Kadınlar
     
Kategoriler
Kadın sağlığı
Hamilelik ve Doğum
Kadınlar için Moda
Kadınlar için Güzellik
Kadınlar için Diyet Listesi
Çocuklar
Kadınlar için Ev İşleri
Kadınlara Tatil yerleri
Evlilik sorunları
Yemek Tarifleri
Pratik Bilgiler
Yaşam
Kim Kimdir
Kadınlar hakkında
Resimler

 

 

Kadınlar » Çocuklar

» Çocuk Terbiyesi hakkında bilgi

 

Çocuk Terbiyesi hakkında bilgi

Kadinlaricin.net sitesinde Çocuk Terbiyesi hakkında bilgi baslikli sayfadasiniz.Bu sayfada Çocuk Terbiyesi hakkında bilgi ile ilgili yazi bulunmaktadir.

Çocuk Terbiyesi hakkında bilgi ,resim ,resimleri

 

Çocuk terbiyesinde son durum
Son zamanlarda çocuk terbiyesi konusunda radikal bir değişim yaşıyoruz.
Kız evlâdın “namusu temizleneceğinde” oğlan kardeşinin eline silah veriliyor ki cinayetten sonra, yaşı küçük olduğundan az ceza yesin. İşçi eylemlerinde en öne badem gözlü kız çocukları dikiliyor, ellerinde pankartlar: “Babamız işsiz kalmasın!” Kapkaç için, dilencilik için küçücük çocuklar yola salınıyor. Gecekondu sakinleri evlerini yıkmaya gelen belediye ekiplerinin önüne bir ellerinde Atatürk resmi, bir ellerinde çocuklarıyla atılıyor ya da evin damına kucaklarında bebekleriyle çıkıp “yaklaşmayın atarım, atlarım” diye bağırıyorlar. Daha yürümeye başlamamış bebe, gecekondu, dozer, kepçe, polis, hazine arazisi... ne demektir anlamasa da etrafında kopan gürültüden ürküp basıyor feryadı.
Çocuğu kullanmak modası var artık. Çocuğu kullanarak iş bitirmek. Çocuğu kötüye kullanmak. Halbuki bizim terbiyemizde evde nâhoş bir olay olduğunda “aman çocuklar duymasın” denirdi. Evin dertlerini, sıkıntılarını çocukların en az şekilde hissetmesi için çaba sarfedilirdi. Analar, babalar, büyükler çocukları dünyanın kötülüklerinden, pisliklerinden, tehlikelerinden sakınmak için çırpınır, çocuklara kol kanat gererlerdi, çocukların önünde kalkan olurlardı. Şimdi ne olsa çocuklar öne atılıyor. Çocuklar büyüklere kalkan oldu. Çocuk terbiyesinde radikal bir değişim içindeyiz. Büyükler geride, büyüklerin isteklerini yahut kötü niyetlerini uygulamak için çocuklar ileride...
12, 14, 15 yaşlarındaki çocuklara bayrağı çiğnetmek de bu cümledendir.
Çocuk... Öğrenci... Hiç şek ve şüphe yok ki birileri, büyüklerden birileri ellerine bayrakları tutuşturup “yakın, yırtın, çiğneyin” emri verdi. Çocuklar yine ortaya sürüldü. Ceplerine bir miktar para da sıkıştırılmış olabilir.
12, 14, 15 yaşında öğrenci çocuklar... Halbuki okullarında vatan, millet, bayrak sevgisi işleniyor; o bayrağın neler pahasına göndere çekildiği, o bayrağın dalgalanmasının kendi refahları, rahatları, emniyetleri demek olduğu; bağımsız devletin, hür milletin ne mânâya geldiği öğretiliyor. O halde? Acaba öğrettiklerimiz yeterli değil mi? Eğitimimizde bir zâfiyet mi var? Yoksa bu kadar çabuk kandırılmak paranın cazibesi mi? Yoksulluk her çeşit ayaklanma için fitildir, kıvılcım bekler.
Biri bize inanmadığımız bir şey söylediğinde “çocuk mu kandırıyorsun?” deriz. Çocuk tabiatı kandırılmaya müsaittir. Galiba ülkemizin an acil ihtiyaçlarından biri sabırla, şefkatle, ciddiyetle çalışan çocuk ıslahevleri. Cinayet işleyen, kapkaç yapan, dilencilik yapan, bali çeken, bayrak çiğneyen, kandırılan, “kullanılan” çocuklar için... Göz altına al, ardından tekrar sokağa sal, bu çözüm değil. Birkaç çocuk bayrak çiğnedi diye Türkiye Cumhuriyeti’nin kılına zarar gelmez de, çocukların kirli niyetler için kullanılması konusunda düşünmemiz şart. Genç neslimiz var diye öğünüyoruz ama o neslin kaybedilmemesi gerek.
İşe bakın! Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir süre önce genelge ile okullara tavsiye ettiği 100 Temel Eser arasında, Türk Edebiyatı’nın ve dünya edebiyatlarının pekçok kıymetli eseri var ama “bayrak şairi” Arif Nihat Asya’nın Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor kitabı yok! Listeyi 101’e çıkarmanın zamanıdır

Japon terbiyesi!

Japonya’da bir bakan, küçük bir çocuğu öldürmekten gözaltına alınan 12 yaşında bir çocuğun anne babasının “başlarının kesilmesi gerektiğini” söyledi. Devlet Bakanı Yoshitada Konoike, “Anne babası önce sokaklarda sürüklenmeli, sonra da başları kesilmeli. O zaman aileler ve çocukları daha dikkatli olur” dedi.
‘Özür dilemeliler’
Hükûmetin çocuk sorunları komisyonu üyesi de olan bakan, hükümetin 14 yaş altındaki çocukların cezai ehliyeti olmadığını hükme bağlayan bir yasayı değiştirip değiştirmemesi konusundaki tartışmalar hakkında bu sözleri söyledi. Konoike, daha sonra sözlerinin sadece Samuray filmlerinden alınma bir benzetme olduğunu ve çocukların işlediği suçlardan ailelerin sorumlu tutulması gerektiğini söylemek istediğini ileri sürdü. Konoike, “14 yaşın altındaki çocuklar sorumlu tutulamadığı için, aileleri halkın önüne çıkıp toplumda oluşturulan sorunlar için özür dilemeli” diye konuştu.
“Uygun değil!”
Başbakan Junichiro Koizumi ise mecliste cereyân eden bir tartışma sırasında bakanın yorumunu duymadığını, ama, doğruysa; bunun uygun olmadığını ve talihsiz bir açıklama olduğunu söyledi. Japonya’da 12 yaşındaki bir çocuk, 4 yaşında bir çocuğu çok katlı bir otoparkın çatısından aşağı iterek öldürdüğünü itiraf etmişti.

Trafik terbiyesi, medeniyet ölçüsüdür
 
Tuzla Piyade Okulu’nda 95. Dönem’dim. Yıl 1969. Kuralar çekiliyor: “Patnos”... Çektiğim kağıtçıkta birliğimin bulunduğu yerin adı. Şaşkınlıkla dışarı çıkıyorum. “Nerededir bu Patnos?” Açıkgözün biri kocaman bir Türkiye haritasını açmış. Meraklısına ikibuçuk liraya hizmet sunuyor. Zihnimde “Patmos” var, Ege kıyılarında bir adacık, onu buluyorum. Ama o ada Yunanistan’ın. O sırada yaygaramı duyan bir er “Komutan, benim memlekettir. Ağrı’dadır” diyor. Heyecanla soruyorum: “Nasıl bir yerdir” Cevap: “Havası, suyu, iyidir!” O zaman beni yaman bir onsekiz ayın beklediğini anlıyorum...
“Buna can mı dayanır?”
İzmir’den Ankara’ya on iki saat. Otobüs tek şoför. Ondan sonrası Ankara-Erzurum. O günlerde yaklaşık yirmi saat süren yolculuğu sarışın, sakin, sigarayla arası oldukça iyi olan, ufak tefek tek bir şoförle bitirmek üzereyken muavini çağırıp soruyorum: “Kardeşim, sizin yedek şoförünüz yok mudur? Bu arkadaş 16 saattir direksiyon başında. Buna can dayanır mı? Allah korusun ya uyursa!” Muavin, bıçkın bir edayla: “Kafayı takma komitan, bu adamlar yattilar mi yirmi saat uyirler, kalktilar mi, yirmi saat gidîrler...”
Neticede Alaşehir’den Patnos’a yaklaşık 40 saat sürerdi yolculuk. Şimdi daha bir düzeldi durum. Yedek şoför mecburi, sürat sınırlaması var vesaire. Ama yine de trafik canavarı azgın!
O yıllarda da zevkle okuduğum sevgili Rauf Tamer’in bir tesbiti vardı yirmi yıl öncesinde: “Türkiye’de dünün şoförleri, bugünün yollarında, yarının arabalarını kullanıyorlar...”
Korkunç bir tablo!..
Gerçekten korkunç bir tabloyla karşı karşıyayız. Bunun kısa, orta ve uzun vadeli tedbirlerini adam gibi düşünmezsek bu canavar daha çok ciğerler yakar...
Uzun vadede demir ve deniz yolculuğuna yatırım yapmalı, kara yollarımızı adam etmeliyiz. Orta vadede toplumumuzu ve sürücülerimizi eğitmeliyiz, araçlarımızın sürüş emniyetine kafa yormalıyız mesela. Ama kısa vadede mutlaka ve mutlaka trafik suçlarının cezalarını caydırıcı hale getirmeliyiz. Ayrıca “Alkollü araç kullanmayı, hafifletici sebep görmek” gibi saçmalıklara bir an önce son vermeliyiz.
Bir de gerçekçi olmalı ve bazı önyargıları ortadan kaldıracak tedbirleri de cesaretle almalıyız. Bu ön yargıların en önemlilerinden biri “Kardeşim trafik cezalarını artırınca, rüşvetler artar; yine herkes bildiğini okur” düşüncesidir.
Emniyet güçlerimizi böyle bir töhmet altında kalmayacakları gelir düzeyine kavuşturmalı, buna rağmen rüşvete tenezzül edenleri de en ağır şekilde cezalandırmalıyız.
Ne kolay değil mi ahkam kesmek. Şimdi de zorunu arzedeyim: “Önce insan olduğumuzun, vatandaş olduğumuzun, medeni olduğumuzun şuuruna varmalı, bütün kestiğimiz bu ahkamları kendi nefsimizde uygulamalıyız.” Mesela geçen yaz yaptığımız gezide direksiyonun hemen önüne “90 km” yazdım. Çok faydasını gördüm. Çünkü mesela İzmir ve İstanbul arasında meşhur Susurluk kazasının olduğu yerden başka yerde bu ikaz levhasını göremezsiniz. Hem hiç ceza yemedim. Hem de oto-kontrol denilen ve medenî toplum olmanın en önemli göstergesi olan uygulamayı becermenin hazzını tattım.
Elbirliği ile mücadele...
Hindistan’da bu yıl yaklaşık üç bin kilometre araba ile seyahat ettim. Hemen hiç kaza görmedim. Çünkü Hintliler kibar ve sakin insanlar. Ve medeniyet ölçüsü olan oto-kontrolü çok iyi beceriyorlar.
Sonuç olarak trafik terbiyesi bir kültür işi. Ülkemiz bu terbiyeyi kazandığı gün, diğer birçok problemler kendiliğinden hallolacak diye düşünüyorum ve şimdiden hayallerimizi süsleyen tatil günlerinin zehir olmaması için trafik canavarıyla, elbirliği ile mücadele etmeyi teklif ediyorum.

Türkler ve terbiye...
 
Çok çeşitli ve çok değişik coğrafyaları yurt edinen Türkler terbiye ve uyum konusunda hayli mesafe almışlardır.
Değişik din, ırk ve kültürlerin biraraya getirilmesi ve birlikte yaşatılması konusunda Müslüman Türk’ün ulaştığı noktaya hâlâ gıpta edilmektedir.
Kültürel çatışmaları uzlaşmaya, dini farklılıkları yumuşamaya, fikri ayrılıkları da ortak bir noktada buluşturmaya dönük çalışmalar Osmanlı’dan önce de mevcuttu.
Selçuklular ve Karahanlılar’ın bulundukları coğrafyayı mamur etmelerindeki sır budur.
Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Fars ve Türk’ü birarada tutan hiç şüphesiz Türk’ün terbiyesidir.
Ancak açıkça ifade etmek gerekir ki;
“Allah (C.C.) korkusu olmaksızın, mâşeri ve medeni terbiye olmaz”
Bu veciz sözden hareketle Türk’ün terbiyesinde saklı olan Allah (C.C.) korkusundan, kul hakkından ve ahiret inancından kopmamak gerekir.
Mecelle’nin ikinci maddesinde yer alan bir hükümle devam edelim...
“Bir işten maksat ne ise; hüküm de ona göre verilir!”
Müslüman Türk’ün çeşitli ve değişik topraklara akmasının maksadı “Kuru bir ekmek ve boş bir cihangirlik sevdası” değildir.
Türk’ün fetihlerinde esas hedef medeniyetin tebliğ ve tesisidir. Bu gayretlerin karşılığında hasıl olan maddi faydayı inkâr etmiyoruz.
Ancak esas hedef manevi haz ve fayda olunca arkası, yani maddiyat kendiliğinden gelmektedir.
Bilindiği gibi Büyük Hun İmparatorluğu da taa İtalya içlerine kadar ulaşmıştı...
Buna rağmen Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları gibi kalıcı olmamalarının sebebi manevi boyut eksikliğidir.
Adalet ve eşitlik herhalde Allah (C.C.) korkusunun bir sonucu olmaktadır.
Yirmibirinci yüzyılda Türk Dünyası yine ataktadır. Doğudan batıya, yani Yemen’den Belgrad’a kadar her yer Türk’ün coğrafyası ve vatanı haline gelmiştir.
Şayet maddi güç ve dinamizmimize manevi güç unsurlarını ekleyemezsek, hiçbir yerde kalıcı olmamız söz konusu değildir.
Türk’ün yaradılış özellikleri ve İslâmiyet’in kazandırdığı ulvi derinlik birleşince medeniyet ve hakimiyet kaçınılmazdır.
Sabır, tahammül, teenni, adalet, iyilik ve hoşgörü Müslüman Türk’ün terbiyesi ile mükemmele ulaşmaktadır.
Bugün ülkemizde ve dünyada estirilen farklı rüzgarlara ve fikirlere itibar edilmemeli, kazanılan milli ve ahlâki değerlerden vazgeçilmemelidir.

Arkadaşlık hissini bile yok eden insaniyetsizlikler, tembellikler, hazır yiyicilik ve cahillikler... İşte bunların hepsi Uluhiyet ve inanç yokluğundan, manevi gerilik ve doyumsuzluktan, mukaddeslere inanmamaktan, nefis feragatini bilmemektendir.
Para israfı, sonradan görme lüks rantiyecilik, vurgunculuk gibi maddi illetlere dayanıyor bunlar.
Bunlar, disiplini, efendiliği, temiz aşkı ve arkadaşlığı da maddi bakış yüzünden lüks Amerikan sigarası tüketir gibi tüketiyorlar.
Meselenin kökünde maneviyatsızlık, inançsızlık, hiçbir yüceliğe bağlanmamak, gelenekten, milli değerlerden ve izzetinefsten kopmalar bulunuyor.
Her eğitimci ve her yönetici gibi resmi makamlar ve sözde Batıcılar da bilirler bunu. Fakat söylemekten korkarlar yahut “eserlerine” bakıp sevinirler.
Terbiyemiz, düşüncemiz, ahlakımız iki yüzlüdür. Kimse ne öğrencilerine, ne evladına karşı dürüst olamaz. Bu resmi eğitim yüzünden gazetelere TV’lere çıkıp, bu doğruları insanca söyleyemezler.
Bu çifte standart da Allah korkusu olmamasından; inançsızlık, vicdansızlık ve çıkarcılıktandır.
Bütün bu kötü şeyleri, tarih yalanlarını, fazilet kahramanları yerine sahtekarları övmeyi bize öğreten ve zorlayan ise, işte “eğitim” dediğimiz boşuna dönen bu avare kasnaktır. Bunlar bizde “laiklik” gösterişi ve baskıları ile putperest bir din haline getirilmiştir.
Siz hiç bir maç kazanma şenliği için, neşe ile adam öldürüldüğünü, sokakların pisliğe, gürültüye, boğulduğunu, başka ülkelerden, başka milletlerden duyup işittiniz mi? Sevincini, öldürerek açığa vuran genç kız ve delikanlılar... 75 yıllık eğitimimizin şaheserleridir (!) Gazetelerde, TV’lerde çılgınlık, kabalık ve vahşetlerini borularla taş ve sopalarla kutlayan, koca şehirleri sabaha kadar uyutmayan o kalabalıklardaki barbar ve kudurmuş suratlara bakın: Bunlar insanlık ve uygarlığı hiç sayışımızın diplomalı şahitleri değilse nedir?
Sıralarda beraber oturduğu kız arkadaşına, (TV’lerin de etkisiyle) hemen çullanılacak kadınlar gözüyle bakan bu gençler hangi zihniyetin eseridir?..

Kahramana bak, çocuğu tanı

Ölüm korkusuna, cinsel hayatla ilgili ‘bilmek isteyip de soramadıklarına’ hatta ‘hayatı zehir eden’ küçük komplekslere... Disney'in kahramanları her derde deva. Bebekler ve çocuklarla ilgili pek çok kitabın yazarı, pediatr Edwige Antier ‘Disney kahramanları çocuklar için vazgeçilmez birer oyun arkadaşı’ diyor.

Gerçekten de (bugün televizyonlarda rakip olarak karşılarına çıkan yüzlerce çizgi kahramana rağmen) Miki'nin, Pamuk Prenses'in, Aslan Simba'nın çocukları nasıl büyülediğine herkes şahit olmuştur. Ekranın karşısında, aynı çizgi filmi, üçüncü kez, beşinci kez, onuncu kez seyredişlerine, her anne baba, kızgınlakla karışık hayret etmiştir.

Ünlü pediart, işte bu ilişkinin ardında ‘çocuk psikolojisinin’ önemli bir rol oynadığını anlatıyor: ‘10 yıl kadar önceydi. 4 yaşındaki Julien adlı bir çocuğu izliyordum. Televizyonda bir Miki çizgi filmini, adeta büyülenmiş gibi, seyrediyordu. Sebebini araştırmaya başladım...’

Miki fare

Miki sadece bir fare değil, çocuğun aynası. Çocuk kendini tam Miki gibi görüyor. Vücuduna göre kocaman bir kafası, koskoca yuvarlak gözleri, 4 parmakli elleriyle Miki'nin fareyle ilgisi yok. Ama 4 yaşında bir çocuğun ilk çizmeye başladığı insan resmine tıpatıp benziyor. Çocuk kendini daha koca kafalı bir bebek olarak görür. Kocaman şaşkın gözler, çocuğun kendi varlığı, ve dolayısıyla da, cinsellik hakkında kafasındaki soruların ifadesidir. Miki'nin fareler gibi 5 değil de 4 parmağının olması ada önemli : yuva çocuğu eli böyle çizer. 5 parmaklı çizmeye başlayan çocuk artık okuma yazma öğrenebilir.

MİNİ VE DEYZİ

Mini ve özellikle de Deyzi küçük kızların ilk ‘kadınsal cazibe’ dürtüsünü geliştirmesini sağlar.

kötü üvey anne

Pamuk Prenses'in kötü üvey annesi de, küçük kızların, fazla vicdan azabı duymaksızın (Oedipus kompleksinin emrettiği gibi) annelerinden ufak bir intikam almasına imkan verir.

peter pan ve 7 cüceler

Peter Pan ve 7 Cüceler, çocuğa ‘büyümek istemiyorsun ama büyümezsen aşka ulaşamazsın’ mesajıdır.

bambi, mugli ve simba

Bambi, Mugli ve Aslan Simba... üçü de öksüz ve yetimdir. Daima aklının bir yerinde ‘ya annem babam ölürse’ korkusu taşıyan çocuğu rahatlatan, ‘merak etme, insan annesiz ve babasız da yaşayabilir’ mesajı veren kahramanlardır.

Pamuk prenses

Zehirli elmayla uykuya dalan Pamuk Prenses ve Uyuyan prenses de, küçük çocuğun, erinlik çağı öncesinde, içine kapanma ihtiyacının örneğidir.

Notre-dame’ın kamburu

Pediatr Edwige Antier ‘Çocuklar, en çok sevdikleri Disney kahramanını söyleyerek bize ‘zaafları ve hassasiyetleri' hakkında da bilgi verir' diyor. ‘Anormal şekilde kepçe kulaklı bir çocukla anjiomu (damar tümörü) olan bir diğeri, hallerinden hiç şikayet etmiyorlardı. Ama ‘çizgi roman kahramanlarından hangisisin sen?' diye sorulunca, ikisi de aynı cevabı verdi: Notre-Dame'ın Kamburu!'

Donald

Kendini Donald olarak görmek de iyiye işaret değil. ‘Rate' ördek, kendini küçük, değersiz görenlerin kahramanı.

Cin, can ve cem

Çocuklar için ideal kahramanlar ise Donald'ın yeğenleri, Cin, Can ve Cem. Akıllı, işbilir ve... tıpkı anne, baba ve çocuk gibi üç kişi. Huzurlu ailenin sembolü.

Peki, hiçbir çocuk psikiatrina bile danışmadan kahramanlarını yaratan Walt Disney bütün bunları nereden biliyormuş? ‘Çok mutsuz bir çocukluk geçiren Walt amca, bütün ömrü boyunca büyümedi, çocukluğuna takılıp kaldı.'

Yuvada terbiye dayağı

Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı Bahçelievler Şeyh Zayed Çocuk Yuvası eski Müdürü Fikret Gürsoy, sağır-dilsiz ve kalp hastası çocukları sopa ve pencere pervazı ile dövmekten suçlu bulundu. Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nca hazırlanan 30 sayfalık raporda ‘dayak’ iddiası kurum çalışanlarınca ve doktor raporlarıyla doğrulandı.

Gürsoy hakkında hazırlanan 30 Nisan 1997 tarihli tutanakta, ‘Fikret Gürsoy 20.30 sıralarında Fatma Akbulut, Can Pendikli, Aşkın Türk, Bahar Davun, Pelin Çevikaş, Saniye Türkmen, Meral Onan, Cannur Yankaya adlı çocukları gece bekçilerinden habersiz odasına çağırdı. Bir süre sonra kalp hastası Can Pendikli ağlayarak ve koşarak odadan çıktı. Pendikli’nin yüzünü morarmış olduğunu fark eden nöbetçi amir Abdullah Karatay, Fikret Gürsoy'u uyardı. İçeriye girdiğinde odada bulunan çoçukların sıraya dizilmiş ve ağlar vaziyette gördü. Çocuklara çok köşeli cam pervazı bir sopayla vurulduğu tespit edildi' denildi. İddialar üzerine müfettişlerin hazırladığı rapor, soruşturma için Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'na gönderildi. Dayak iddilarının doktor raporlarıyla da doğrulandığı ifade edilen müfettiş raporunda çocukların sistematik bir şekilde dövüldüğü vurgulandı. Ancak bu rapora rağmen Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı, Gürsoy hakkında sadece ‘terbiye hakkını kötüye kullanma’ suçundan 1.5 yıl hapis istedi.

Daha önce Din ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yapan Gürsoy'un, bu iddialara rağmen olaydan kısa bir süre sonra Esenler Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü olarak çalıştığı, son olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Su Ürünleri Bölümü'nde görevlendirildiği öğrenildi.

Şiddet ve anneler
 
Okuyucularımız bilirler ki yeri geldikçe şiddete maruz kalan kadınlarımızla, kadın hakları ve kadın erkek eşitliği üzerine yazılar yazarım. Ama bu şiddet, dayak, cinnet olayının başka bir cephesi daha var, onu görmezden gelemeyiz. Ülkemizde çocuklar da maalesef dayaktan, kötekten paylarını alarak yetişiyorlar. Hatta dayak kimilerince çocuklar için bir eğitim, adam olma aracı olarak görülmekte.
Başka ülkelerde de vardır ama bizde ötedenberi çocukların dövülmesi neredeyse hoşgörüyle karşılanmıştır. Çocuk, bilmediği bir aleti kurcaladı mı vur eline, çocuk ağladı mı birşeyi tutturdu mu vur ağzına, içeceğini yemeğini döktü mü, birşey kırdı mı vur kafasına...
Çocuk, bu dayaklar sonucu ya sinik, korkak biri olup çıkıyor ya da arsız yüzsüz, utanmaz biri. Dayağın insanları uslandırdığına, adam ettiğine inanmayın. Tam tersine yetenekleri söndüren, cesareti, güveni kıran birşeydir dayak.
Hep yazarız çizeriz, ezilen dövülen kadınları... Ya kadınlar, anneler çocuklarına karşı nasıl davranıyorlar acaba? Kimse bunun üzerinde durmuyor. Oysa kadın hakları, insan hakları kadar çocuk hakları diye de birşey var ve olmalı. İlerde çözümsüz sorunlarıyla ortaya çıkan çocuklara önce sorulan sık sık dayak yiyip yemediği. Dayak aile içinde başvurulacak en ilkel yöntem bence.
Geçen gün böyle bir olaya üstelik sokakta şahit oldum. Çok genç bir hanımdı, yanında bir hanım daha vardı. Sözünü ettiğim kadın dört-dört buçuk yaşında görünen oğlunu elinden tutmuş yürüyordu, gelgelelim yürüdüğüne hatta yaşadığına pişman. Çocuk birşey tutturmuş ağlıyor, kadın sokağın ortasında olduğunu unutmuş bas bas bağırıyor. Çocuk robadan yün örme paltosu, yün başlığı ile sevimli mi sevimli, toraman birşey, durup sevesiniz gelir.
Kadın birden o güzelim çocuğun ağzına vurmaya başladı. Ağzı burnu kanar mı, beyni sarsılır mı düşünmeden. Kocasına duyduğu öfkeyi mi boşaltıyordu, yoksa bir çocuğu olduğuna mı pişmandı bilinmez. Sonra da elini bıraktı, yoldan hızla arabalar gelip geçiyordu, çocuk bir yandan ağlıyor, bir yandan annesinin ardınca yürüyordu. O anda bir arabanın önüne fırlayabilirdi. Seslendim, böyle vurmamasını, çocuğa şu yolda sahip çıkması gerektiğini söyledim. Kadın “Sana ne, sen ne karışıyorsun?” demez mi.
Sonradan eve geldiğimde düşündüm. Ne çekiyorsak cehaletin elinden çekiyoruz diye. Çocuğun ağzına inen tokatlar içimi yaralamıştı. Keşke orada bu kadına uzun bir söylev çekseydim ya da yakasını tutup “Sen bu çocuğu ne hakla dövüyorsun?” deseydim... Savaştan vazgeçtiğim için kendimi kusurlu buldum. Hâlâ o çocuğun annesinin ardınca yürümesi, korunmaya muhtaçlığı gözümün önünde.
Dünyada kimbilir ne kadar çok evlat sahibi olamamış kadın var. Böyle bir evlat için varını yoğunu verecek olanlar bu çocuğa sahip olsaydılar kimbilir onu nasıl hoş tutar, nasıl sever okşarlardı. Bu ise onun değerini bilmiyor, o güzel varlığı kıyasıya dövüyordu.
Ne olur anneler öfkenize yenilmeyin! Çocuklarınızı dövmeyin, onları sevgiyle, şefkatle, iyilikle yola getirmeye çalışın... Onları rahatınıza engel, baş ağrıtan varlıklar olarak görmeyin. Anneliği kutsal bir görev bilin, çocukları ise size verilmiş armağanlar olarak kabul edin. Sonraki pişmanlıklar hayatınızın sonuna kadar içinizi yakar.

Otorite
Bir baba, çocuğuyla ilgili olarak ne kadar otoriter olması gerekir? Otorite, anlaşılması gereken önemli bir kavramdır. Otorite, sadece mantıklı, adil ve ilgilendiren herkese uygun olduğu zamanlarda geçerli olabilmektedir. Otorite, kesinlikle ana-babaların gücüne ve zekasına dayanır. Ama eğer bu akılcılık çocuğa açıklamalar yoluyla aktarılmazsa, çocuk büyük ihtimalle disipline tepki gösterir. İyi bir disiplin, yaşamak için gerekli olan doğru prensipleri öğretir. Bu temel prensipler, her küçük olaya da uygulanabilir. Her ailede kişileri fiziksel ya da sözlü incitilmeyeceğine ilişkin bir kural olmalı.
Böylece “vurmak yok, saç çekmek yok, tekme atmak yok, çimdiklemek yok” gibi bir dizi kural koymaya ihtiyaç kalmayacaktır. Bu kurallar, bir defa konduktan ve açıklandıktan sonra artık çok az miktarda başka açıklamaya ihtiyaç olacaktır. Çocukla bu konuda tartışmaya girmeyin. Çok basit bir açıklama yeterli olacaktır. Bundan sonra da “bunu yap” şeklindeki kararlı bir tutum olumlu bir otoriteyi gösterir.

İnatçı çocuklar
Her inatçı çocuğun bir inatçı ana-babası olduğunu ve bunun da kaçınılmaz olarak güç mücadelelerine sebep olduğunu bilmelisiniz. Bu tür güç mücadelelerinde, neyin doğru olduğu gerçeğini gözden kaçırır, kimin haklı olduğu ile ilgileniriz. O zaman inatçı çocuğa birşeyler öğretmek için neler yapılabilir. Bir plan geliştirin. Birlikte (çocukla) oturup ne tür davranış beklentileriniz olduğunun kısa bir listesini yapın. Elinden gelen çabayı gösterdiğinde ne olacağını (bir ödül olacak mı?) ve hiçbir gayret göstermediğinde ne olacağını (olumsuz bir netice mi?) belirleyin. Her defasında bir konuyla ilgilenin ve onunla ilgili uyum sağladıktan sonra diğer çatışma alanını ele alın. Bir konuyla ilgileneceğiniz zamanı akıllıca belirleyin. Bir hafta sonu ya da yaz tatili gibi bol bol zaman ve enerjiniz olduğu bir dönem seçin. Tartışmaktan kaçının ve planınıza sadık kalın. Neticeler belirleyin. Mesela, televizyon seyretme veya oyun oynama gibi bazı ayrıcalıkların kaybedilmesi. Çocuğunuz için önemli olan herşey onu problemlerini düzeltmenizde size yardımcı olmaya motive edecektir. Kararlı olun. Vazgeçmeyin. Çocuk ilgisiz, öfkeli veya üzgün de olsa, siz kararlı ve tutarlı olun. Çocuğunuz kontrolün sizde olduğunu öğrendikten sonra vazgeçecek ve bir dahaki sefere işiniz daha kolay olacaktır. Ona mümkün olduğu kadar olumlu ve kararlı olduğunuzu gösterip kendisini ne kadar çok sevdiğinizi hatırlatın.

Adı Sevgi Olsun

Son günlerde yaşadıklarımız, birey, aile ve toplum olarak pek de doğru yolda olmadığımızı gösteriyor. Tinerciler, satanistler, uyuşturucu bağımlıları derken, gençlik elden gidiyor. Aile içinde yaşananlar orada kalır, kol kırılır yen içinde dönemi bitti artık. İnsanlar, birey ve aile olarak toplumu oluşturdukları ve hataları tek başına yapsalar da bedellerini aile ve toplum olarak beraber ödediklerini öğrendiler. O zaman problemler daha küçükken birlikte çözmeye çalışacağız.
Önce ne yapmak gerek?
Önce sevgi elbette. Hayatın temelinde o var çünkü. Saksıya ektiğiniz bir bitki bile sevgisiz çiçek vermiyor, büyümüyor. Olayları akışına bırakmak her zaman doğru seçenek değildir. Unutmayın. Çocuklarınızı severken aslında kendinizi seversiniz. Onların size benzeyen yönlerini yüceltip kötü huylarını eşinizden geldiğini söylerken aslında kolayı seçip, problemi büyümeye bırakırsınız.
Sevgi nasıl gösterilir çocuğa? Hâlâ bilmiyor musunuz? O zaman ne yazsam, ne desem boş. Bir düşünün bakalım çocuğunuzu en son ne zaman kucağınıza alıp öptünüz? Derdini dinlemek için zaman ayırmayı denediniz mi hiç? Size kendini açmaya çalıştığında “Çocuğum sen hasta mısın? Çekil karşımdan, abuk subuk konuşma” demeden onu sonuna kadar dinlediniz? Onun kendini ifade etme çabasına bile saygı gösteremeyen anne babalar, acaba saygı görmeyi ne kadar hak eder? Baskı, şiddet ve yasaklamayla nereye varabilirler merak ediyorum.
Çocuğunu anlamak için çaba sarf eden anne-babalar da var elbette. Onlarla iletişim kanallarını açık tutan, maça giden, koşuya çıkan, ortak ilgi alanları oluşturan, yaşadıklarına sanki bir arkadaşmış gibi onu da ortak edenler var. Çocukla anlaşmak için bunlar yeterli belki, ama genç biraz daha emek istiyor. Onunla aynı dili konuşmak, ona güven vermek, halinden anladığınızı hissettirmek her zaman kolay olmuyor.
Eğer, gittikçe hırçınlaşıyor, daha önce değer verdiği konuları inanılmaz bir vurdumduymazlıkla reddediyorsa, ‘bana ne, sana ne ve bilmiyorum’ günlük hayatını ifade etmeye yetiyorsa, sadece arkadaşları için yaşadığını her fırsatta belirtiyorsa, durun ve düşünün. İş işten geçmeden profesyonel bir yardım almayı da dahil ederek, çocuğunuzu normal ve gündelik hayata adapte ettirecek her yolu deneyin. Ama bilinçli olun, onu rencide etmeyin, polis rolü üstlenmeyin.
Onlara yeni ve güzel bir çizgi çizmesinde yardımcı olun. Mesela spor ona yeni arkadaşlar, yeni bir çevre ve içindeki enerjiyi boşaltacak alternatif bir alan açabilir.
Görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Baba oğul konuşması güven artırıyor

Baba oğul arasında geçen sohbetler, çocuğun özgüvenini artırıyor. Bir İngiliz araştırmasına göre, babaların sohbet etmek için oğullarına günde 5 dakika bile ayırması, onların ileride kendilerine güvenen birer yetişkin olmasına yetiyor.

. Çocuk Terbiyesi hakkında bilgi hakkinda aciklamalar Çocuk Terbiyesi hakkında bilgi konusunda bilgiler

 

Çocuklar Diger Sayfalar :

 

Ara
En Çok Okunanlar
Okunma: 15
Şeker Hastalığı Açlık Tokluk kan şekeri kaç olmalı
Okunma: 14
İshal nasıl geçer
Okunma: 11
Referandum nedir?
Okunma: 8
Çocuklarda Yaz İshali
Okunma: 7
Tansiyon düşüklüğü ve tedavisi
Okunma: 6
Gerdek gecesi
Okunma: 5
İstanbul havuz rehberi
Okunma: 5
Kolesterol Nasıl Düşürülür
Okunma: 4
Enerjik olmak için ne yapmalı
Okunma: 4
Rus turistlerin tercih ettiği oteller
Resim
Saçlara bakım
Saçlara bakım

 |   | 
Copyright © 2007
Kadınlar

Bu sitedeki yazılar sadece bilgi amaçlıdır.Doktorunuza danışmadan, tedavi amaçlı kullanmayınız..!

Saglikarsiv Sigorta Kadınlar İçin Blog