenin yaşantısı ve üst başı ile onu hafife alma sahneleri.
Sayın etkili ve yetkililer, buna benzer yüzlerce sebebi sayabilirim ki, öğretmenin öğrencisi üzerinde bilimsel otorite ve etkilerini, menfi yönde dinamitlemektedir. Lütfen bunu gündeme ve dile getirin. Ve önleyin.
Beni de öğretmenler yetiştirdi. Sırtındaki elbiseyi beş sene giydikten sonra, onu ters yüz ettirip üç sene daha giyer, ama öğrencisine halini belli etmezdi.
Ben emeği geçen nice öğretmenimi rahmetle anıyorum. Sık sık da ruhlarına dualar okuyorum.
Zaman oldu annemin babamın bana vermediklerini öğretmenlerim verdi.
Öğretim yılı sonu yaklaşırken ülke genelinde, öğretmenlere yapılan her türlü fiili saldırıları önleyecek katı yasal tedbirler neden alınmıyor. Hangi kanun komisyonlara sevk edildi, doğrusu bilmek isterdim.
Öğretmen de insandır ve onun manevi yönü, maddi tarafından binlerce defa daha üstündür.
Bütün öğretmenlere hayatta olanlarına hayırlı uzun ömürler, bu dünyadan göçenlere ise rahmetler diliyorum.

Stratejik bir meslek; öğretmenlik
 
Dün 24 Kasım Öğretmenler Günüydü.
Yurt çapında kutlandı. Devlet büyükleri mesajlar yayınladı.
Gazetelerde, televizyonlarda öğretmenlerle ilgili haber ve yorumlar yapıldı.
Çocuklar öğretmenlerine hediyeler aldı.
Bugün 25 Kasım.
Gelecek 24 Kasım’a kadar “öğretmenlerimiz hakkındaki güzel düşüncelerimizi” hafızamızın derin bir köşesine naftalinledikten sonra itinayla katlayıp kaldırdık.
Çünkü bugün 25 Kasım.
Bu kadar kolay değil elbette. Bu kadar kolay olamaz.
Zira nasıl bizler ve bizden önceki kuşaklar öğretmenlerin özverili emeklerinin sonucu olarak yetişmiş ise bizden sonraki kuşakların yani Türkiye’nin geleceğinin mimarları da öğretmenler olacak. Dolayısıyla eğitim ve öğretimimizi sırtında taşıyan bu özel insanların sorunlarını tespit etmek ve çözmek için 24 Kasım’ı beklemek gibi bir lüksümüz olamaz.

Eğitim İstiklal Harbi kadar önemli
24 Kasım dünde kaldı. Ama bir öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz, okullarımız bir sorun yumağı olarak karşımızda durmaya devam ediyor.
Hükümetimiz elbette bu sorun yumağını inkar etmiyor. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik konuya ne kadar önem verildiğini şu sözlerle dile getiriyor: “İstiklal mücadelesiyle, bu topraklar bizim ebedi vatanımız oldu. Ancak, şunu hatırdan asla çıkarmayalım; bizim bugün karşı karşıya bulunduğumuz bir istikbal mücadelesi var. İstikbal mücadelesi, istiklal mücadelesi kadar önemlidir. Yani geleceğimizin mücadelesi eğitimden geçiyor.”
Büyük bir seferberlik yaşanıyor eğitim alanında. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi, 2004 yılında Türkiye’nin en büyük bakanlık bütçesi oldu. Milli Savunma Bakanlığı’nın bütçesini de 2 katrilyon geride bırakarak, bir rekora imza attı.
2005 yılında da bu atılım birçok cepheden yapılacak çalışmalarla devam edecek. Ancak yılların birikimi olan sorunların bugünden yarına, 24 Kasım’dan 25 Kasım’a çözülmesini de hiç kimse beklemesin.

Eğitimin kalitesi için öğretmene yatırım şart
Eğitimimizin kalitesi hepimizin malumu. Bunu tekrar tekrar ilan etmeye sanıyorum ki gerek yok. Her sene ÖSS ve LGS sınav sonuçları açıklandığında hazin bir tablo ile karşılaşıyoruz. Artık hepimiz kabul etmeliyiz ki sadece okul binası yaparak “eğitime” katkıda bulunmak mümkün değildir.
Aslolan insandır ve insana yani çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlerimize yatırım yapmadığımız sürece çocuklarımızın ellerindeki diplomaların bir kâğıt parçası kadar bile değerlerinin olmayacağı günleri görmemiz an meselesidir.
Bunun için hem öğretmenlerimizin imkanlarını, hem de onların eğitim ve öğretim sürecinin kalitesini artırmalıyız.
Öğretmenlik bu ülke için “hiçbir şey olamazsam öğretmen olurum” diyen zihniyete emanet edilmeyecek kadar stratejik öneme sahip bir meslektir. Bence eğitimimizin geleceğini planlayanların hesaba katması gereken en hayati düstur bu olmalı.
Bugün 25 Kasım. Aklımızı başımıza devşirelim ve öğretmenlerimizin gelecek 24 Kasım’a daha dik bir duruşla girmelerini sağlayalım.
Çünkü öğretmenlere yapılacak yatırım Türkiye’nin geleceğine kazandırılacak en önemli artı değerlerden biridir.
Eğitimde Bakan Çelik’in üzerine gitmesi gereken üç temel sorun var. Birincisi eğitim alt yapısının iyileştirilmesi ve batı standartlarına yaklaştırılması. İkinci sorun; kaliteli, nitelikli, saygın, geçim derdi olmayan yeterli sayıda öğretmen yetiştirilmesi. Ve üçüncü sorun da, çağdaş bir müfredat oluşturulması ve uygulanması.
Şu anda bu üç probleme de el atıldı ama bu üç alanda daha yapılacak çok iş var. 

Öğretmenler Günü’nün ardından
 
Bu yıl öğretmenler gününde yazı yazmadım. Bakalım neler söylenecek, köşelerde neler yazılacak diye bekledim.
Malum törenler yapıldı, söylemler tekrarlandı, köşelerde çoğu “Öğretmenim, canım benim, sana sonsuz sevgiler, saygılar” tadında klişe yazılar yayınlandı.
Eh, öğretmenler adına teşekkürler efendim, ama artık bunlar bize yetmiyor.
Yaşadığımız karanlık çağda öğretmenliğin önemi, etkisi; tadı tuzu mu kaldı?
Her yerde kargaşa, savaş, çıkar çekişmeleri, kardeş kavgaları, zalim ve kalleş terör saldırıları... Üstüne üstlük yeraltı ve yerüstü kaynakları sorumsuzca tüketilen yaşlı gezegenimizi tehdit eden küresel ısınma ve bunun sonucunda beklenen felaketler...
Öğretmenler bunları mı istedi?
Onca eğitim çabası bunlar için mi gösterildi?
Öğretmenler, “evrensel barış” dediler, “dostluk” dediler, “adalet” dediler, “hakça bölüşüm” dediler, “insanlık değerlerini koruyun” dediler, “kendinizi bilin” dediler, “birbirinizi sevin sayın” dediler, “ bilgilenin; bilgilerinizi kullanmayı öğrenin” dediler. Dediler...dediler.
Yaptınız mı?
Yapıldı mı?
Bu sorulara vicdan rahatlığı içinde evet diyebiliyor musunuz?
Diyebiliyor muyuz?
En acısı öğretmen başarısından dem vurabilir misiniz?
Vahşi kapitalizmin amansız çarkı, yaygınlaştırdığı maddeci zihniyet, her şeyi, hepimizi olduğu gibi öğretmeni de tüketiyor.
Meslek olarak sürüp gidiyor ya idealler?...Toplumu muasır medeniyetlerin üstüne çıkaracak irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirme inancı ve tutkusu?
Eski ateş ve azmiyle sürüyor mu?
Doğru oturup doğru konuşalım; insanlık ülküsü adına varını yoğunu ortaya koyan, idealist ve bilge öğretmenler yok artık!.. Varsa bile sayıları az. Yıllarca süren ilgisizlik sebebiyle öğretmenlik sıradan bir meslek oldu. “Hiçbir şey olamıyorsan bari öğretmen ol!” çizgisine çekildi.
Evet, cumhuriyetin efsanevi öğretmenleri yok!
Efsaneler çöktü.
O öğrenmeye, bilmeye, okumaya meraklı, idealist gençler de yok!
Bırakın öğretmeni sevmeyi, saymayı...öğretmeni dövmelerden, bıçaklamalardan haber veriliyor şimdi.
Uyuşturucularıyla, sınırsız eğlenceleri ve rock konserleriyle, çılgın modalarıyla, seks ve şiddet filmleriyle, ardında karanlık çağın dehşetengiz yansımalarını taşıyan cicili bicili renkleriyle, bilgisayar oyunlarıyla dışarısı, şer güçler ele geçiriyor çocukları.
Aileler çaresiz ve teslim.
Öğretmenler yetersiz.
Öyle bir derde düştük ki, öğretmenin maaşına yüzde beş zam yapmak, ek ders ücretlerini üç lira arttırmak çare değil.
Sorun, içten çöküş, sistematik çökertiliş.
Tükenmişlik...içsizlik!

Öğretmenler
 
İnsan şöyle bir düşünüyor. Ne kadar öğretmenin üzerimizde hakkı var. Ta ilkokul birinci sınıftan üniversite bitirene kadar. Listesi yapılsa belki yüzleri bulur. O gün derse geldiğinde sınıfta soba yoktur, öğretmen kahrolur. Bir öğrenci kitap alamamıştır, öğretmen yıkılır. Kendi maddi sıkıntıları vardır, çaresizdir, fakat dersine devam eder.
Öğrenci haşarılık yapar, arkadaşıyla geçinmez, ders çalışmaz, bazı veliler anlayışsızlık yapar. Neler ve daha neler. Buna rağmen öğretmen sınıfına faydalı olacaktır. O sınıftan kimlerin çıkacağı belli değildir. En kabiliyetsiz gibi görüneni, yarının çok mühim bir şahsiyeti olabilir. Öğretmen, kar-demez kış demez, varlık-yokluk demez hep üretir ve paylaşır. Öğretmenlik bir idealist mesleğidir. Tüccar olmak isteyen başka iş yapabilir. Hani ordumuz için yaptığımız tarif malum:
-Peygamber ocağı.
Öğretmenlik de Peygamberlik mesleği. Sevgili Peygamberimiz ve diğer Peygamberler -aleyhimüsselam- öğrettiler, eğittiler, ışık tuttular, rehber oldular. Bir düşününüz Peygamberlerin gelmediği bir dünya ne olurdu?
Öğretmene ne kadar hizmet edilse azdır. Okullar insan yetiştirme merkezidir, öğretmenler bu merkezlerin sorumluları. Toplumların iyi veya kötü, kaliteli veya kalitesiz olmalarında öğrtemenin büyük rolü var. Öğetmenlik en iyi maaş alan mesleklerin başında gelmeli. Bilgisayarı da olmalı arabası da. Ne var ki refah, konfor, idealizmi öldürmemeli. Ne hikmetse bu ikisi bir araya gelince her zaman beklenen olmuyor.
Bir de öğretmenlerin görev yaptığı bölgeler arası farklar ortadan kalkmalı. İstanbul’daki öğretmenin imkânları, araç-gereci, sınıf şartları Diyarbakır’da da olmalı. Diyarbakır’daki öğretmen, talebesine mahcup olmamalı. Keza özel okulla resmi okul farkı da derinleşmemeli. Bu bir sınıf farkı olarak ortaya çıkmamalı. Varoştaki okulla merkezdeki okul, varoştaki öğretmenle merkezdeki öğretmen uzaylılar kadar yabancı olmamalı.
Öğretmenin gücü bilgi, sermayesi sevgidir.
Öğretmen, konusuna hakim olmalı ve Türkçe’yi iyi konuşmalıdır.
Döven söven, hakaret eden öğretmen orada dursun.
O, engin kültürüyle ağırlığını ortaya koyar.
Sağlam ahlak sahibi, zengin bilgi birikimi olan öğretmen, sınıfta da dışarıda da hürmet uyandırır. MEB, öğretmenlerimize sadece bilgisayar temin etmemeli. Kitabın yerini bir şey tutamaz. Öğretmen rahatlıkla kitap alabilmeli. Ayrıca, bakanlık, lisan meselesini çözme tedbirleri almalı, dünyayı tanıması için çareler bulmalıdır. Yaz tatilini yurt dışında geçirmiş öğrenci. İlçesinden çıkmamış öğretmen.
Orada öğretmen faydalı olamaz.
Her zaman nüfusumuzun yüzde 70’inin genç olduğunu dile getiririz...
Eğer öğretmeni övünülecek keyfiyete kavuşturamazsak kuru kalabalıkla övünmüş oluruz.
Öğretmen kalite kazanırsa toplum kurtulur.

Öğretmenlerimizin itibarı ve geleceğimiz
 
Çocuklarımızı, geleceğimizi teslim ettiğimiz öğretmenlerin itibarı, prestiji çok önemli. Öğrenciden, veliden, toplumdan saygı gören, onların gözünde itibarı olan bir öğretmen faydalı olur. Aksi halde bir şey beklenemez.
Öğretmenlerimize bu saygınlığı kazandıracak ortam ve şartlar sağlanıyor mu? Bu itibarı olmayan öğretmenlerin öğrenciler ve halk nazarındaki durumları; bunun sonucunda da oluşacak olumsuz şartlar yeterince düşünülüyor mu?
“15 yıllık bir eğitimci olarak, öğretmenlerimizin içler acısı halini sunmak istedim. Öğretmenlerimizin de, her insanın olduğu gibi ilk önceliği yaşamak ve yaşatmak (ailesini). Gördüğüm manzara korkunç. Öğretmenlerimiz, ‘nasıl olur da birkaç kuruş ek gelir elde edebilirim’in telaşında. ‘İddaa’ bülteni elinde, okul içinde gezen öğretmenleri düşünebiliyor musunuz? Parfüm, oje, örgü, pekmez, bal, araba, elbise, çorap, tencere, tabak ve sayamayacağım birçok ürünü satmaya çalışan öğretmenlere şahit oldunuz mu?
Ben oldum ve ben ‘ne satabilirim’i maalesef ‘ne öğretebilirim’den daha çok düşünmeye mecbur bırakıldım. Ödenemeyen faturaların, biriken borçların ve icraların ağırlığı altında ülkemizin geleceğini yetiştirme görevini ifa etmeye çalışıyoruz. Böyle bir öğretmenin saygınlığı ne olur? Öğrencilerimizin esnaf olan velilerine borcumuzu ödeyemezsek, o kişinin ve dolayısıyla öğrencimizin gözünde nasıl bir öğretmeniz?”
15 yıllık eğitimci Yakup Hocamızın belirttiği bu acı gerçekler bilinmiyor mu? Bilindiği halde neden tedbir alınmıyor?
Bütçe zorluklarından, imkansızlıklardan başka bir sürü zorluklardan söz etmekle, geleceğimiz olan çocuklarımızı kurtarabilir miyiz?
Devletin imkanlarının bu işi hakkıyla yapmak için yeterli olmadığı söyleniyorsa, o zaman özel kesimin de eğitime daha çok katkı yapmasının şartları neden hazırlanmıyor? “Eğitim parasız ve mecburidir” demekle sorumluluktan kurtulur muyuz?
Yakup Hoca, “Eğitimin hafife alınması en büyük felakettir. Lütfen en değerli varlıklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlerimize sahip çıkalım. Zira onların kurtuluşa ermeleri ülkemizin de kurtuluşa ermesi demektir.” demekle, gerçekleri dile getirmiş olmuyor mu?
Hiçbir şey yapamıyorsanız, yine hocamızın tabiriyle, öğretmenlere üç-beş kuruş karşılığında fahri görevler verin. Mesela, fiş toplama mecburiyeti kaldırıldı, muhtemelen vergi kayıpları olacak. Bu işi denetlemek için öğretmenlere fahri müfettişlik görevi verilemez mi? Belki bu yola, ticari ahlakın daha çok yerleşmesi için de katkıları olur?
Bu, ya da başka bir çözüm, ama eğitimimizi ve öğretmenlerimizi bu şartlarda bırakamayacağımız artık anlaşılmalı...
Bu işi devlete yaptıracaksanız, öğretmenlerimize de uygun bir ücret vermelisiniz. Eğer buna gücünüz yetmiyorsa, lütfen ideolojik saplantılardan kurtulun. Eğitim işine mahalli idareleri ve özel kesimi daha çok katın.

Öğretmene not vermek
 
Basında çıkan bir haberden öğrendim; Milli Eğitim Bakanlığı bundan böyle öğrencilere ve velilere yılda iki kere öğretmenlerine not verdirme kararı almış!..
Öğretmenler, eğer öğrenci ve velilerden düşük not alırlarsa hizmet içi eğitime tabi tutulacaklarmış! Amaç, kendini geliştirme hususunda öğretmeni gayrete getirmekmiş!
Böyle buram buram popülizm kokan göstermelik ve abuk bir kararın inşaallah aslı yoktur derken sözüne güvendiğim biri haberi doğruladı.
Milli Eğitim Bakanlığı güzel haberlerle yüzümüzü güldüreceği yerde durup durup aldığı garip kararlarla bizi şaşırtmağa devam ediyor. Pek yakın geçmişte bir bakanın ortaya çıkıp da reform adı altında medyaya açıkladığı kararları unutmadık. Unutanlara bir kere daha hatırlatalım. Neydi bu kararlar? Failatün devri kapandı deyip eski şairlerimizi müfredattan çıkarmak ve Türk tarihinin miladını Cumhuriyet olarak belirlemek... Post-modern cahiliye medyasının davul zurna eşliğinde ilan ettiği bu kararlar fikir ve sanat dünyasında adeta kasırga estirmişti.
Genç bir bakanın gelişiyle Milli Eğitim bünyesinde köklü ve ciddi reformların yapılmasını beklerken böylesi aykırı kararların alınması doğrusu umutlarımızı zedeliyor. Öğrenci ve velilerin öğretmene not vermeğe kalkması işin ciddiyetini bozup ilişkileri içinden çıkılmaz bir hale sokacağı gibi yeni "Hababam Sınıfı" dizilerine bir sürü traji-komik malzeme oluşturur. Neticede öğretmenlik mesleği biraz daha itibar kaybeder.
Öğretmenlik ulvi bir meslektir; hafife alınmaya gelmez. Atatürk'ün öğretmenleri baş tacı etmesi; onlara toplumun en saygın kişileri olarak büyük önem vermesi boşuna değildir. Mesleğinin hakkını veren, birikimli ve idealist öğretmenler sayesinde Cumhuriyetin temelleri sağlam bir şekilde atılmıştır. Son dönemlerde bu mesleği hafife almaların, "Hiçbir şey olamıyorsan bari öğretmen ol" gibi küçültücü yaklaşımların eğitimi nasıl bir eğitimsizlik girdabına dönüştürdüğünü gördük.
Her zaman söyledik ve söylemeğe devam ediyoruz; eğitimin en hayati sorunu öğretmen sorunudur. Bu sorun, Öğretmen Okullarının kapatılmasıyla, rastgele öğretmen atamalarıyla başlamıştır. Son zamanlarda öğretmen yetiştirme amacıyla açılan Eğitim Fakülteleri inşaallah bu konuda umutları geliştiren bir başarı sağlar.
Sevgili eğitimciler, siz her şeyden önce öğretmenlik mesleğinin kudsiyetinin idraki içinde olan kaliteli öğretmen yetiştirmeye bakın. Daha sonra bu yetiştirdiğiniz, kalitesinden emin olduğunuz öğretmene tatmin edici (onu ek işlere muhtaç etmeyen) bir maaş verin; ona kendini geliştirme, ufuklarını açma fırsatı sağlayın.
O zaman bakın bakalım, öğrenciye ve veliye not verdirmek gibi öğretmen öğrenci ilişkilerini çıkmaza sokacak popülist kararlar almak gereğini duyacak mısınız?

Öğretmen dediğin çok zekî olacak
 
YILLARDIR merak ederim. Acaba öğrenciler niçin öğretmenlerden daha zekî?.. Öğrenci cinliklerini öğretmenler anlamaz görünüp çocukların kalbi kırılmasın diye mi onca zıpırlığı sîneye çekerler?
Yoksa, mâsum duruşlu yaramazlar gerçekten de; eğiten, öğreten, gün görmüş hocalarından zekâca daha mı üstündür?

Lisedeyiz.
Az sonra fizik dersinden yazılı imtihan var. Kışta kıyamette ne yaptık dersiniz? Çatılara çıkıp gazete kâğıtlarıyle bacaları tıkadık. Sınıfa indiğimizde ortalık dumana boğulmuştu ki, öğretmen geldi. Elindeki bir tomar kâğıdı kürsüye bırakıp, aksıra öksüre:
“Allah kahretsin” dedi. “Ne biçim idâre, bu nasıl yönetim? Doğru dürüst bir sobayı bile yakamıyorlar. Şu hâle bakın, bu vaziyette imtihan mı olur?”
Bizler, yani boynunu bükmüş üzüntülü veletler var gücümüzle: “Haklısınız hocam! Tam bir kepazelik. Oysa imtihana ne de güzel hazırlanmıştık” cakalarına yapıştık.
Yazılı imtihan kaynadı gitti tabii.
Dünyalar bizim olmuştu.

Bir tarih hocamız vardı. Bu dersi; savaşlar, savaş tarihleri, kral isimleri zanneden hoca, dersleri de ıkıntılı sıkıntılı anlatıp çekilmez kılıyordu. Ama biz, hocanın zayıf tarafını biliyorduk. Amerikalıları sevmezdi. O yüzden her ders yalan yanlış haberler uydurur:
“Gazetede okuduk efendim. Bir Amerikalı asker İzmir’de çiçekçi dövmüş... Amerika’lı astsubay bizim binbaşıya emir vermeğe kalkışmış” der demez sazı eline alır ve ders boyunca Amerikalılara verip veriştirirdi. Böyle böyle defalarca o ıkıntılı saatlerden şıpın işi kurtulmuşuzdur.

Ya resim öğretmenimiz?
“Sulu boya alın” mı dedi, gelsin bağırtılar:
“Hangi marka olmalı, kaç renkli alalım, bu boyaların yerlisi mi daha yakışıklıdır?”
“Fırça” mı?
“Kaç santimliği iyidir, hangi numara daha elverişli, acaba kaç takım alsak?”
Ve, derslerde resim mesim yapmaz; boya, fırça, karton muhabbetiyle mutlu olurduk.

Gene bir gün coğrafya öğretmeni hanıma söz isteyip dedim ki: “Bize hep yanlış öğretiyorsunuz. Dünya dönmüyor. Eğer dönseydi, Doğu’ya doğru giden uçaklar Pakistan yerine Çin’e inerdi. Batı’ya gidenler ise, dünya da o tarafa döndüğü için sözgelimi İstanbul uçağı bir türlü Paris’e ulaşamazdı.”
Hocânım şaşaladı.
Biz birkaç ders bu konuyla oyalandık. Oysa, dünyanın atmosferle birlikte döndüğünü hepimiz bal gibi biliyorduk.

Öğretmen konusu mühim. Öğretmenleri en akıllı ve en zekî kimseler arasından seçmeliyiz. Dilerim şimdilerde öyledir. Öyle de olması lâzım.
Anlamadım?..
Sanki siz o yıllarda hiç haylazlık yapmadınız, öğretmenlerinizi oyalayıp ders kaynatmadınız mı?
 

Sözleşmeli öğretmenlik
 
Türk ekonomisinin krize girmesi, şayet bir yerlere yaradıysa onların başında milli eğitim gelir. Devlet memurluğu, en fazla da öğretmenlik rağbete bindi. Piyasalar ne kadar kötü ki stajyer öğretmen 380, 5 yıllık 400 civarında, en büyük ilin eğitim müdürü 700 milyon maaş alırken insanlar bu mesleğe hücum ettiler.
Bu ne demektir?
Bir gün şartlar iyileşince aynı kişiler -biraz eksik veya fazlasıyla- bu defa başka alanlara kanatlanacaklardır. Yani doydukları mesleğe. Bir dekanın makam tazminatının 42 milyon olduğu sistemde eğitime kalite arıyoruz. Veya bir başka söyleyişle şu şartlarda bir profesörün çocuğunu özel okulda okutması mümkün değil.
Bir gün piyasalar düzeldiğinde mesleğe dönen ve aralarında hayli de kaliteli beyin olan öğretmenler tekrar ‘elveda’ diyeceklerine göre onlar için ne gibi tedbirler alınıyor?
Sadece ideolojik şekillenmeler düşünülemez.
Bakanlığın bir tedbir aldığını sanmıyoruz.
Haber verdiğimiz tehlikenin kimse farkında değil...
Resmi bakış sadece sonuçla meşgul.
Kriz üzerine gördükleri teveccühten keyifliler o kadar.
Keyif iyi de bir de gerçekler var.
Şu maaşlarla vasıflı öğretmen, bakanlık teşkilatında kalmaz... İnsanlar, şimdilik bir limana sığındılar, hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Özel okullara geçebilen geçecektir. Yurtdışına çıkabilen çıkacaktır. Başka imkân bulan o fırsatı kullanacak ve nihayet kriz geçince de birçok öğretmeni kimse yerinde tutamayacaktır.
İşte buna çare düşünmek lazım.
Araştırdık...
Mevzuatta sözleşmeli öğretmenlik yok... Sözleşmeli devlet memurluğu ise malûm. İşin garibi vekil öğretmenlik de var. Ama sözleşmeli öğretmenlik yok. Muhakkak olması lazım. Bilindiği gibi bir sözleşmede iki taraf bulunur. Sözleşmeyle çalışmayan, verimli olmayan, mesleğinin hakkını vermeyen öğretmenin akdi feshedilerek ondan kolayca kurtulabilirsiniz. Bunun gibi sözleşme maddeleri esneklik getirebilir.
Haftada belli bir saati dolduran öğretmene onun dışında dilediği işi yapma hakkı tanınabilir. Bu da öğretmeni eğitim dünyasından büsbütün koparmaz. Üstelik birçok akademisyen, bu tarzda çalışıyor.
Eğer böyle olmazsa elenmiş veya çok fedâkâr bir kadroyla milyonlarca çocuğun hayata hazırlanması gibi bir külfetle baş başa kalırsınız. Kadroların dolması da ÖSS grafiğindeki yükselme de... kısacası yaşanılan bir yalancı bahar. Bir gün geçecek. kimse alabildiğine sevinmesin. Önümüzdeki iklim, badem çiçeklerini, erik çiçekleri öldürür.
Başka çare var mı?
Sözleşmeli öğretmenliğe imkân tanıyan kanunun çıkması için çalışmalar yapılmalı.
Eğer tedbir alınmazsa büyük bir hüsran yaşanır.


Bir öğretmen ol(ama)mak...
 
Hatırlar mısınız, dünyanın bütün çiçeklerini yetiştiren öğretmenlerimiz vardı. Adımızdan önce gelirdi adları. Ellerinde şekillenirdi bir nesil, bir gelecek. Nasıl da sevgi doluydu bakışları...Büyüdü şimdi tohumlarını özenle serptiği çiçekleri. Ve öğretmen olmak istedi bazıları onlar gibi. Peki olabildi mi?
OKS, SBS, ÖSS derken sınavları bol ülkemde, kimse bütün bunları geçmiş insanların KPSS’de neler yaşadığını sorgulamıyor. KPSS’den yüksek puan alsa bile düşük kontenjanlarla hâlâ atama bekleyen 200 bin öğretmen adayının ne halde olduğunu düşünmüyor -ki gelecek değil miydi bizim ellerimizde şekillenecek olan?- Bu olmadan, olamadan dört duvar arasına hapsolan genç beyinler kimin umurunda?
Bugün hâlâ televizyonlarda öğretmen atamaları “müjde” diye verilirken, bu müjdenin öğretmen açığını kapatmada devede kulak bile olmadığını ve geride 200 bin işsiz insanın beklediğini kim biliyor?
Kim farkında bugün öğretmenliğin “kadrolu”, “sözleşmeli”, “ücretli” ayrımında kan ağladığını! Hiçbir fark yok denilerek bakanlık tarafından atanan, ancak henüz altyapısı oluşturulmamış bir sistemin sıkıntılarını yaşayan, hiçbir fark yoksa hâlâ niye bu ikiliğin olduğunu anlamayan, kabullenemeyen genç öğretmenlerin psikolojisi kimin umurunda?
Bugün yeterli sayıda atama yapılmazken mevcut açığın “ücretli öğretmenlik” adı altında, yarım yatan sigortayla, düşük ücretlerle yeni mezun öğretmenlerin çalıştırılmasıyla, onlar da olmasa yüksekokul mezunları ya da emekli öğretmenlerle aynı şekilde açığın kapatılmak istenmesiyle kim ilgileniyor?
İlköğretimde ders saati en fazla olan, halen binlerce açığının olduğu bilinen -eski ve yeni- mezunlarıyla atama bekleyen Türkçe öğretmenlerine kim sahip çıkıyor?
Ben iş istemiyorum, kadro dilenmiyorum. Sadece mevcut olan açığın mevsimlik işçi gibi ücretli öğretmenlerle değil, hakkımız olan kadronun verilerek kapatılmasını istiyorum. Ve aynı maaşı alıyorsak, kadrolu ve sözleşmeli öğretmenler arasında hiçbir fark yok deniliyorsa, sözleşmeli öğretmenlerin de kadroya geçirilerek, bu ikiliğin ortadan kaldırılmasını istiyorum.
Eğitim Fakültelerinden hepimiz “öğretmen” unvanıyla mezun oluyorsak, buna yama gibi eklenen “ücretli” ve “sözleşmeli” sıfatlarını istemiyorum!
Ben yüzlerini güneşe çeviren öğrenciler yetiştirmek istiyorum. 200 bin insanı aileleriyle birlikte etkileyen atama(ma) konusunun aydınlatılmasını, insanların bu mağduriyet karşısında bilinçlendirilmesini istiyorum.

Öğretmenin değeri bilinmeli
 
Okullarımız hâlâ üstten alta ve kontrol edilen, kumanda yöntemiyle, tamamen ‘çıktı’ ve ‘sonuç’ üzerine hedef yapan bir sistemle çalışmaktadırlar. 1900’lü yıllarda ABD’nin fabrikalarında görülen bu mantığın okullarımızda hissettirilmesi çok trajik bir durumdur.
Milli Eğitim Sistemimiz her siyasi dalgalanma sonucunda, farklı anlayıştaki yöneticilerin şekillendirme ve yönlendirme gayretleri sonucunda, yazboz tahtasına dönmüş, okul müdürü ve milli eğitim müdürlerinin yarıya yakınına işlerini bıraktırarak tam bir kaosa ve istikrarsızlığa yol açılmaktadır.
Sonuç; diplomalı işsizler, anadilini dahi konuşamayan üniversite öğrencileri, limon satan, kendi öğrencisine özel ders verip para kazanan öğretmenler, sorgulamayan, duyarsız, toplumbilimden habersiz öğrenciler, maddi durumunun yetersizliği nedeniyle çocuklarını okutamayan veliler vs...
Eğitimin en önemli ögesi olan öğretmenlerin mesleki ve toplumsal konumları, çok farklı bir gözle yeniden ele alınmalı ve geliştirilmelidir. Öğretmenlerin itibarları arttırılmalıdır. Özellikle siyasi iktidarların öğretmene göstereceği saygı, kamuoyunu da etkileyecektir. “Kolay meslek, tatili bol, yarım gün yatıyorlar” gibi nitelemeler bu mesleği baltalamaktadır.
Öğretmenlerin bütün problemlerinin (mesleki gelişim, toplumsal gelişim, maaş, sınıf ortamı vb.) iyileştirilmemesi halinde, zamanla ne bu mesleğe istekli çıkar, ne de hali hazırda görev yapan öğretmenlerin bu meslekten haz almaları beklenir. İlk fırsatta meslekten ayrılmanın yollarını ararlar.

Aysun ve Burçin öğretmenler unutulmasın!
 
Gencecik, fidan gibi iki öğretmen.
Aysun Karalar ve Burçin Ünal...
Bu isimleri hafızalarımıza ve vicdanlarımıza kazıyalım. Onları kutsal öğretmenlik mesleğinin timsali olarak çocuklarımıza anlatalım.
İkisi de hayatlarının baharında, öğretmenlik mesleğine ilk adım atışlarında öğrencilerinin hayatlarını kurtarmak için canlarını feda ettiler. Çocukları yanmaktan kurtarmak için yanarak şehit oldular.
Onlar, hastane köşelerinde hayat mücadelesi verirlerken biz, sıcak evlerimizde TV ekranları karşısında dizilerle oyalanıyor, “popstar” yarışmasının birincileri Bayhan mı, Elena mı olacak diye hop oturuyor, hop kalkıyorduk. Öğretmenlerle ilgili acı haber medyada ilkin kısacık verildi geçti...
Ardından birkaç köşe yazarı öğretmenlerin dramını köşelerine taşıyıp gerçeğin derin boyutlarını gözler önüne serdiler, kendini vurdumduymazlığa kaptırmış toplumu sarstılar.
Ardından heykel dikme, şehit öğretmenlerin isimlerini okullara verme gibi klasik girişimlerde bulunuldu...
Oysa, bunlar yetmez...
Aysun ve Burçin öğretmenlerin vakitsiz ölümleri göstermelik birkaç eylemden öteye bir anlam ifade etmeli; “öteki Türkiye”nin gerçeklerini göz önüne sermek açısından hepimizin gözlerini açmalı, eksikliklerimizin giderilmesi hususunda ortak vicdanda bir sorumluluk duygusu uyandırmalı.
“Hababam Sınıfı” komedileriyle eğlenilen ülkemizde eğitim artık ciddiye alınmalı; sistem A’dan Z’ye kadar çağın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yenilenmeli. Eğitim altyapısı en ücra köşelere kadar ıslah edilmeli.
Öğretmenlik, maddeten ve manen öğretmeni tatmin eden, ona kendisini geliştirme imkanları sağlayan; gerçek anlamda aydın olma sorumluluğu aşılayan özenilir ve itibarlı bir meslek haline getirilmeli.
AB’ye girme süreci içinde taviz üstüne taviz veren Türkiye’nin gerçeği (kederli öğretmen ailelerinin sitemlerinde değindikleri gibi) tezekle ısınan, yangın söndürme aletleri bulunmayan, elektriği, suyu bulunmayan sefil okullar, ulaşıma kapalı köyler, aciz ve yetersiz bir sağlık teşkilatı, sadece acı ve eğlenceyle beslenen sorumsuz bir medya, taziyede bile milletin yanında olmayan milletvekilleri olmasın.
Yüksek idealleri olan pırıl pırıl iki gencimiz: AYSUN KARALAR ve BURÇİN ÜNAL...
Aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın, medeniyet yolunda ilerlemenin özverili rehberleri olmalı. Hiç ama hiç unutulmamalı!
Siz, Milli Eğitim Bakanı!
Siz, öğretmenler!
Yürekleri yurt sevgisiyle dolu, özverili, gencecik yaşta hayata veda eden bu şehit öğretmenleri unutmayın ve unutturmayın!
 Benim bir öğretmenim vardı... 
 
Depremden sonra Adapazarı’nda, ilkokulumu görmeye gittim... Adı değişmiş, ilaveler yapılmış ama dimdik ayaktaydı...
Önünde bir fotoğraf çektirdim...
Ve bu hoşuma gitti...
İşte oradan başlayıp - herkes gibi- diğer okullarım, hayatıma şekil veren, geçmişimi hatıralarla, geleceğimi ümitlerle zenginleştiren unsurlar oldu...

Kara önlük, kara tahta ve tebeşir tozu...
Ve bilhassa ilkokulların kendine has, aslında pek de güzel olmayan, ama her hissedişimizde bizi çocukluğumuza götürdüğü için zevkle katlandığımız, biraz da rutubetle karışık kokusu...

Okul yılları ve anıları bir kitabın içine saklanmış ve kurumuş bir çiçek gibidir...
Her karşılaştığımızda tatlı ama illa ki derin bir tebessüm konuverir dudaklarımıza...
Ve o binalar...
O binaları değerli kılan öğretmenlerdir, diye düşünüyorum...
Neden Adapazarı’ndaki ilkokul binasını her görüşümde, bir çiçek bahçesinde yalınayak koşar gibi hissediyorum da kendimi...
Neden ortaokul binası içimi karartıyor?...
Bunca lafın sebebi ve bu yazının maksadı işte bu iki bina arasındaki farkı ortaya koymak içindir...
Dolayısıyla öğretmenler içindir...

Herşey ilkokuldaki gibi çok iyi gidiyordu... Evde ders çalışmayı pek sevmezdim ama ders dinlemeye bayılırdım ve bu başarılı olmama yetiyordu...
Matematikle aram iyi olmamasına rağmen, öğretmenimiz kendisine ve bize çok güveniyordu...
Bu güven bütün zorlukları yeniyordu...
Kitabın sonlarına baktığımızda -yani daha görmediğimiz konulara- kafamız karışıyordu ama şöyle düşünüyorduk:
- Öğretmenimiz anlatacak ve biz mutlaka anlayacağız...
Derken o öğretmenimiz gitti ve bir başkası geldi...
O sene bütün sınıf matematikten çuvalladık...
Çünkü ipin ucunu kaçırdık ve yeni öğretmen bunu hiç umursamadı...

“Öğretmenlik kutsaldır...”
Bunun aksini kimse iddia etmez...
Ama ben küçük ve masum bir soru sormak istiyorum:
“Her öğretmen kutsal mıdır?”
İşte bir öğretim yılı daha bitti...
Eğer öğretmenseniz bir an şunu düşünün:
“Beni öğrencilerim özler mi? Ve ne kadar özler?”
Siz 25 yıl sonra bile, benim ilkokul öğretmenimi özlediğim gibi özlenmek istemez misiniz?
Veya çocukların nüfuzlu ailelere yakınlığını araştıran ve işini hiç umursamayan o matematik öğretmenim gibi mi anılmak istersiniz?

Öğretmenlik kutsaldır...
Ama öğretmenliği kutsal hale getiren öğretmenlerdir...
Mesleğine âşık bütün öğretmenleri saygıyla selamlıyorum....
Ellerinden öpüyorum...
Onlar mutlaka özlenecek olanlardır...
 

‘Öğretmen’ kılavuzu
 
Söylenen: Bunu sınavda sorarım...
Anlamı: Orta sıradaki uyuma...
Söylenen: Buna benzer sorular üniversitede sık sık çıkar...
Anlamı: Arkadaki iki kişi, siz de uyumayın...
Söylenen: Burayı dikkatli dinleyin... Birçok öğrenci burada hata yapar...
Anlamı: Ben de zamanında takılmıştım...
Söylenen: Ben bunları zaten biliyorum...
Anlamı: Bana bilgiçlik taslamayın...
Söylenen: Bir insan söyleneni bir defada anlar...
Anlamı: O kadar şeyi bir daha toparlayamam...
Söylenen: Konuşmak isteyen dışarı çıksın... Kapı açık...
Anlamı: Çıkan olursa ceza olarak ne vereyim?..
Söylenen: Sizi zorla getirmiyorlar buraya, istemiyorsan gelme...
Anlamı: İkimiz de mecburuz, bakma...
Söylenen: Kimler ödevini yapmadı?..
Anlamı: Tek tek bakmak yerine içinizden bir ‘sazan’ arıyorum...
Söylenen: Bizim zamanımızda velilerimiz “Eti senin kemiği benim” derdi...
Anlamı: Bir kurban arıyorum...

Katır sırtında okula
 
Huriye Özcan 78 yaşında... 1944’te bir köy öğretmeni olarak başlamış mesleğe. İstanbul’dan ilk görev yeri Sivas’ın Koyulhisar kazasına gittiğinde daha yirmisinde bile değilmiş. Kendinden birkaç yaş küçükmüş öğrencilerin bazıları...
“O günler” diye sorunca aklına katır sırtındaki yolculuğu geliyor;
“-Yol yoktu. Koyulhisar’a kadar katır sırtında gittik. O zamanlar pantalon da yok tabii. Pijama giydim bir yerim görünmesin diye. Ama binemedim zorlandım. Kasım çavuş isimli bir at bakıcısı vardı. O gülüyor, herkes gülüyordu hâlime. Bir de oradan ayrılırken binmiştim ata. Milli Eğitim Müdürü ilgilendi bir ev tuttuk. Orada yalnızlık çok zordu. Dikiş nakış kursu açmıştım bildiklerimi öğretmiştim kadınlara. Ayrılırken herkes toplanmıştı. Ağladım... Onlar da ağlayarak uğurlamıştı beni...”
Kırmızı tebeşirin hikayesi
İsmail Hakkı Ünal da bir köy öğretmeniydi. Bir 24 Kasım’da boğazı düğümlenerek anlatmıştı, bir başka köy öğretmeninin hikayesini. Yağan kara ve soğuğa rağmen “Öğrencilerimi tebeşirsiz bırakamam” diye yola çıkan genç öğretmeni;
“Karlar erimeye başlayınca buldular cesedini, elinde sıkı sıkı tuttuğu kırmızı tebeşirlerle” diye. Bir sonraki Öğretmenler Günü’nde İsmail Hakkı Ünal yoktu. “Öğretmen Hastalığı” da denen gırtlak kanseri koca adamı çok sevdiği öğrencilerinin arasından alıp götürmüştü.
Huriye Özcan, katır sırtındaki yolculuğundan söz edince bir anda aklıma geldi kırmızı tebeşirlerin hikayesi.
Şimdi Bakırköy Şefkatevinde kalan Huriye Özcan üç yaşında annesini kaybedince öğretmen olan ablası büyütmüş onu. “-Ailemizde çok öğretmen vardı. Ben de onlara özenerek seçtim mesleğimi. Zaten çocukluğumda da oyunlarda hep öğretmen olurdum. Çapa Kız Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra bir süre çalıştım. Sonra Eğitim Enstitüsü’nü bitirdim. Bir çok okulda çalıştıktan sonra da Şişli Terakki’den emekli oldum. Ama faal bir insan olduğum için hiç boş durmadım. Çeşitli kurslar düzenledim nakış, dikiş, Almanca. Bildiklerimi başkalarına öğretmeye devam ettim...”
İlk anaokulunu o açtı
1972’de devlet Huriye Özcan’ı Almanya’ya gönderir. “Okulları gezdim, çalışmalar yaptım, eğitim sistemlerini inceledim. Anaokullarını dolaştım. Geldikten sonra da İstanbul’da ilk anaokulunu açtım. Çok uğraştım ama başardım...”
Hiç evlenmemiş Huriye Özcan. “Nişanlıydım. Düğün hazırlığı yaparken nişanlım apseli dişini çektirmiş, öldü. Ne kadar şanssızım. Kısmet değilmiş” diye yıllar sonra yine ağlayarak anlatıyor.
“Ondan sonra evlenmedim, kendimi işime adadım. Öğrencilerim benim evlatlarım oldu... Ben sert bir öğretmen değildim. Asla arkadaşlarının önünde utandırmazdım, odama çağırır öyle konuşurdum onlarla. Evlerine gider durumları hakkında bilgi toplardım gizlice. Yardıma ihtiyacı olanlara dernekten yardım ettirirdim. Bütün çocukların dosyaları vardı bende. Öyle kolay iş değil öğretmenlik. Çalışacaksın, kendini yetiştireceksin. Biz çekirdekten öğretmen olarak yetiştik. Şimdi çocuklarım büyüdükten sonra kendi çocuklarıyla beni ziyarete gelince, arayınca iftihar ediyorum. Eliniz dolu gelmeyin üzüyorsunuz beni diyorum dinlemiyorlar...”
Kırk yıla yakın zamanda binlerce evladı olmuş Huriye öğretmenin. Her biriyle tek tek övündüğü. Peki bu övünç dışında ne kazandırmış ona mesleği?
“Bir evim var Ataköy’de. Anne babamdan kalan bağ ve ev vardı onları satarak aldım. Yoksa öğretmen maaşıyla!.. İlk zamanlar iyiydi, yetiyordu aldığımız para. Sonra günden güne zorlaştı...”
“Şimdi okuyamıyorum”
“Öğretmenler Günü’nde okullardan davet ediyorlar ziyafet , hediye veriyorlar. Aynı duyguları tekrar yaşıyorum okula girince. Şurada şunu yapmıştım diye. Eski günlerim canlanıyor. O kadar çok yordum ki kendimi. Gece üçlere kadar tekrar tekrar okurdum kağıtları yanlış not vermeyeyim diye. Şimdi ondan mıdır bilmiyorum, gözlerim görmüyor. Gazete okuyamıyorum, sadece televizyondan dinliyorum havadisleri. Çok dokunuyor bana çok...”
Kendi ışığını vermiş sanki... Binlerce öğrenciye yol açan Huriye öğretmen şimdi “Okuyamıyorum” derken kendini daha fazla tutamıyor...
Hep “vermek” değil mi öğretmenlerin kaderi?... Hiç bıkmadan, usanmadan “öf” demeden. Aklıma o köy ilkokulu geliyor şimdi. Eski, kırık tahtaları arasından ayaklarımız geçmesin diye dikkat ettiğimiz. Soğuk günlerde bir yandan ders anlatırken, bir yandan üşümeyelim diye sobayı yakan, bembeyaz gömlek kollarının ise bulanmasına aldırmadan uğraşan öğretmenim. Kendi mendiliyle burnu akan öğrencilerin burnunu silen. O benim babam... Benim ilk öğretmenim.
...Ve ondan sonrakiler. Her birinden bir şeyler aldığım. Her birine çok şeyler borçlu olduğum. İzin verin biraz bencillik edip kendi teşekkürümü göndereyim. Bilmiyorum kaç tanesine ulaşır ama;
“Herşey, ama herşey için, yolumuzu aydınlattığınız için, hiç bitmeyen ışığınız için teşekkür ederim...”

Kara tahtaya beyazı çizdi elleriniz...
Küçüktük... Yeni bir dönem başlıyordu, şaşkındık... Evlerimizden ilk kez ayrıldık, hiç bilmediğimiz bir mekana gittik... Pek çoktuk... Her yerde, çok çoktuk... Adı “okul”du durduğumuz yerin... İlk yalnız kalışımızda elimizi sıkı sıkı tutan ise öğretmenimiz... Sadece elimizi tutmakla kalmayıp ilk gerçek adımlarımızı attıran da. Yüzümüzü ışığa döndüren de...
Sonra farkettik ki yüzümüz hep ona dönük. O aydınlatıyor yolumuzu... Her birimiz kendi yolumuza düştük ama ışıklar hiç sönmedi... Her gün daha çok yola vurdular, daha çok elden tuttular...
...Ve kara tahtaya beyazı çizdi elleri. Elimizden tuttular birlikte çizdik. Her yer aydınlansın diye...
Bugün o tahtalara öğrencilerin bir şeyler çizeceği, yazacağı gün. Teşekkürden özleme, saygıdan sevgiye uzanan kelimelerin yazılacağı...
Yurdun dört bir yanına dağılan ışık demetlerine bir kutlama da bizden...
“Gününüz kutlu olsun öğretmenim...”

Öğretmenler Günü yazıları hakkinda aciklamalar Öğretmenler Günü yazıları konusunda bilgiler.

Anahtar Kelimeler:Öğretmenler Günü yazıları, Öğretmenler Günü, öğretmenler günü mesajları,öğretmenler günü mesajları sözler,öğretmenler günü ile ilgili yazı,öğretmenler günü ne zaman

 

 

Çocuk ve Çocuk bakımı hakkında bilgiler Diger Sayfalar :

 

Ara
En Çok Okunanlar
Okunma: 13
Hamilelikte karın çatlakları
Okunma: 12
Bacak ağrısı Bacak ağrıları
Okunma: 11
Selülit kremleri
Okunma: 9
ilk gece korkusunu nasıl yenebilirim
Okunma: 5
Çeyiz Listesi
Okunma: 4
Cinsiyet belirleme yöntemleri
Okunma: 4
Kil maskesi
Okunma: 3
Stres Topu
Okunma: 3
Safra kesesi taşlarının bitkisel tedavisi
Okunma: 3
Gözaltı torbaları neden oluşur
Resim
Vajina daraltma ameliyatları
Vajina daraltma ameliyatları

 |   |   |   |   | 
Copyright © 2007
Kadınlar

Bu sitedeki yazılar sadece bilgi amaçlıdır.Doktorunuza danışmadan, tedavi amaçlı kullanmayınız..!